savaşın gerekliliği

entry3 galeri
    3.
  1. Şiddetin hiçbir sorunu çözmediği safsatasını çürütmek için daha farklı, daha teorik bir metin karalamıştım; ancak bunu açıklamanın en etkili yolunun şiddetin en üst noktası olan savaş olduğunu düşünüyorum.

    Savaşın gerekli olup olmadığı sorusu gerçekten karmaşık ve yüklü bir sorudur; ancak savaşın lehine ikna edici birçok argüman öne sürülebilir. Dünya doğal olarak çarpıcı paradokslar sergiler ve savaş da bunlardan biridir. Rekabet, ilerlemenin temel katalizörüdür ve savaş yüksek rekabetin nihai noktasıdır. Buna verilebilecek en iyi örnek, Asya'nın varoluşsal rekabetin minimum düzeyde olduğu devasa imparatorluklardan oluştuğu dönemde, Avrupa'nın sürekli savaş hâlinde olan daha küçük devletçiklerden oluşmasıdır. Geçmişteki bu jeopolitik durum, Asya ordularının hayati önem taşıyan yenilikler yapmak zorunda kalmadığı anlamına geliyordu; buna karşın ingiltere ile Fransa arasındaki rekabette bu iki ülkeden biri en son askerî yeniliklere ayak uyduramazsa fethedilirdi. Bunun sonucunda Avrupa kıtası diğer bölgelere göre daha hızlı bir teknolojik gelişim gösterdi.

    Acımasız köle toplumlarıyla karakterize edilen Bronz Çağı'nın çöküşünden Demir Çağı'nın daha insancıl toplumlarına geçişe katkıda bulunan önemli faktörlerden birinin savaşın şiddetlenmesi olduğunu anlamanız önemlidir. Aynı zamanda şiddetin tamamen kötü olduğu ve sorunları çözmediği iddiası, ABD'nin köleliği kaldırması sırasında yaşadığı iç savaş ve Nazilerin yenilgiye uğratılması gibi tarihî örnekler göz önüne alındığında tamamen temelsizdir. Üstelik silahlanma yasakları ve silah kontrol yasaları yoluyla şiddetin tek bir gücün veya otoritenin tekeline geçmesi, toplum için daha büyük sorunlara yol açacaktır. Günün sonunda Kuvâ-yı Milliye de bir tür bireysel silahlanma örneğidir.

    Savaş, internet, bilgisayarlar, antibiyotikler, otoyollar, nükleer enerji ve cep bilgisayarları gibi birçok teknolojik ilerlemenin başlıca katalizörlerinden biridir. Bu bakış açısını tarihin büyük bir bölümüne yaydığınızda, savaşın önemli teknolojik ilerlemeleri tetiklediğini ve sonuçta aldığı can kayıplarından çok daha fazla can kurtardığını görürsünüz. Örneğin, savaşı salgın hastalıklarla karşılaştırdığınızda, tarih boyunca tüm çatışmaların yaklaşık 200 milyon ölüme yol açtığı tahmin edilmektedir ve bunların büyük çoğunluğu savaş zamanındaki hastalıklardan kaynaklanmaktadır. Buna karşılık son 200 yılda sağlık alanındaki gelişmeler yaklaşık 5 milyar can kurtarmıştır.

    Örneğin, l. Dünya Savaşı'nın tetiklediği penisilin keşfi 120 milyon hayat kurtardı; bu, l. Dünya Savaşı'ndaki ölümlerin 8 katı ve tarihin en kanlı savaşı olan ll. Dünya Savaşı'ndaki kayıpların ise 2 katıdır. Savaştaki zayiatların çoğunun nedeni olan ordulardaki salgın hastalıklardan kaynaklanan ölümleri azaltmak için uygulanan aşıların daha sonra sivillere uygulanması yüz milyonlarca hayat kurtardı.

    Benzer şekilde mobil kan bankalarının temeli; l. Dünya Savaşı'nda, US Ordusu Tıp Departmanı'ndan (AMEDD) Yüzbaşı Oswald H. Robertson tarafından 1917 yılında Belçika ve Fransa cephelerinde atıldı. Robertson, sodyum sitrat ile pıhtılaşması önlenen 0 grubu evrensel tip kanı, buz dolu ahşap kasalar ve özel şişeler içerisinde cephe hattına taşıyarak tarihin ilk mobil kan bankasını kurdu. Günümüzde kan stoklarını dengede tutabilmek için stratejik öneme sahip mobil kan bankaları, kanı doğrudan kaynağında toplayıp güvenli bir şekilde laboratuvarlara ve hastanelere ulaştırarak modern tıbbın vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. Tarih boyunca bu sistemlerle toplanan kan sayesinde dünya çapında 100 milyondan fazla sivilin hayatı kurtarılmıştır.

    Dünyadaki her ulus, ya bir grup kurucu tarafından zor kullanılarak, ya iş birliği yoluyla boyunduruk altına alınarak ya da yerel halkın birleşerek işgalcilere direnebilecek bir hükümet kurmasıyla ortaya çıktı. Tarihteki neredeyse tüm devletler savaş nedeniyle ve savaş sonrasında kurulmuştur. Benzer şekilde, her devlet siyasi ehliyetini korumak için bir orduya ihtiyaç duyar. Savaş sayesinde, savaş riskine karşı ve savaş sonucunda kurulan devletlerin insan toplumlarındaki işlevini dikkatle incelerseniz, devletin varlığının ticareti, güvenliği ve genel yaşam kalitesini önemli ölçüde artırdığına, devlet yapılarının kurulamadığı Afrika gibi Üçüncü Dünya toplumlarında ise hiçbir ilerleme sağlanamadığına şahit olursunuz. Devlet öncesi toplumlara baktığınızda, her nesilde genç erkeklerin %15 ila %40'ının savaşta öldüğünü; cinayetlerin ve intikam cinayetlerinin son derece yaygın olduğunu görürsünüz. Ancak devletlerin nüfuz kazanmasıyla birlikte, ki bu tarihte birçok kez gördüğünüz bir eğilimdir, savaşlardan kaynaklanan ölüm oranlarında belirgin bir düşüş yaşanmıştır ve bu oranlar şu anda devlet öncesi seviyelerin çok altında yer almaktadır. Ayrıca devlet yapılarının güçlenmesi, cinayet ve şiddet içeren suç oranlarında da önemli bir azalmaya yol açmıştır.

    Tarih boyunca modern insanın hayalinin ötesinde büyük acılara neden olmuş savaşın faydalı ve avantajlı olduğunu sanki önemsiz bir şeymiş gibi iddia etmek; savaşın dehşetini bizzat orduya katılarak yaşamış erkeklere, cephe gerisinde savaştan etkilenmiş erkeklere ve 18 yaşından küçük oğlanlara karşı yapılacak korkunç, acımasız ve büyük bir saygısızlıktır. Bununla birlikte, dünyanın doğasında var olan paradokslar göz önüne alındığında, savaş bazı açılardan gereklidir. Tarihte savaş, hastalıklara, özellikle de salgın hastalıklara benzer bir işlev görür. Her ne kadar salgın hastalıklardan nefret edilse de modernite öncesi dönemde açlığın sürekli bir tehdit olmamasının tek nedeni salgın hastalıklardı.

    Savaş; insanlık durumunun hem dengeleyici hem de kaotik bir etkisi olarak, ölüm gibi insanlığın asla tam olarak aşamayacağı varoluşsal bir yönü olarak anlaşılmalıdır. Savaş, bir toplumu en yüksek kapasiteyle çalışmaya ve mükemmelliğe zorlayan, ancak aynı zamanda barbarlıkları da ortaya çıkaran birincil katalizör görevi görür. Büyük savaşların çıkması, insanlığın kaosu yönetebilecek kurumlar geliştirme çabalarının tarihsel bir örneğidir. Ancak bu kurumlar, zamanla kaçınılmaz olarak düzenlemeye çalıştıkları gerçeklikten kopar; savaş ise bu kopuşun toplumun yüzüne vurulmasını sağlar. Savaş, daha geniş anlamda toplumun kendi kırılganlığının, dejenere olmuş ve çürüyen kurumlarla şiddetli bir şekilde çarpışmasını temsil eder.

    Eylül 14, 2026
    0 ...