Totalitarizm, tarihsel perspektifte oldukça nadir görülen bir olgudur; insanlık tarihinin bütününde bir düzineden az totaliter rejim mevcuttur. Tarih boyunca var olmuş yüzlerce, hatta binlerce farklı toplum göz önüne alındığında, bu sayı oran olarak oldukça düşüktür. Sanayi öncesi dönemde birkaç totaliter yapıya rastlansa da, totalitarizm temelde moderniteye özgü bir sorundur.
Totalitarizmi engelleyen temel unsur güçlü bir kültür yapısıdır. Bu bağlamda, islam veya Hint medeniyetlerinin tarihinde neredeyse hiç totaliter rejime rastlanmaz; çünkü bu toplumların temeli teokrasiye dayanır ve din, state'in sınırsız bir güç kazanmasını dizginleyecek kadar nüfuzludur. Örneğin, Orta Çağ Avrupası'nda din ve toplumsal yapılar, bürokratik state aygıtının aşırı büyümesini engelleyecek bir güce sahipti. Alexis de Tocqueville ve Francis Fukuyama, özgürlüğün en büyük koruyucularının sosyal kurumlar olduğunu vurgulamışlardır; bu kurumlar arasında kilise, aristokrasi, loncalar, kapitalist ekonomi ya da serbest piyasa ekonomisi ve yerel elitler gibi yapılar yer almaktadır.
Totalitarizmin oluşmasının önündeki en büyük engel, toplumun state aygıtı dışında örgütlenebilme kabiliyetine sahip bir kültüre sahip olmasıdır. Bu nedenle, düşük sosyal güvenin yaygın bir norm haline geldiği ve toplumun zorunlu kalmadıkça bir araya gelmediği ortamlar, kişisel özgürlükler açısından büyük bir tehdit oluşturur; çünkü insanlar doğrudan bir araya geldiklerinde state'e olan ihtiyaçları azalır. Bireyler kendiliğinden bir araya gelmeyi reddettiklerinde, state ve bürokrasi, sosyal örgütlenmenin yegâne araçları olarak sahneye çıkar. Gramsci gibi Marksist yazarların ve feminizm ve wokeizm gibi zararlı ideolojilerin geleneksel dini ve organik sosyal bağları tasfiye etmeye bu denli odaklanmalarının temel sebebi budur. Organik kültür bir kez başarısızlığa uğradığında, state, totaliter bir refleks ve gerçek dışı ütopya vaatleriyle oluşan bu boşluğu doldurur.
Buna karşın, organik olarak gelişen bir kültür, kendi içinde birbiriyle rekabet edebilecek yetkinlikte çeşitli alt elit grupları barındırır. Bu elit gruplarla ve onların şekillendirdiği kültürle, yalnızca yapay bürokratik mekanizmalar üzerinden mücadele etmek neredeyse imkânsızdır. Bir toplum için en kritik unsur, birbiriyle rekabet edebilen farklı kesimlerden oluşan 'alt elit' sınıflarının varlığıdır.
Totalitarizmin en büyük tehlikesi, tarih boyunca toplumları ve imparatorlukları felâkete sürükleyen temel faktör olan tek bir otoritenin her şeyi yutmaya çalışmasıdır. Hatta gücün tek bir sosyal sınıfta aşırı merkezileşmesi dahi bir dereceye kadar tolere edilebilir; zaten toplumlar tarih boyunca pek çok rejim türüne tahammül göstermiştir.
Birçok insanın sandığının aksine, toplum monarşilerde, otoriter yönetimlerin hüküm sürdüğü ülkelerde, hatta teokrasilerde dahi huzur içinde yaşayabilir; çünkü bu rejimlerin müdahale alanları ve sınırları konusunda belirli çerçeveleri mevcuttur. Ancak hiçbir insan, biyolojik doğası gereği, yani Homo sapiens düzeyinde, etrafındaki her şeyi kelimenin tam anlamıyla yok etmeye ya da dönüştürmeye odaklı bir totalitarizme uzun süre tahammül edemez. Toplumun varoluş nedeninin sürekli güç artışı olduğu, bunun da toplumun daha büyük bir bölümünü tüketmesi ve kendi yönetim hakkını güvence altına almak için daha da tiranlaşması anlamına geldiği göz önüne alındığında, özgür bir düşünür olmak veya özgün düşüncelere sahip olmak fiziksel olarak imkânsızdır. Bu nedenle totalitarizm ya henüz toplumsal kurumları oluşmamış bir toplumda ya da modernleşme süreciyle geleneksel kültürünü yok etmiş bir toplumda ortaya çıkar.
Totalitarizmin cazibesi, kültürün zayıf düştüğü geçiş dönemlerindeki kırılganlıktan beslenir; bu durum, yeni rejimin mutlak egemenlik tesis etmesine zemin hazırlar. Gerçekte totalitarizm, yönetimi sorumlu tutabilecek ahlaki normları ortadan kaldıran bir olgu olarak, dinin çöküşünün de bir tezahürüdür. Bu sebeple komünizm, wokeizm ve feminizm gibi egaliteryen totaliter ideolojiler, geleneksel inanç sistemlerine her zaman cephe almış ve dini en büyük hasımları olarak konumlandırmışlardır.
ikinci bir husus olarak, modern şartlar altında totalitarizmin yükselişi aile kurumunun çözülmesinin bir neticesidir. Bir toplumun siyasi mimarisi, o toplumun aile yapısıyla paralel olarak şekillenir; çünkü aile, bireylerin iktidar ve güç kavramlarını sezgisel olarak nasıl algılayacağını belirleyen temel mecradır. Çocukluk evresinde zihin şekillenmeye en açık hâlindeyken, aile içindeki otorite ilişkileri birer norm olarak içselleştirilir. Modernist totalitarizm ya da totaliter demokrasi, kısmen kadınların insanlık tarihinin büyük bir bölümünde tâbi oldukları geleneksel aile yapısının çöküşünden kaynaklanan feminize paniğin bir sonucudur.