nasıl başlayacağımı bilmiyorum. buraya yazdıklarım okunsun diye değil de okumak için yazıyorum. bu başlık benim için bir günlük, bir günce. sanırım sürekli değişiyorum ve değişimlerin içinde farklı kimliklere savruluyorum. olduğum kişileri unutuyorum. nolan'ın momento'su gibi, kim olduğumu hatırlamam gereken bir hikayem olmalı. dövmelerim, satırlarım olmalı. geçmişte ki beni hatırlamam gerekir. bu yüzden buradayım. bu yazdıklarım duygusal dışavurumlar değil. bu yazdıklarım kendini ararken yorulan, yorgunluğunu ifade etmeye çalışan birinin satırları. bu yazdıklarım bir arkadaşıma değil de, gelecekte ki kendime şimdi ki beni anlatmak. kendime kızmak, "neymişim" diyebilmek, aynı bedende yaşayan farklı bir mentalitenin mazisini yaşatmak, amaç bu evet.
benlik - ideal benlik sıkışması içinde zıt yönlerde çekilen bir kayış gibiyim, iki tarafta da ben, eli ipten aşınmış ve kanlar içinde olan ben. bide zihnimi kuşatan robotlar, ağlayan develer, nebula tasvirleri, samuraylar, doğulu ejderhalar ve onların varlığını sonlandıran katanalar. karmakarışık bir rengin tesirinde, hiç bir köşede ya da uçta duramamış gibi çaresiz hissediyorum. septik olmayı istemesem de, "acabalar" varoluşumu zedeliyor. Kendimi nasıl gerçek kılabileceğimi bilemiyorum. kısasının ne olduğunu da, ne olacağımı bilemediğim gibi bilemiyorum. acı çekmesem de canımı yakan şeyler bilinç altımı un ufak ediyor, hissedebiliyorum. anlama eylemini anlamaya çalışıyorum şu sıralar, neyi bilmediğimi bilmeye çalışıyorum. tüm bu kötü şey beni ağlatmalı -ağlayamıyorum. kendi zihnimin boşluğunda varoluşumda ki yalnızlığı idrak ediyorum. meskalin ve yengeçlerim olmasa da sartre, ebedi yalnızlığını galiba anlıyorum. işin kötü yanı ise bu fikre alışamıyorum.
aslında korumuyorum. bunun varlığının farkında olmamak en iyisi sanırım. "akıl sağlımı korumam gerek" fikrinin. nitekim, olmasını istemediğin bir şeyden kaçman gerekir. kaçarken de değişmen. ama bilirsin işte... farkında değilsen kaçmana da gerek kalmaz. korkuların da, nehirde taşların arasından su nasıl akıyorsa, öyle yanından akıp gider.
Patrick Süskind, Das Parfume. Güzelliğin odak algısının gözle olmasına bir başkaldırı olan ve duyu organlarından "koku" yu işleyen süskind'in bu eseri altında ağır bir felsefi tartışma barındırıyor. okuduğum en lezzetli kitaplardan. farklı bir perspektif kazandırmıyor değil.
Hislerin kalibrasyonu olsa daha doğduğumuz ilk günden beri bozuk olduğumuz gerçeğini belki biraz değiştirebilirdik. Heycanımızın, sevgimizin ve hatta mutsuzluğun hassasiyetini bir makinenin sağa ve sola dönen çarkı gibi ayarlayabilseydik gerçekten 21. Yüz yılın "makine insan" unvanına layık olabilirdik. işin en çetrefilli ve karmaşık yanı da burada başlıyor. Bir insanı yıllarca tanısan bile bir robot kadar hissizleşebileceğini kestiremiyorsun. Ve etten bedenin, demirden mekanik bir kalbe dayanamıyor. Her bıçak senin etini keserken, o demirde küçük çizikler bırakıyor. Aynı acıyı paylaşmış, söz gelimi yoldaş olmuş oluyorsunuz. Çabalamadan dik duran surete, titrek bacaklarla sırtını doğrultup gülümseyebiliyorsun. Kronik yalnızlık hissi de burada başlıyor. Kafanda ki meclis onun başka, midende ki kelebekler onun başka bir insan olduğunun münazarasına duruyorlar. Daha tek kişiyken bu denli gürültü yapmak, belki beyninde ki nöronları yaşlandırıyor. Kafana giren migren belki bir nebze psikolojik acını, fiziksel acı ile unutmanı sağlıyor. Kötünün iyisi için seviniyorsun belki de. Hal böyle olunca başka bir insana, başka bir şehre, başka bir bedene kaçmak istiyor insan. Kaçtıkça da fark ediyor insan; insan, kendi ayaklarından kaçamıyor. Bir kafes oluyor kilometrekareler. Yalnızlığın gürültüsü ağrıtıyor başını... Oysa gerçekten hislerin kalibrasyonu olsa bu satırlarda kendimi arıyor olur muydum? Tanrım üzgünüm ama 7 milyar insan bozuk. Muhteşem değiliz. iyi bile değiliz. Hatta becereksiziz. Ne üzülmeyi becerebiliyoruz, ne sevmeyi... Hatta ölmeyi bile beceremiyoruz.
itiraf ediyorum sözlük, günün ortasından başladım güne, saat öğlen 3'te. Ve mis gibi kuş sesleri ile değil kavga ve hakaret sesleri ile uyandım. Günaydın.
Merhaba kendimi aynı hislerin eşiğinde bulan ben. Merhaba hislere bile madde gözü ile bakan, insanlığı ölmüş ayna ki suretim. Ve merhaba saçmalıklarımın alengirli cümlelerinden bir anlam çıkarmaya çalışan sevgili okuyucu.
Yaşıyoruz işte deyip bitirmek isterdim. Ancak süregelen bu anlamsızlığın ve arayışın cevabının, bu olduğuna dair inancım o kadar da güçlü değil. Bilimin bize öğrettiği organizmanın yaşamsal faaliyetlerine devam etmesinden bahsediyorsak, evet yaşıyoruz. Peki bilimin atası felsefe “neden?” sorusunu sorunca “yaşadığımız kanısı” ne kadar bizi tatmin ediyor? Her gün yaşadığı sanan insanlarla karşılaşıyorum. Bir makinenin dişlisi gibi sistemin parçası haline getirilmiş insanlar. Ve varoluşunu o dişlide ki işlevi ile kanıtlamaya çalışanlar… Kiminin çarkı çok büyük, kiminin küçük. Ama hepsi yapılması gerekeni yapmaya çalışıyor. Ve kuralsızlığa kural getiren bizler hep varolan enerji gibi bir maddesel yaklaşım da bulunuyoruz. “Hep vardı.” Sevgi de, ihtiras da. iyilikte kötülükte “Hep vardı.”… Ve tiyatral oyunumuz, “yaşam” ‘da koyduğumuz kurallara göre rol arayışına geçişimiz… Sahte olan sonsuz mutluluk için, sonlu zamanımızı harcar olduk. Varoluşumuzun ilk gününden beri, bu böyleydi. Ve muhtemelen insanlığın son gününe dek de böyle devam edecek gibi. Peki ne içi yaşıyoruz? -Tiyatronun dışında ki senin, varoluşunda ki anlamı ne?
5 kuruşun varoluşunu anlamlandırmaya çalışırken monoton hayatımızı çıkmazlara sürükleyen dramlardır. Öyle ki 5 kuruşun hiç bir anlamı olmadığını bilmemize rağmen hala darphanelerin basmaya devam ettiği madeni paradır.
Mesela bir alışverişe gittiniz, en sevdiğiniz püskevitinizi, çikolatanızı ne varsa aldınız. Ve çıkan fiyat 9.95 Sizde usulca cebinizden 10 TL çıkarttınız. Eğer 5 kuruşu beklerseniz "Aça bak 5 kuruşu bekliyor kodumun züğürdü." olursunuz. Eğer almadan giderseniz "Artiste bak, üstünü almadan gidiyor." olursunuz. Öyle ki bu drama şahit olan nice vatandaşımız, bu psikososyal baskıyı görmüş ve yutmuştur. Yazıktır.
Yalnızlık. Önceleri yalnızlığı ezelden beri tanıdığım bir arkadaşım zannederdim. Çevremdeki insanlara rağmen bu denli yalnız hissetmemi, onunla olan yakınlığıma yorardım. Uzun bir zaman o his, benimle yiyip içti, gezdi, uyudu, nefes aldı. Bir gün ben, aynaya baktım. Aynadaki yansımam o kadar farklıydı ki... Gözlerimi sarmalamış mor halkalar, başımın üzerinde kukla gibi duran, dökülmekten solmuş saçlar, titrek dudaklarım, kireç tutmuş yüzüm... Ve ben o an anladım ki, yalnızlık benim dostum falan değildi. Yalnızlık bendim. Her gün yanımda, benimle birlikte zannettiğim o lanet, hücrelerimin içinde geziniyordu. Beni ben yapıyordu o yalnızlık.
Ben, yalnız değildim.
Ben, yalnızlığın ta kendisiydim.
Sana uzun bir şey yazardım ya? değmezsin. çünkü sende herkes gibisin. -tıpkı ben gibi-
aslında biliyor musun gözlerine ay düşmüş kız, asıl sorun insanın kendini özel hissetmesinde ve farklı olduğunu düşünmesinde başlıyor. hepimiz aynı boktan geldik ve aynı boka doğru gidiyoruz. benim sana dokunuşum, bedeninden öte ruhunda olacak gibi olacak mesela. öyle sanacaksın, -sanacağız. ama sonuna gelince yine yaptığımız en güzel şeyin "kendimizi kandırmak" olduğunun farkına varacağız. orada bir yerdesin işte. kaderin cilvesini bekliyoruz karşı karşıya gelebilmek için. gelsen de gelmesen de sana bir şiir yazdım, görsen de görmesen de,
gözlerinde ki kor mehtabımsa benim,
bulmasınlar ilaç, bulmasınlar hekim.
yaz mehtabını bekleyen bozkır gibi,
bende gözlerinde ölmeyi beklerim.
saçlarına gece mi düşmüş senin?
karanlık süzülüyor yine doludizgin...
gece karanlığı senden çalmış, çünkü;
yıldızlar bile olmuş kulun, köpeğin...
belki yaşınız on sekizdir ve gençliğinizin ilk demlerinde bir yoldaş arıyorsunuzdur. belki yaşınız otuzdur, hayatınızı paylaşabileceğiniz, sabahın gecesini arıyorsunuzdur. belki yaşınız altmış beştir, etrafınızda azalan insanlardan dolayı yalnızlığa her gün bir adım daha yaklaşıyor, bu arayışla da kaçmaya çalışıyorsunuzdur. yaşınız kaç olursa olsun hep aradığımız bir dost vardır hayatta.
bi bakarsın kağıt ve kalem formunda çıkar karşına. bazen bir köpek. bazen bir çocuk. bazen bir çiçek. "bazen" diye uzayıp gider bu liste.
işte on sekiz yaşında olan ben, 28 Haziran 2015 Pazar günü, arayışımın içinde kaybolduğumu görüyorum. hansel ve gratel ormandan eve dönmek için ekmek parçaları bırakmıştı, hatırlarsınız. ben bu arayıştayken, geride bıraktığım ekmek parçalarını körpe kaderin yediğini görüyorum. neyi özlediğimi hatırlamadan, bir şeylere özlem duyduğumu, bedensel aktivitemin her gün daha da pasifleştiğini, mentalitemin durağan sahillerinde kim olduğumu anımsamaya çalıştığımı fark ediyorum.
"Güneşin doğuşunu televizyonda izlemek ile güneşin doğuşuna bizzat şahit olmak aynı şeyler değildir."
Hayatım boyunca her bir olguyu yani "aranan arkadaş" 'ı televizyondan izlercesine yaşadığımı fark ettiğim gün, bugün. artık kendimi bir insanda, bir objede, bir canlı da aramaktan vazgeçiyorum. bunu burada yazma nedenimi sorgulayabilirsiniz, bilirsiniz hayatınızda ki önemli kararlı paylaştığınız değerli insanlar vardır. aranan dostu bulamadığım için, ona bunları anlatamam. bulsaydım da anlatmama gerek kalmazdı, garip bir paradoks işte.
tanım (forum kurallarına göre gerekli) : insanın aradığı, arkadaşlık ilişkileri yürütebileceği şahsiyet veyahut objeler.
ben ilk defa ne diyeceğimi bilmiyorum. ilk defa bu kadar çaresiz ilk defa bu kadar aciz hissediyorum. sanki bu bedene esir düştüm, nefes alamıyorum... ben bilmiyorum. -ben en çok ölüyorum. ya ne desem ki? sen hiç derdini anlatamayacak kadar dertli oldun mu? mutluluktan çok parça pinçik acının hakimiyetini hiç yaşadın mı? yaslanabileceğin biri olmadığını hiç hissettin mi? -yalnız olduğunu. yapayalnız olduğu... seni mutlu edecek her şeyin yok olduğunu -sahi ya sen bunu hiç yaşadın mı? elinde ki tek şeyin hastalıklı bir beden ve bir tutam hayal olduğu bir dünya'da tek başına dik durmaya çalıştın mı? herkesin acısının oluşu, bu acıyı sıradanlaştırdı ama bu fikir daha çok acıtmadı mı? bambaşka hissederken sıradanlaşan sen..., ölen ben... her şeyi geçtim, ne istediğini bilmeyen, çaresini bilmediğim bir fikir... hayır, bu kadarı çok fazla. bak ben ezildim, dümdüz. ben yokum galiba. hissetmiyorum. sinirlerim yok... ben susuyorum. fikirlerim yok. sadece acı. saf acı...