olaylara "zaten öleceksin, neden özendiriyorsun?" sığlığında bakanların asla kavrayamayacağı bir varoluşsal krizdir bu. kimse hayatı çok güzelken, her şey yolundayken "bir de şunu deneyeyim" diye bir özentiyle bu yola girmez. (bkz: arthur schopenhauer)'ın o meşhur tespitiyle yangın çıkan bir binada üst katlarda mahsur kalan birinin, alevlerin yakıcılığı yere çakılma korkusunu yendiği an aşağı atlamasıdır bu eylem. o kişi aşağıya atlamaya özenmez, sadece içerideki acı dışarıdaki boşluktan daha korkunç hale gelmiştir.
bunu bir trend veya özenti sanmak, insanın çektiği o derin ontolojik sancıyı küçümsemekten başka bir şey değil. bazen insan öyle bir noktaya gelir, öyle ağır ve kötü şeyler yaşar ki nefes almak, yok olmaktan çok daha maliyetli bir iş haline dönüşür. dayanma eşiği kişiye özeldir ve o çıkmazın içindekine dışarıdan "yapmayın, etmeyin" diye verilen o ucuz akıllar, aslında sadece verenin kendi vicdanını rahatlatma çabasıdır. mesele özenmek değil, mesele artık taşınamayan o yükün altında ezilmemeyi seçmektir.