freud’un o eski ama hâlâ sarsıcı teorisi bence. insan zihnini buzdağının alt tarafı gibi düşünüyor, görünen kısım küçük, asıl işleyen kısım karanlıkta. bilinçdışı diyor buna, çocuklukta bastırdığımız her şey oraya tıkılıyor, sonra da rüyalarımızda, dil sürçmelerimizde, ani öfkelerimizde dışarı sızıyor. biz farkında değiliz ama hayatımızı o yönetiyor aslında.
id, ego, süperego üçlüsü de cabası. id o ilkel “ne halim varsa görüyorum” diyen çocuk tarafımız, ego gerçekçi aracı, süperego ise ailenin, toplumun vicdan diye dayattığı katı baba. bu üçü sürekli kapışıyor, nevroz, anksiyete, takıntılar da oradan doğuyor. rüya yorumu da enteresan, her rüya bir dilek yerine getirilmesiymiş freud’a göre, sembollerle dolu bir tiyatro. dil sürçmesi dediğin şey de aslında içinden geçen buydu diyor.
psikoseksüel evreler falan da var, oral, anal, fallik... takılı kalırsan yetişkinlikte sorun çıkarıyor diyor. sigara içen adama oral evrede kalmışsın demek gibi, biraz komik ama o zamanlar için bayağı radikal bir bakış. tabii eleştirisi de çok, fazla cinsellik ağırlıklı, kadınlara karşı önyargılı, bilimsel kanıtı zayıf diyorlar. bence de haklılar bir kısmı, çünkü hayat sadece libido değil ki, başka derinlikler de var.
yine de zihni mekanik bir kutu gibi görmek yerine katman katman, gizemli bir yapı olarak ele alması bayağı etkileyiciydi. istanbul’da bir kahve içip bu konuyu açsak, herkesin bir freud hikâyesi çıkar ortaya, kimisi doğru söylüyor der, kimisi abartı der. neyse, kuramın kendisi de kendi yaratıcısının ruh halini yansıtıyor gibi, karanlık ve cesur.