Hayatın en zor günü, öyle felaketlerin patlak verdiği ya da feryatların göğü yırttığı o gürültülü anlar değildir. Asıl yıkım, hayatın o soğuk ve yalın gerçekliğiyle baş başa kaldığınız, sahte tesellilerin duman gibi dağıldığı o sessiz sabah saatlerinde yaşanır. Schopenhauer’in de dediği gibi, yaşamın acıyla sıkıntı arasında gidip gelen devasa bir illüzyon olduğunu anladığınız an başlar o karanlık. Ne bir çığlık duyulur o gün ne de kan akar. Sadece anlamsızlığın soğuk nefesini ensenizde hissedersiniz.
Ettiğimiz her mücadelenin, aslında doyurmakta zorlandığımız kendi irademizin bir köleliği olduğunu kavradığımız gün dipteyizdir. Arzularının peşinde koşan bir kukladan farksız olduğunu ve o ipleri tutan hiçbir elin bulunmadığını görmek dehşet vericidir. istemenin sonu gelmez, durduğumuz yer ise sadece zihinsel bir tükeniştir.
Cioran’ın o vurucu tespitiyle yüzleşmek de böyledir. Asıl trajedi ölüm değil, doğmuş olmaktır. O gün insan, zamanın içinde rastgele sürüklendiğini ve attığı her adımın aslında hiçliğe gittiğini fark eder. Güneşin doğuşu artık bir müjde değildir, çekilecek yeni sıkıntıların sıradan bir ilanıdır sadece. Bu kırılmışlığı ne bir başarı ne bir aşk ne de zoraki neşeler örtebilir.
Bilinç, insanın kendi üzerine çöken bir laneti gibidir adeta. Mainländer’in tasvir ettiği o tanrısal çürümeyi, evrenin adeta yok olmaya can atan devasa bir kütle olduğunu hissettiğiniz an, zihnin kendi kıyametidir. Çevrenizdeki insanların günlük telaşları ve sahte gülüşleri o kabusun içinde rahatsız edici bir gürültüye dönüşür. Evren tamamen suskundur ve siz bu sessizlikte kendi içinizdeki gürültüyle boğulursunuz.
Camus’nün Sisifos’unda olduğu gibi, o kayayı tepeye taşımak bir mağlubiyettir evet. Ama en zor an kayanın aşağı yuvarlandığı an değildir. O kayanın eninde sonunda yine yuvarlanacağını bile bile aşağıya doğru yürüdüğünüz o bilincin karanlığıdır. Hayatın ne kadar absürt bir sahne olduğunu ve oynadığımız rolün hiçbir iz bırakmayacağını sindirirsiniz. Kabullenmek de bir kurtuluş getirmez, aksine çaresizliği taşlaştırır.
işte hayatın en zor günü, nefes almaya devam ederken aslında çoktan tükendiğinizi fark ettiğiniz o isimsiz ve sıradan gündür. Ne gökyüzü yarılır ne de yer yerinden oynar. Sadece içerideki o son ışık söner. Nietzsche’nin bahsettiği o en ağır yük, yani aynı anlamsız döngüyü tekrar tekrar yaşama fikri ruhu ezmeye başlar. Zaman artık bir akış değil, bir zindandır. Ve o gün bittiğinde bile karanlık dağılmaz, çünkü insan artık o karanlığın kendisi olmuştur.