Çocukken mezarlıklardan korkardım. Hatta hava karardığı zaman yanından geçmek bile istemezdim. Taşların arasında bir şey var zannederdim. Sanki sessizlik bile insanın peşinden gelirmiş gibi hissederdim.
Büyüdükçe geçti o korku. Ölümün ne olduğunu az çok anlamaya başladım. Herkesin bir gün öleceğini, birilerinin bir gün toprağın altına bırakılacağını öğrendim. Mezarlık dediğin şeyin aslında korkulacak bir yer değil, birilerinin son durağı olduğunu anladım.
Sonra hayat bana bunu çok ağır öğretti.
Bir dönem geldi, ailemi kaybettim. insan bazı acıları duyunca değil, yaşayınca anlıyormuş. O günden sonra mezarlıklar benim için değişti. Çocukken korktuğum o yer, büyüyünce içimi en çok yakan yere dönüştü. Çünkü orada yabancı insanlar yok artık. Orada benim canım yatıyor. Sesini özlediğim, yüzünü aklımda tutmaya çalıştığım, bir daha kapıdan girmeyeceğini bildiğim iki insan yatıyor.
Bazen gece bile gidiyorum. Eskiden karanlığından korktuğum mezarlığın içinde şimdi onların başında duruyorum. Konuşuyorum bazen. Cevap gelmeyeceğini bile bile anlatıyorum. Günümü anlatıyorum, yorulduğumu anlatıyorum, özlediğimi söylüyorum. Sonra susuyorum. Çünkü insan bazı cümleleri toprağa bile söyleyemiyor.
En kötüsü de şu: Onlar orada yatarken dünya devam ediyor. Sabah oluyor, insanlar işe gidiyor, arabalar geçiyor, birileri gülüyor, birileri yemek yiyor. Ama benim içimde bir yer hala o günün akşamında kalmış gibi. Sanki ben yaşamaya devam ediyorum da, bir yanım çoktan onların yanına gömülmüş gibi.
Yaşarken hangi yerin insana güzel geleceğini bilmiyoruz. Çocukken korktuğum mezarlık, şimdi gidince biraz olsun nefes alabildiğim tek yer oldu. Çünkü insan bazen huzuru çiçekli bir bahçede değil, sevdiği insanların baş ucundaki soğuk taşta buluyormuş.