dünyanın büyüsünün bozulması

entry2 ↓ galeri
    2.
  1. Modernite, tamamıyla maddi bir zemin üzerinde, ortak toplumsal bilinçdışıyla inşa edilmiştir. Modernist bilinç, gerçekliği maddi zeminde toplumsal bilinçdışı üzerine kurguladı. Dünyayı anlamlandırmak için tarihsel örüntüleri kullanmaya yönelik modernist tabu da aynı mantığın bir ürünüdür; bu tabu, dikkatle incelendiğinde hiçbir anlam ifade etmez.

    Aslında inandığınız kavramlar ve dünya görüşleri, bilim ve aklın ulaştığı rasyonel bir nihai nokta değildir. Aksine, bunlar profesyonel yönetici sınıfın¹ ürettiği sonuçlardır. Büyükbaşlar, kurumları kendi nörolojik önyargılarını rasyonelleştirmek için kullanmış ve ardından bu temelsiz inançları herkese dayatmıştır. Bunu yapabilmelerinin sebebi, endüstriyel medeniyetin birleştirici değişkeni olmaları ve bu sayede nihai koz gücünü ellerinde bulundurmalarıydı.

    (1) ya da professional managerial class, pmc
    ---
    Ancak internet ve yapay zekâ, ahlaksızca suistimal ettikleri tüm güçlerini ellerinden yavaş yavaş alıyor. Yaptıkları bir suistimaldi; çünkü biçimsel mantığı tamamen bir kenara iten bizzat bu güruhun kendisiydi. Tarihteki diğer medeniyetler, örneğin Antik Yunanlar, yerel kültürel bağlamların ötesine geçebilen daha üst düzey bir mantık geliştirmiş ve bu süreçte dünyayı kendi suretinde yeniden inşa eden zihinsel bir devrim yaratmışlardı. Binyıllar boyunca Batı'nın yönetici sınıfı, mantık, retorik ve grameri içeren trivium academicum eğitimi aldı. Bu eğitim onlara insan düşüncesine dair ortak bir yapı kazandırdı ve nihayetinde Batı'nın tarihî süreçteki en başarılı medeniyet olmasını sağladı.

    Ancak günümüzün yönetici sınıfı formel mantığı veya nedenselliği tamamen reddediyor. Modernist felsefeyi incelerseniz, gerçekliğin şekillendirilebilir olduğunu ve seçkinler tarafından belirlendiğini açıkça dile getirdiklerini görürsünüz; yani onlara göre tanımları ve kurumları kontrol ederek bizzat gerçekliğin kendisini inşa etmiş olursunuz. Marx'ın, belli bir dereceye kadar Hegel'in, tüm postmodernistlerin (örn. feministlerin), Nazilerin ve Rousseau'nun inandığı görüş tam olarak budur.

    Eğer dünya görüşlerinin gerçeklikle örtüşmek zorunda olmadığını açıkça söyleyen seçkin bir "güruh" varsa, bu görüşlerin gerçeklikle örtüşmemesine neden şaşırıyorsunuz? Gerçekliği umursamadıklarını açıkça ifade eden bu "güruhtan" çıkan neredeyse her fikir çöptür! Gerçeği umursamayan ideolojileriniz, gerçeklik içinde sorunlar yarattığında, örneğin, iş ortamındaki verimliliği, kültürel yaratıcılığı, evlilik ve doğum oranlarını düşürdüğünde, bu durum karşısında hayali günah keçileri yaratıp onları suçlayamazsınız ya da şaşırıp kalamazsınız. Dahası, gerçeği önemsemediklerini söyleyen bu kişilerin çalışmaları doğal olarak gerçeği yansıtmaz.

    Modern akademi, açıkça dogmalar yaratıp, sonra da bu dogmalara inanıyor. Modern akademi ciddi bir gerçeklik sorunu yaşıyor. Günümüzde üretilen çakma akademik bilgilerin bu kadar parçalara bölünmüş bir hâlde bulunması, akademiyi birbirinden kopuk disiplinlere ayırmaktadır; öyle ki hiç kimse dünya görüşünün bizzat kendisinin bütüncül olarak bir anlam ifade edip etmediğini sorgulamıyor. Bu durum, toplum olarak tam bir cinnete sürüklenebileceğiniz ve hiç kimsenin bu gidişata dikkat çekmeyeceği anlamına gelmektedir; çünkü insanlar, denklemin parçalarını bir araya getirmekten kaçınmak için küçücük veri setlerine ve dar akademik disiplinlere gömülmüş durumda.

    Bu sadece baştan savma bir tutum değil; ölümcül boyutlara varabilecek kadar tehlikeli bir durum. Bunun en bariz örneğini, dünyanın büyüsünün bozulması algısında da görebilirsiniz. Bu anlayışa göre "hayatlarınızın doğası gereği (?)" hiçbir amaca ulaşmadığınız; soğuk, anlamsız ve atomik¹ bir dünyada yaşıyorsunuz ve hayat, âdeta acımasız bir şakadan ibaret. Ancak daha dikkatle bakarsanız, aslında hiç kimsenin "büyünün bozulması" lehine onu kanıtlayan bir argüman geliştiremediğini fark edersiniz. Dünyanın büyüsünün bozulması hakkında yazan yegâne kişiler, bu kavrama isyan eden kişilerdi.

    (1) salt maddî unsurlardan ibaret ve parçalanmış
    ---
    Yani insanlar şöyle diyordu: "Tanrı’ya inanmamamız ya da anlamın dünyanın dokusuna içkin olmaması ne kadar da vahim, değil mi?" Ancak hiç kimse bu durumun neden doğru olduğunu temellendirmedi. Büyüsü bozulmuş bir dünyaya "inananlar" için bu, nörolojik temelde, kendiliğinden apaçık bir gerçeklikten ibaretti. Bu durum, materyalistlerin ideal¹ olanın neden var olduğuna dair bir argüman sunamamalarına çok benziyor; çünkü onlar, tanımı gereği yalnızca maddî olanın varlığının kabul edildiği bir sistem inşa ettiler ve dolayısıyla, yine kendi tanımları gereği, maddî olanı ölçmek için ideal olanı kullanamıyorlar.

    (1) düşünsel ya da soyut
    ---
    Dünyanın büyüsünün bozulması konusunu daha ayrıntılı incelediğinizde, hiç kimsenin Tanrı’nın veya ruhsal olanın "neden" var olmadığına dair bir argüman üretmediğini görürsünüz. Her vakada kurgu şudur: sadece tekrarlanabilir olanı ölçtüğümüz veya yalnızca maddî olana değer verdiğimiz bir dünyadayız; dolayısıyla bunların varlığına dair elimizde kanıt yok. Asıl sorun şu ki, bunların tamamı, söz konusu önermeye neden inanmamız gerektiğini açıklamadan onu peşinen doğru kabul eden, "sanki öyleymiş gibi" kurgulanan varsayımsal koşul cümlelerinden ibaret.

    Örneğin, bilim söz konusu olduğunda, yalnızca ölçülebilir olana odaklanmanın bilimin temelini oluşturan test yöntemi için bir zorunluluk olduğunu anlayabiliyorum. Ancak bu durum, bende söz konusu test yönteminin toplumun yegâne "işletim sistemi" olarak kullanılması gerektiği inancını doğurmuyor; modern bilimin kurucularının hiçbiri de buna inanmamıştı. insanlık durumunu anlamak için neden tarihî kayıtları veya sağduyuyu kullanamıyoruz? Tarih, ampirik olarak yanlışlanması en zor alanlardan biridir, çünkü Fransız ihtilali veya Roma imparatorluğu gibi genel halk tarafından yeterince bilinen ve unutulması mümkün olmayan büyük olaylar içerir.

    Bütün bir insanlık tarihi boyunca gelenek veya din gerekli olmuştur; bunların ortadan kaldırılmasının toplumsal çöküşe yol açtığı tarihî kayıtlarda açıkça görülmektedir; dolayısıyla bunu bir laboratuvarda tekrarlamaya gerek yok! Önceki tarihî dönemlerin yanılabileceğini kabul edebiliyorken, kendi döneminizin de yanılabileceğini hâlâ fark edememeniz akılalmaz bir durum.

    Kendi çağınızı, tarihte işe yaramış olanın ölçütleriyle değerlendirmenin gerekliliği oldukça açıktır. insanlık tarihinin %99'u bir kavrama inanıyorsa, o kavram öyle ya da böyle muhtemelen doğrudur. Ancak işin garip yanı, modernite çoğu durumda tarihteki neredeyse tüm insanların inandığı hemen hemen her şeye karşı çıkıyor. Tarihte çok başarılı toplumların ego sorunları yaşaması; başarısız toplumların ise öz nefrete kapılması oldukça doğaldır. Ancak içinde bulunduğunuz çağ, hem derin bir kendinden nefret duygusunu hem de aldatıcı bir kibri aynı anda barındırıyor ki bu, düşünülebilecek en kötü durumdur.

    Oysa insan öz güven ile alçakgönüllülük arasında bir dengeye ulaşmayı hedeflemelidir. Aynı anda pendulumun iki ucunda olamazsınız. "toplumun" bir an önce orta noktaya doğru "toplanması" gerekiyor. Modernite, isteyerek ve planlayarak tüm insanlığı ezip geçti. Bugün toplumun büyük bir kesiminde, toplum mühendislerinin insan iradesine hiçbir alan bırakmadığına şahit oluyorsunuz; onlar toplumsal bir sorunu çözmeyi yalnızca bilgelik ve hayal gücüne sahip birinin yapabileceği özel bir görevmiş gibi algılıyorlar. Modernistlere göre her şeyin sırf kendi işleyişi uğruna var olan bir prosedüre dönüşmesi gerekiyor. insanların düşünmesine veya gerçek anlamda yaşamasına hiçbir alan bırakılmadı. Artık öyle bir noktadasınız ki insani arzularınızın ya da ideallerinizin bile hiçbir önemi kalmadı.

    Modernist dünya algısında, eğer bir unsur veri tablosunda yer almıyorsa, o olgu yok hükmündedir. Asıl sorun ise o tablolara nelerin dâhil edileceğini son derece katı bir şekilde kontrol ediyor olmalarıdır. Bu, "yalnızca kendi seçtiğim ve kontrolünü bizzat elimde tuttuğum bir sistem içerisinde bana kanıtlayabildiğiniz hususları kabul ederim" diyen, insanı çok kolaylıkla deliliğe sürükleyebilecek türden bir mantıksal argümantasyon biçimidir.

    Modernitenin en temel niteliklerinden biri, dünyayı etkileyen içsel hâlin devreden çıkarılmasıdır. Dünyanın büyüsünün bozulmasının ya da Nietzsche'nin tabiriyle "Tanrı'nın ölümü"nün esas nedeni budur. Modern toplum bunu o kadar içselleştirdi ki, bunun sinir sistemleriyle alakalı öznel bir durum olduğunu; yani nesnel bir gerçek olmadığını bile anlayamıyor. Buna, kültür veya din gibi değişkenlerin insanlık tarihine nasıl yön verdiği gerçeği ve insanın bilinçaltı dünyası da dâhil.

    Bugün erkek ve kadının aynı olduğunu söylemelerinin nedeni, aslında erkeklerin ve kadınların dürtülerindeki, düşünce ve algılama yapılarındaki farklılıkları kıyaslıyor olmaları değildir; asıl amaç, onları sömürmeye çalışan yönetimsel makine perspektifinden bakıldığında her ikisinin de "farksız" olmasıdır. Eşitlik, ampirik düzeyde rasyonel değil, modern materyalist totaliter demokratik Batı rejimleri tarafından sırf öyle istedikleri için rasyonelleştirilmiş bir safsatadır. Çünkü modern dünya, insanlık hâlinin bütününe, yönetimsel makinenin toplumu ne kadar kolay sömürebileceği perspektifinden bakmaktadır.

    Eylül 21, 2026
    1 ...