Şöyle ki; lise son, üniversite ilk yıllar arasında derin bir yalnızlığın ve başarısızlık krizinin içinde buldum kendimi. Bu ağır depresyon sürecinde hiçbir şey yapmak istemiyor, elimi neye atsam kıracağım, dökeceğim ve yok edeceğim korkusu ile ne insanlar ile iletişime geçiyor, ne bir sosyal çevreye ne de akademik hayatıma odaklanabiliyordum.
Bu depresyonun ortasında, sonradan ev arkadaşım olacak Japon Dili ve Edebiyatı okuyan arkadaşımın (o zamanlar arkadaş değildik) okulun bahçesinde otururken yan masada hararetli bir şekilde bu mangayı övdüğünü işitmem sonrası eve geldiğimde merakıma yenik düşüp okumaya başlamam ile her şey değişti.
Guts'ın hayata aslında hiç gelmemesi gereken biri olması ama o dünyanın içinde yaşadığı onca ihanetlere, bitmek bilmeyen savaşa, yalnızlığa, kayıplara rağmen ayakta durması ve ilerlemesi beni çok etkiledi.
Kendi yaşamımda içinde sıkıştığım o kabuktan sıyrılmama ve mücadele azmine erişmeme neden olacak olaylar silsilesinin ilk kıvılcımı çaktı.
O günden bugüne baktığımda, yorgan altında ağlayan ve ne yapacağını bilmeyen o çocuktan, dünyanın her bir köşesinde sayısız mücadeleye giren ve hayat ile kavga etmekten keyif alan beni yaratan bu eserdir ve tabii ki bu eserin mangakası Kentaro Miura'ya hayatım boyunca duyacağım o şükranı anlatamam.
Huzur içinde uyu, sensei Miura.
Tabi ki brand of sacrifice'ı da vücudumuza işledik.