göbeklitepe ve insanlık tarihinin yeniden yazılışı

entry2 galeri
    1.
  1. Uzun inceleme. Tahmini okuma süresi 10 dakika.

    insanlık tarihinin köklü geçmişine doğru bakıldığında, medeniyetin ne zaman ve nasıl filizlendiğine dair anlatılar uzun yıllar boyunca belirli kalıplara hapsedilmişti. Tarih yazımı ve arkeoloji disiplini, uzun bir süre boyunca insanlığın önce tarımı keşfettiğini, ardından yerleşik hayata geçip köyler ile şehirleri kurduğunu ve en nihayetinde bu karmaşık toplumsal yapının bir gereksinimi olarak inanç sistemlerini ile tapınakları inşa ettiğini varsayıyordu. Ne var ki 1990’lı yılların ortasından itibaren Güneydoğu Anadolu coğrafyasından yükselen arkeolojik bulgular, bu kuramsal kabulleri derinden sarstı. Şanlıurfa kent merkezinin yaklaşık on sekiz kilometre kuzeydoğusunda yükselen Örencik Köyü yakınlarındaki Göbeklitepe, tarih öncesi döneme dair bildiğimiz tüm ezberleri tek tek bozarak insanlık tarihinin akışını yeniden anlamlandırmamıza vesile oldu.
    Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl öncesine, yani Milattan Önce 9600 civarına tarihlenen bu muazzam yapı kompleksi, insanlığın Neolitik Çağ’a geçiş sürecini tam anlamıyla altüst etti. Göbeklitepe, henüz çömlekçiliğin bilinmediği, madenlerin işlenmediği, tarımın başlamadığı ve insanların küçük gruplar halinde avcılık ile toplayıcılık yaparak yaşamlarını sürdürdüğü Çanak Çömleksiz Neolitik A dönemine ait bir mabetler topluluğudur. Bu dönemin insanı, vahşi doğanın ortasında hayatta kalma mücadelesi veren, doğa koşullarına bağımlı ve teknolojik bakımdan oldukça kısıtlı imkanlara sahip topluluklar olarak tanımlanıyordu. Ancak Göbeklitepe’nin varlığı, avcı toplayıcı toplulukların sanılandan çok daha gelişmiş bir sosyal organizasyona, mimari yeteneğe, mühendislik bilgisine ve karmaşık bir inanç dünyasına sahip olduğunu kanıtladı.
    Göbeklitepe’nin coğrafi konumu ve keşif süreci de en az yapının kendisi kadar dikkat çekicidir. Bölge ilk olarak 1963 yılında istanbul Üniversitesi ile Chicago Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttüğü Güneydoğu Anadolu Karma Araştırma Projesi kapsamında tespit edilmişti. Fakat o dönemki yüzeysel incelemelerde alanın önemi tam olarak kavranamamış, yüzeyde görülen kireç taşı parçalarının bir Orta Çağ mezarlığına ait olabileceği düşünülmüştü. Asıl dönüm noktası ise 1990’lı yılların başında yerel bir çiftçinin tarlasını sürerken bulduğu oymalı bir taşı Şanlıurfa Müzesi’ne götürmesiyle başladı. Bu gelişmenin ardından Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Şanlıurfa Müzesi iş birliğiyle Prof. Dr. Klaus Schmidt başkanlığında başlayan kazılar, arkeoloji dünyasında adeta bir devrim yarattı. Klaus Schmidt, ömrünün son günlerine kadar sürdürdüğü bu kazılarda ortaya çıkan tabakaları titizlikle inceleyerek insanlık tarihinin ilk inanç merkezini gün yüzüne çıkardı.
    Göbeklitepe’nin mimari yapısına bakıldığında, döneminin çok ötesinde bir mühendislik ve taş işçiliği başarısı göze çarpar. Tepede bugüne kadar yapılan jeofizik radar taramalarında yirmiye yakın dairesel veya oval tapınak yapısının varlığı tespit edilmiştir. Bu yapılardan henüz küçük bir kısmı tamamen kazılarak ortaya çıkarılabilmiştir. Her bir dairesel yapının merkezinde, yüzleri birbirine dönük biçimde dikilmiş iki adet devasa T biçimli (büyük t harfi gibi düşünebilirsiniz, sözlük büyük harfe izin vermiyor) sütun yer alır. Bu merkezi sütunların etrafı ise taş duvarlar ve yine belirli aralıklarla yerleştirilmiş daha küçük T biçimli sütunlarla çevrilmiştir. Duvar kalınlıkları ve dairesel form, bu alanların üzerlerinin ahşap veya kamış malzemelerle örtülmüş olabileceğini göstermektedir.
    Söz konusu T biçimli sütunların yüksekliği altı metreye, ağırlıkları ise yirmi tona kadar ulaşmaktadır. Metal aletlerin, tekerleğin, yük hayvanlarının ve çekme sistemlerinin bulunmadığı bir çağda bu devasa kireç taşı blokların yakındaki kayalıklardan kesilmesi, işlenmesi ve taşınarak dik bir tepeye taşınması akılalmaz bir organizasyon gücü gerektirir. Sadece taşların kayalıklardan koparılması sürecinde bile sert çakmak taşından yapılmış aletler kullanılmıştır. insan gücünün tek başına yetersiz kalacağı bu süreç, yüzlerce insanın aynı amaç etrafında bir araya geldiğini, bir koordinasyon ve bölüşüm içerisinde çalıştığını açıkça göstermektedir. Bu durum, avcı toplayıcıların yalnızca küçük aile grupları halinde yaşamadıklarını, gerektiğinde yüzlerce kişilik büyük organizasyonlar kurabildiklerini kanıtlar.
    T biçimli sütunların anlamı ve üzerindeki sembolizm, Göbeklitepe’nin sunduğu en büyüleyici araştırma konularından biridir. Yapılan ayrıntılı incelemeler, bu T biçimli taşların soyutlanmış insan figürlerini temsil ettiğini ortaya koymuştur. Sütunların yan yüzeylerinde aşağı doğru uzanan kollar, birleşen eller, beldeki kemerler ve bu kemerlerden aşağı doğru sarkan tilki postu gibi detaylar açıkça kazınmıştır. T harfinin üst yatay kısmı insan başını, dikey gövdesi ise insan bedenini simgelemektedir. Ancak bu figürlerin üzerinde göz, burun veya ağız gibi belirgin yüz hatlarına yer verilmemiştir. Bu durum, söz konusu sütunların sıradan insanları değil, atasal ruhları, doğaüstü varlıkları ya da dönemin tanrısal güçlerini temsil ettiğine dair güçlü bir işaret sayılmaktadır. Merkezdeki iki devasa sütunun ise evrenin ikili dengesini, erkek ve dişi ilkeleri ya da topluluğun önde gelen ruhani figürlerini simgelediği düşünülmektedir.
    Sütunların üzerindeki kabartmalar ve motifler, Taş Çağı insanının estetik anlayışı, hayal gücü ve inanç dünyası hakkında eşsiz bilgiler sunar. Taşların yüzeyine alçak ve yüksek kabartma teknikleriyle işlenmiş çok sayıda hayvan figürü bulunmaktadır. Bu hayvanlar arasında tilkiler, yaban domuzları, boğalar, turnalar, leylekler, yılanlar, akrepler, örümcekler ve aslan benzeri yırtıcı kedi türleri öne çıkar. Dikkate değer bir husus şudur ki, kabartmalarda yer alan hayvan figürlerinin büyük bir kısmı saldırgan, savunma pozisyonunda veya ürkütücü nitelikte tasvir edilmiştir. Hayvanların cinsel organlarının ve dişlerinin vurgulanması, bu figürlerin koruyucu totemler ya da kötü ruhları uzak tutmaya yarayan dinsel simgeler olabileceğini düşündürmektedir. Aynı zamanda bu zengin faunal çeşitlilik, o dönemde bölgenin günümüzdeki gibi kurak bir coğrafya olmadığını, aksine zengin bir yaban hayatına, sulak alanlara ve meşe ormanlarına sahip olduğunu kanıtlamaktadır.
    Göbeklitepe’nin keşfiyle birlikte arkeoloji dünyasında yaşanan en büyük paradigm değişimi, inancın medeniyet tarihindeki yeri ve rolü üzerine olmuştur. Geçmişte kabul gören klasik Marksist ve Gordon Childe merkezli arkeolojik teoriler, üretimin ve ekonominin altyapıyı oluşturduğunu, din ve inanç sistemlerinin ise bu ekonomik tabanın üzerinde şekillenen bir üstyapı kurumu olduğunu savunuyordu. Yani teoriye göre insanlar önce tarımı keşfetmeli, ürün fazlası elde etmeli, yerleşik köyler kurmalı ve ancak tüm bu ekonomik güvenceler sağlandıktan sonra tapınaklar inşa etmeliydi. Ancak Göbeklitepe bu sıralamayı tamamen tersine çevirdi. Zira Göbeklitepe’yi inşa eden insanlar henüz buğdayı evcilleştirmemiş, koyun veya sığırı evcilleştirmemiş avcı toplayıcılardı. Bu durum, insanları bir araya getiren, büyük kolektif iş birliğini sağlayan ve yerleşik hayata zorlayan temel etkenin ekonomik ihtiyaçlar değil, ortak inanç ritüelleri ve tapınma arzusu olduğunu gösterdi. insanlar kutsal kabul ettikleri bu alanda toplanıyor, törenler düzenliyor ve bu kalabalık kitleleri doyurabilmek amacıyla çevre alanlarda yabani tahılları ıslah etmeye ve hayvanları kontrol altına almaya başlıyorlardı. Bir başka deyişle, tapınak şehri doğurmuş, inanç da tarımı tetiklemişti.
    Göbeklitepe’nin işlevi değerlendirildiğinde, buranın bir konut alanı veya geleneksel anlamda sürekli yaşanan bir yerleşim yeri olmadığı görülür. Tapınak alanlarında ev mimarisine, ocaklara ya da gündelik yaşamın sürdürüldüğüne dair evsel kalıntılara rastlanmamıştır. Bunun yerine yoğun miktarda yabani hayvan kemiği parçası, çakmak taşı aletler ve büyük depolama kapları bulunmuştur. Bu bulgular, Göbeklitepe’nin geniş bir coğrafyadan belirli dönemlerde gelen avcı toplayıcı topluluklar için bir buluşma, takas, şölen ve ibadet merkezi olduğunu ortaya koymaktadır. Farklı kabileler veya gruplar, yılın belirli zamanlarında bu kutsal tepede bir araya gelerek dini törenler düzenliyor, ölülerini anıyor, evlilik anlaşmaları yapıyor ve devasa ziyafetler çekiyorlardı. Bulunan yoğun hayvan kemikleri, bu törenlerde muazzam miktarlarda et tüketildiğini ve bir tür kurban ile paylaşım ritüelinin gerçekleştirildiğini göstermektedir.
    Söz konusu yapılar koleksiyonunun bir diğer dikkat çekici yönü ise belirli süreler sonunda bilinçli olarak gömülmüş olmalarıdır. Göbeklitepe’deki dairesel tapınaklar yapıldıktan, bir süre kullanıldıktan ve belki de işlevini tamamladıktan sonra, üzerleri insanlar tarafından tonlarca toprak, taş ve çakmak taşı parçalarıyla doldurularak kapatılmıştır. Yapıların terk edilmek yerine özenle gömülmesi, arkeolojik açıdan günümüze kadar inanılmaz derecede korunarak gelmelerini sağlamıştır. Bir tapınak gömüldükten sonra hemen yanına veya üzerine yenisi inşa edilmiştir. insanların bu yapıları neden gömüp yenisini yaptığı konusu hala tam olarak çözülememiş bir gizemdir. Bu durum, doğanın ve yaşamın döngüselliğine duyulan bir inançtan veya tapınağın kutsallığını koruma arzusundan kaynaklanıyor olabilir.
    Göbeklitepe’yi kronolojik ve kültürel bir çerçeveye oturtmak adına diğer dünya miraslarıyla karşılaştırmak büyüleyici bir tablo ortaya koyar. ingiltere’deki ünlü Stonehenge anıtı Milattan Önce 3000 civarında inşa edilmişken, Mısır’daki Keops Piramidi Milattan Önce 2500’lü yıllarda yükselmiştir. Göbeklitepe ise Stonehenge’den yaklaşık 6000 yıl, Mısır Piramitleri’nden ise 7000 yıl daha eskidir. Yazının icadından, tekerleğin bulunmasından ve hatta insanlığın çömlek yapmayı öğrenmesinden binlerce yıl önce böylesine anıtsal bir mimarinin varlığı, insan zekasının ve organizasyon kabiliyetinin tarihin çok erken dönemlerinde de ne denli yüksek olduğunu gözler önüne serer.
    Son yıllarda yürütülen araştırmalar, Göbeklitepe’nin tekil ve yalıtılmış bir fenomen olmadığını da kanıtlamıştır. Şanlıurfa ve çevresinde başlatılan Taş Tepeler projesi kapsamında Karahantepe, Boncuklu Tarla, Sayburç, Çakmaktepe, Sefertepe ve Yoğunburç gibi bir dizi yeni kazı alanı gün yüzüne çıkarılmaktadır. Özellikle Karahantepe’de yapılan kazılarda elde edilen bulgular, Göbeklitepe ile aynı kültür çevresine ait, hatta insan tasvirlerinin daha da yoğunlaştığı muazzam yapıları ortaya koymuştur. Karahantepe’de doğrudan kayaya oyulmuş insan başı heykelleri, phallus şeklindeki sütunlar ve oturur pozisyondaki betimlemeler, sembolik dünyanın Göbeklitepe’den Karahantepe’ye uzanan süreçte nasıl bir değişim geçirdiğini izlememize olanak sağlamaktadır. Boncuklu Tarla’da bulunan takılar ve mimari kalıntılar ise bölgedeki inanç ve yerleşim geçmişinin Göbeklitepe’den de geriye gidebileceğine dair güçlü ipuçları sunmaktadır. Tüm bu merkezler, Neolitik Dönem’de Güneydoğu Anadolu’nun basit bir yaşam alanı değil, insanlık tarihinin ilk büyük fikir, sanat ve inanç havzası olduğunu kanıtlamaktadır.
    Göbeklitepe’de elde edilen veriler, tarih öncesi toplulukların sanat anlayışını da yeniden tanımlamamıza imkan vermiştir. Taş devri sanatı deyince uzun yıllar boyunca Fransa ve ispanya’daki Lascaux veya Altamira gibi mağaraların duvarlarına çizilmiş iki boyutlu resimler akla gelirdi. Ancak Göbeklitepe, günümüzden 12.000 yıl önce insanların sert kireç taşını üç boyutlu heykellere, yüksek kabartmalara dönüştürebildiğini göstermiştir. Yapı alanlarında bulunan gerçek boyutlu insan heykelleri, vahşi hayvan kabartmaları ve detaylı geometrik süslemeler, o dönemin insanının yüksek bir estetik kavrayışa ve teknik ustalığa sahip olduğunu kanıtlar. Bu heykeltıraşlık örnekleri, sanatsal üretimin yalnızca yerleşik ve zengin toplumların tekelinde olmadığını, inancın ve ritüellerin tetiklediği müthiş bir yaratıcılığın ürünü olduğunu gösterir.
    Bölgedeki yaşamın ve tapınım merkezlerinin zamanla son bulması da tarihsel süreç açısından son derece önemlidir. Milattan Önce 8000 civarına gelindiğinde, Göbeklitepe ve çevresindeki benzer alanlar yavaş yavaş terk edilmeye başlanmıştır. Bu dönem, tarımın tamamen benimsendiği, hayvanların evcilleştirildiği ve Neolitik Çağ’ın B fazına, yani çanak çömlekli döneme geçildiği zaman dilimine denk gelir. insanlar artık doğayla doğrudan mücadele eden avcı toplayıcılar olmaktan çıkıp, kendi besinini üreten yerleşik köylülere dönüşmüşlerdir. Yaşam biçimindeki bu radikal değişim, doğal olarak inanç sistemlerini, ritüelleri ve dünya görüşünü de dönüştürmüştür. Vahşi doğayı, korkutucu hayvanları ve atasal ruhları simgeleyen T biçimli devasa sütunlara dayalı inanç sistemi geçerliliğini kaybetmiş, yerini bereket, toprak ve analık simgelerine bırakmıştır. Göbeklitepe de bu dönüşümün ardından tamamen toprağa gömülerek binlerce yıllık sessizliğine bürünmüştür.
    Arkeoloji dünyasında 2018 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne kabul edilen Göbeklitepe, bugün insanlığın ortak hafızasının en değerli hazinelerinden biri olarak kabul görmektedir. Yapılan her yeni çalışma, çıkarılan her yeni buluntu, geçmişe dair varsayımlarımızı güncellememizi ve insan türünün zihinsel ile sosyal evrimini daha doğru anlamamızı sağlamaktadır. Göbeklitepe, Taş Çağı insanını ilkel, sadece beslenme ve barınma güdüsüyle hareket eden varlıklar olarak gören dar bakış açısını yıkmıştır. insanoğlunun henüz elinde hiçbir modern araç yokken bile gökyüzüne, doğaya ve kendi varoluşuna dair derin sorular sorduğunu, kutsalı aradığını ve bu arayış uğruna devasa anıtlar inşa edebildiğini kanıtlamıştır.
    Güneydoğu Anadolu’nun bu kadim tepesi, tarihin karanlıkta kalmış sayfalarını aydınlatırken, modern insana da kendi kökleri hakkında mütevazı bir ders vermektedir. Medeniyet dediğimiz büyük yapının temelinde yalnızca saban, çark veya madenler değil, hepsinden önce insanın bir araya gelme, anlama, inanma ve iz bırakma arzusu yatmaktadır. Göbeklitepe, Karahantepe ve Taş Tepeler projesinin diğer tüm halkaları, insanlığın şafağında yakılan bu kutsal ateşin izlerini takip etmemize ve nereden geldiğimizi anlamamıza rehberlik etmeye devam edecektir.
    2 ...