küçücük, çok küçücüktüm, bir ahbab sofrasında babam kafası gayet güzelken sessizce arkadaşlarımla oynayan beni çağırdı yanına, -genelde sevgi gösterisinde bulunurdu ve yine öyle yapacağını düşünerek sallana sallana yanına gittim. bir sandalye çekip masaya oturmamı istedi -genelde kucağına alır severdi hayret- ben de dediğini yaptım... soğuk su için kullandıkları bir rakı bardağına beşte biri kadar rakıyla üzerine su ekledi ve önüme koydu...
"hadi bakalım, iç..."
çocukluğumda rakının kokusu çok hoş gelirdi bana her zaman, bir de sigaranın... akşamları babamın işten geldiğini takımına sinmiş uzun samsun kokusundan anlardım, koşup sarıldığımda ciğerlerim kumaşa sinmiş sigara kokusuyla dolardı... geceleri geç geldiğinde ise rakı... babamın teklifi çok cazip gelmişti ilkin, anneme doğru izin vermez diye korkudan bakamadan heyecanla bir yudum aldım, gırtlağımdan ciğerlerime büyük bir yangın hissettim ve ağzımdaki zehir tadından kurtulabildiğim kadar kurtulabilmek için olanca tiksintiyle yere tükürdüm ve bardağı iğretiyle masaya bıraktım... babam ve amcalar gülmeye başladılar... babam cesaret verir gibi sırtımı sıvazlayıp;
"bu bardak bitecek, hadi bakalım.." dedi.
"içmem..."
"iç dedim... erkek adam olacaksın... hadi..."
"içmem..." dedim ve başımı yere eğip kalkmaya yeltendim, ama dur daha nereye gidiyorum, babam benim tırsıp kaçtığımı gördüğü anda olan gücüyle omzumdan kavrayıp beni olduğum yere oturttu ve sinirden kudurduğu zamanlardaki bakışını takınıp delici gözlerini bana dikti...
"içeceksin... yarın eşşek kadar olunca da içeceksin... ama ne idüğü belirsiz, ipsiz sapsız, beş para etmez adamlardan öğrenmeyeceksin içmeyi, benim masamda öğreneceksin, benim! benim masamda oynayacaksın ilk kahvehane oyununu, ilk sigaranı benden isteyeceksin, ama ileri de benden habersiz boklar yersen, benim yüzümü yere bakıtacak bir işini görürsem evlatlıktan reddederim seni... hadiii! dik tepene!"
alkolün etkisinde olan babam bu "büyük adam söylevi" ni daha 7-8 yaşlarındaki bana anlatırken masaya sessizlik ve ciddiyet hakimdi, yan odada oturan hanım teyzeler açık kapıdan içeriyi gözler olmuştu ve ben, gözlerim ıslanmış halde ağlamamak için kendimi çok zor tutuyordum, babam beni severdi, ama şimdi bana niye kızıyordu? çok incinmiş hissettim kendimi, nefesim tıkanmıştı, bardağı elime verir vermez bir an önce bu ezici durumdan kurtulmak için bir dikişte bitirmiştim rakıyı, sonrasında bir çırpıda masadan sıyrılıp tuvalete koşup kusmuştum...
babamla ilk karşılıklı rakı muhabbetim böyle oldu... babamın istediği gibi büyüdüm, onun oturduğu her masada bana da bir yer vardı ve hepsinde bulunmaya çalıştım, fakat o günden sonra rakıya bir türlü alışamadım; bira veya votkayla eşlik ettim. ilk kahvehane de oyunumu babamla ortaokulda oynadım, fakat hiç bir zaman kahvehane alışkanlığım olmadı, kafeleri kahvehane ortamına tercih ettim. lisede, ilk sigaraya başladığımda babama söyledim ve eve benim içtiğim sigaradan kartonla almaya başladı... eve gelmediğim geceler oldu, her çıkışımda "baba ben şu kişiyle dışarı çıkıyorum" dedim, "harçlığın var mı?" dedi... lisede aktif siyaset yaptım, bir mayıs yürüyüşlerinde çalıştığı devlet dairesinin önünden geçerken camdan kıvançla izledi beni... okulda sahte fiş basmaktan disipline gittim, okula uğramaya bile tenezzül etmedi; "ne yap ne et hallet bu işi" dedi sadece... üniversite tercihi yaparken seçtiğim bölüme ailede herkes karşı çıkmışken o benim arkamda durdu... üniversiteye geldiğimde ilk iki yıl sınıfta kaldım, okulu uzattım; "ben sana güveniyorum, başarabilirsin" dedi sadece... şu an üçüncü sınıfı bitiriyorum... özel hayatıma, sevgililerime, takıldığım kızlara hiç bir zaman karışmadı, çoğuyla tanıştırmama rağmen hiç bir zaman soru sormadı...
küçücük, çok küçücüktüm... o zaman babamın durduk yere bana zorla içki içirip azarlamasını anlayamamış, sarhoşluğuna vermiştim... ama şimdi anlıyorum, ben daha testiyi kırmadan önce dövmüştü beni nasrettin hoca gibi; sonra da testinin akibetine hiç karışmadı, bana üniversiteye geldiğimden beri her sohbetimizde "artık bir -birey- oldun, sana saygım sonsuz, hadi bakalım, göreyim seni" diyor ve hala demekte...
en önemlisi, şimdiye kadar onun yüzünü yere bakıtacak hiç bir şey yapmadım, adına laf getirmedim... babam ben daha küçücük yaşta iken o davranışı sergilediğinde, üzerimde bırakabileceği etkisi hakkında o an bir fikri var mıydı bilmiyorum; ama işe yaradı...
şu an babam alkollü iken beyin travması geçirdiği için içki kullanmıyor, ama yine de arada anneme çaktırmadan kaçamak yapar, iki lafın belini kırarız, iki kadeh rakıyla...
hayat denilen olgu tecrübelerden ibarettir diye tam bir görmüş-geçirmiş-yemiş-yutmuş edasıyla söze başlamak midemi bulandırsa da, kusmadan bu yazıyı tamamlamayı umud ediyorum...
hayat, tanrı, karma, adına hangi kadim ya da postmodern sözcük karmaşasını koyarsan koy, işte o herşeye kadir olan ve bir türlü varlığını ispat edemeden kendisine yanıp tutuştuğumuz varlık bizi sürekli birşeylerle imtihan etmekte, bazen parayla, bazen parasızlıkla, hastalıkta sağlıkta, ölümde ve yaşamda, yalnızlıkta ve sarhoşlukta... gizemlerle dolu bir oyun sahasından farksız bir dünyada çeşitli imtihanlara tabii tutuluyoruz -ki bunların çoğu insan kuruntusu olsa da işin içinde bir mistisizm elbette var/lığını hissediyorum- durmadan ve her imtihandan geçtiğimizde, renkli karakterlere ve konuya sahip, elbette bambaşka üsluplarda yazılmış öykülere sahip oluyoruz; kısa, çerezlik, yatmadan önce onbeş dakika -son bir sigaranın yanında- okuyup kitabın kapağını "aklımız geri kalan öykülerde kalmayacak" rahatlığıyla kapattığımız öykülere... insan hayatı hiç bir zaman roman olmamalı, biyografilere ve biyografilerle bir insanın hayatını basitleştirenlere gıcık oluyorum; oysa hayatın çekiciliği kısa, ayrıntılara boğulmuş ilginç öykülerde saklı, ve bir hayat boyunca kazanılmış başarıları ya da sürmüş aşkları biyografi diye bize yutturmaya çalışanları lanetliyorum... öyküler güzeldir, ne roman kadar uzun, ne de şiir kadar kısa... kısa bir sherlock holmes macerasını hiç bir agatha christi romanıyla değişmem...
yaşadığımız parlak ciltli ve kalın yapraklı bir roman değil, saman kağıda basılmış kısa öykülerden oluşan bir arşiv, her sayfasında bambaşka serüvenlerin bulunduğu büyülü bir öykü arşivi... ve bir gün elbette baharın her yıl geldiği gibi konu aşka geliverir ve istediğimiz kadar aşk hakkında atıp tutalım, ahkam keselim, "çok bilmişlerin kaderidir yanılmak" misali karşımıza birisi çıkar ve bütün bildiklerimizi unutmak, bütün inançlarımızı değiştirmek zorunda kalırız; her ölümlü bir gün aşk ile imtihan edilir, bambaşka üsluba sahip bir öykünün içinde buluveririz kendimizi ve macera bittiğinde bir daha hiç bir öykü eskisi gibi olmaz...
"birini tanımanın en iyi yolu onunla oyun oynamaktır. oyun oynarken beni güvenilir bir insan olduğuna inandırmaya çalışırsan bunu anlarım. ayrıca oyun insanları birbirine yakınlaştırır."
alper canıgüz ün yeni nesil romancılığa tartışmasız yeni bir soluk getirdiği, psiko-absürd-romantik-komedi konulu kitabı...
giriş: iş bu entry fazlaca kişisel öğeler içermektedir...
doğum sancısına eşdeğer bir rahatsızlık olduğu kesin... * öyle anlaşılmaz bir anda bastırır ki, vize haftasında siz notlarınızı toplamak için uğraşırken bir anda ani bir sancıya kapılıp kendinizi fakültenin önüne çağırılmış bir ambulansın içinde buluverirsiniz... sancılar içinde kıvranarak önce medikoya götürülürsünüz -bu olayı ilk kez yaşayanlar için- ve idrar ve kan tahlillerinize bakılarak sizi hastaneye sevk ederler, ama hey hat! işte hastanelerimizin ne kadar sağlığa önem verdiğini, kayıt yaptırmadan "nolur bana birşeyler vurun da şu illettten kurtulayım" feryatları dökerken siz, devlet hastahanesi acil çaışanları ısrarla kayıtın yaptırılmasını beklerler, sanki o an sosyal güvenceden yararlanıp yararlanmamayı umursuyormuşsunuz gibi... (bkz: parası neyse veririz kardeşim)
sonra efendim, bu çok zeki doktor ablalar size iki tane sağlam ağrı kesici vurup röntgene yollarlar, röntgen odasına girdiğinizde direkt mi yoksa indirekt radyografi mi çekileceğini sorarsınız ve daha cevabını alamadan pantolununuz paçanızda röntgeniniz çekilmiştir bile... -böbrek taşının görüntülenmesinde indirekt, yani bir kontrast madde vücuda enjekte edilerek çekilen röntgen daha belirleyicidir.-
fakat olur mu efendim, bu röntgende taş maş görülmez, niye ivp çekmediniz diye sorduğunuzda acildeki pek akıllı doktor abla size gülmeye başlar; " tıpta mı okuyorsun yavrum sen, bak ben sana ilaç yazayım, şimdi sen tıpış tıpış çapa nın yolunu tut ve ultrason çektir bakiim tamam mı?"
üstelik daha "ablacım yok ben veterinerlik okuyorum ama yahu benim iğne fobim var" diyemeden kıçınıza batırıp sizi topal bırakdığı iğneler de cabası...
neyse canım acınız biraz olsun azalınca kendinizi dervişler gibi yollara verirsiniz ve doktorun tavsiyesi üzerine durmadan yürüyüş yapıp su tüketmeye gayret gösterirsiniz; fakat işte eyy! kara talihim... sınav haftasının tam ortasındasınız ve zaten kronik farenjitiniz bir haftadır yakanızı bırakmamakta... üstüne bir de böbrek sancısı eklenince değmeyin keyfine gitsin; ne iğneler keser sancınızı, ne de eczaneden aldığınız ağır ağrı kesiciler...
nihayetinde geceleyin kıvranmaktan gözlerinizden yaşlar geldiğinde bir iğne daha vurdurup faydasını göremeyince soluğu çağırılan ambulansla çapa da alırsınız... sağolsunlar iki samimi dostunuz da sabahtır size yarenlik etmekte...
ve ilk sancının başlamasından yaklaşık on-oniki saat sonra, çapa ya vardığınızda -ne hikmetse- sancınız birden, ama birden, musluğu kapatırmışcasına kesilir ve bari gelmişken doktordan ivp için randevu alayım dersiniz ve size bir kağıt yazmasını rica edersiniz...
ertesi günü akşama kadar sancınız belirmez, gariptir, ama siz de bir halt yapamazsınız... sabahın köründe kalkıp çapa ya gidersiniz, üroloji kayıt daki hatun kişi "sevksiz almıyoruz anam" diye sizi geri postalar... hadi o bizim mallığımız, sevk almadan gitmişiz diye kampüse dönüp medikoya gidersiniz, bu sefer de "sağlık karnesiz sevk yazmıyoruz aslanım" lafını işitirsiz, ama olur mu ulan? bugün sınav var dı ama! ben hiç çalışamadım sancıdan, mutlaka rapor almam lazım... rapor için sevk lazım... sevk için karne lazım... karne memlekette kaldı... hassiktirrrrrrr...
tabi yalvar yakar mediko nun baştabibinden bir rapor koparır günü kurtarırsınız artık... lakin sizde ne çalışma azmi, ne iştah, ne yaşama sevinci kalmıştır... şükür ki gün boyunca sancı belirmez...
ama işte bir sonra ki gün... böbreğiniz 22 yılın intikamını alırmışçasına kıvrandırmaya başlar sizi... ağrı kesiciler, iğneler, şişelerce bira, litrelerce su, bol bol yürüyüş... yok efendim hiç birisi sancınızı kesmez ve yapabileceğiniz hiç bir şey yoktur; bir gün öceden sipariş verdiğiniz sağlık karnesi kargoyla gelmiştir fekat, bu sefer de 23 nisan nedeniyle mediko kapalıdır... yani sevk yok... yani rapor yok, tedavi yok, ultrason yok...
durun bakalım macera daha bitmedi, bakalım yarın neler olacak...
yalnız ne diş ağrısına benziyor bu illet, ne karın ağrısına, ne de başka birşeye; bildiğin taş doğuruyorsunuz kıvrana kıvrana...
o değil de kadınlar 2-3 kiloluk yavruyu doğururken bu acıya katlanıyor, ben yarım milimetrelik kumu atarken gözümden yaşlar geliyor ya, işte en çok da bu koyuyor ulan insana...
bir grup amatörün yürütmeye çalıştığı kısa filmlerden oluşan bir seri... gerçek dışı kötülüklerle mücadele eden gerçek dışı anti-kahramanlara sahip öykülerin istanbulda geçmesi insanı heyecanlandırıyor, pilot mahiyetinde çektikleri camgöz adlı serinin ilk dizisi, her ne kadar amatör bir çalışma olsa da kalitesini belli ediyor, ileriki çalışmaların ne kadar başarılı olacağını da şimdiden izleyiciye garantiliyor...
tamu kelimesi eski türkçede "cehennem" anlamına gelir, bu da size çalışmaların içeriği konusunda belli bir vizyon kazandırır sanırım...
fakat pilot çekimin bitmesinden uzun süre geçmesine rağmen hala yeni bölümlerin çekil-e-memiş olmasını maddi imkansızlıklarına ve giriştikleri -bu türk sinemasına yeni ve yabancı olan proje için destek bulamamalarına bağlıyorum...
zaman akıp geçse de üzerinden yılların, anıların, bir yaradır eski duvarda asılı, bir korkunç tablo; rutubetli odanın neresinden dönüp baksam dehşetengiz bakışları üzerimde gezinir, baktıkça değişen bir kanlı boya tablosu; baktıkça çirkinleşen... baktıkça gözlerimi kör eyleyip beynimin kirli duvarına kazınan; bir duvardan, diğer duvara...
baktıkça içimdeki bütün iğrençlikleri su yüzüne çıkaran, en olmadık pisliklerimden nefret etmeme ve etimi tırnaklarımla kazıya kazıya parçalamak istememe neden olan bir tablo...
bir yaradır eski duvarda asılı, bir korkunç tablo... ne zaman dönüp baksam ceddime söven, ne zaman sevmek istesem işkence çektiren, ne zaman ölmek istesem haketmediğim için yüksek kahkahalarla beni aşağılayan bir sessizlik... ne zaman gitmek istesem; en kalın damarlarımdan tutup beni sürükleye sürükleye eski duvarın dibine çeken bir tablo...
bir korkunç tablo; insanlığın gerçek yüzünü gösteren...
sen susarsın
ben susarım
ne farkımız kalır artık belediye parkı otundan,
akşam üstülerde sahile vurur, düşlerin ölü balıkları,
sancılar toplarız zamanın yapraklarından
günceler duvarlar dibi oyunlardan,
dolaşır dururuz,aranır dururuz etten duvarlar,içinde,
aranır duruluruz etten duvarlar üstünde,
yeni bi gök yurttaşı
uçabilsin diye
kesik ellerinizden,
kesik ellerinizden,
yeni bi gök yurttaşı uçabilsin diye kesik ellerinizden,
sancılar çeken etten duvarlardan,günceler toplarız,
orhan veli her sabah dikerken gök yüzünü,
yırtılan denizleri,
yeni bi su yurttaşı yüzebilsin diye,
suların derinlerine ,mavilerin ötelerine,gidemediğimiz her yerlerine yeryüzünün,yüzebilsin,uçabilsin diye,
kesik ellerinizden,bilinmeyen evrenlere.
dead man den sonra benzer temaları farklı bir boyuta taşıması insana keyif veriyor, dead man in ikilemesi gibi sanki, esas adamı sağlam seçmiş, senaryo sağlam, müzikler sağlam, izleyenin üzerinde bıraktığı etki sağlam, tıpkı dead man deki gibi;
--spoiler--
Vücutlarımıza bir hiçliğin içinde hayat verilmiştir.
Hiç bir şeyin olmadığı yerde varolmak şu cümlenin anlamıdır;
"biçim boşluktur"
Hiçlikten sağlanan şeylerin anlamı, şu cümlenin anlamıdır;
"Boşluk biçimdir."
Bu ikisinin, iki farklı şey olduğunu düşünmemek gerekir.
--spoiler--
yine -sürekli tekrarlıyorum tıpkı dead man deki gibi- insanoğlunun doğayı ve kendilerinden olmayan insanları nasıl yokettiğine değinmiş, siyah ayıları -zaten nesilleri tükeniyor diye- vuran kaçak avcıların ghost dog tarafından öldürülmesi, ve -evet en çok keyif aldığım ve etkilendiğim sahne, dead man deki nobody adlı kızılderilinin * yine-sürekli tekrarlıyorum- bu filmde uzun saçlarının arkasında kalan gözlerini kısarak, güvercini durduk yere öldüren adama;" stupid fuckin white man" demesi...
film "episode" lardan oluşuyor, ghost dog bir zamanlar hayatını kurtaran bir italyan mafyasına kendini adıyor ve onun "takipçisi" olmaya karar veriyor; kendine yol göstermesi için bir samurai kitabı okuyor -ve episode ler işte bu kitaptaki paragraflardan alıntılar ile ayrılıyor birbirinden- ve savaş sanatlarında kendisini eğiterek profesyonel bir kiralık katile dönüşüyor... adını profesyonelliğinden alıyor, kimse nerede yaşadığını bilmiyor, arkasında hiç bir iz bırakmıyor, kendisine ait bir arabası bile olmadan -gözüne kestirdiği arabaları yine ustalıkla çalarak oradan oraya geziniyor ve varoş mahallelerden birinde, bir binanın çaatısında postacı güvercinlerle birlikte yaşıyor...
ve ortaya eski japon klanlarının savaşlarına benzer bir hikaye çıkıyor...
--spoiler--
Şimdiki zamanın tek amacının dışında kesinlikle bir şey yoktur.
Bir insanın bütün hayatı, anın, anları takip etmesinden ibarettir.
Eğer şimdiki zamanı tamamen anlayabilmişse,
yapacak başka hiçbir şey,
altında aranacak başka hiçbir neden yoktur.
--spoiler--
bir şey daha; filmdeki herkes -nedense- sürekli çizgi film izliyor ve o anki sahneyle alakalı çizgi fimler izliyorlar...
masalsı müziklere sahip bir grup olmakla birlikte hala gizemlerini korumaktadırlar... isim ve albümdeki bir kaç şarkının benzerliği dolayısıyla bir çok insan tarafından ritchie blackmore a ait bir albüm olduğu düşünülse de, kendi sitesinde bu grupla bir ilgisi olmadığını bildirmiş...
16. yüzyıl toprağını yaran bir nehir kenarında buluveriyor insan kendini, yağlı boya tablosu tadında, sarı kır çiçekleriyle karışmış çimenlerin üzerinde, yukarıya doğru yükselen tepeleri ve tepenin üzerine çıkıldığında rahatlıkla dokunabileceğin bulutları; bütün bu pitoresk tabloyu gözlerinin önüne seriyor bu masalsı müzikler...
dünyayı köşe bucak dolaşan umursamaz ve rind bir derviş oluveriyorsun; öyküler toplayan, anılar biriktiren, masallar anlatan bir derviş... *
rap diyorsan eğer, "eminem"... **
sonra umursamaz bir tavır takınmak gerek, sigarayı çiğerlere çekerken...
sabaha kadar ayrıntılardan söz edebilirim, telefonunu camdan aşağı atarsın, televizyon kumandasını yumruklarsın, sivri sineklere olmadık küfürler edersin...
hepsi bundan ibaret... "ayrıntılar"...
çünkü sorunun cevabını hiç bir zaman alamıyor insan...
clint eastwood un yönetip başrolünde oynadığı 1976 yapımı bir western...
"isimsiz kahraman" karakterinden biraz farklı olsa da, yine de eastwood un "kovboy" karizması bu film için de geçerli; öldürdüğü insanların kafasına -hiç ıskalamadan- tükürmesi, yatan atın üzerindeyken atı ustalıkla kaldırması, karizmatik ses tonu.vs..vs..
keyifli bir western seyri...
--spoiler--
kirli işlerden elini ayağını çekerek kendisine bir aile kuran wales in karısı ve çocuğu, kırmızı çizmeliler çetesi tarafından öldürülür... wales de intikam almak için önce güneyli asilerin yanında iç savaşa katılır, savaş bitiminde -affedilecekleri vaaddiyle- teslim olan asilerin kurşuna dizilmesiyle geri de kalan tek hedef olur ve aynı zamanda asi arkadaşlarını kurşuna dizdiren kırmızı çizmelilerin patronunun nihai düşmanı...
girdiği serüven boyunca birçok ödül avcısını, peşindeki askerleri, kanun kaçağını öldürür; ve bir yandan kaybettiği ailesinin yerini tutmasalar da kendine yeni dostlar edinir; savaş yüzünden bu dünyada "kaybolmuş" olan neredeyse bir kasaba dolusu insanı da yanına katarak kızılderililerin bölgesinde yeni bir hayata başlar...
--spoiler--
çok önemli bir konu, kime hitap ettiği çok önemlidir insanın, eğer söyleyeceklerine değer veriyorsa; değersiz madenlerdir kelimeler -tıpkı hayat gibi, ateşimizle ve sabrımızla biz altına çeviririz herşeyi; belki de gerçek simya budur...
muhatabını aramak abes gibi, ama bulmak önemli, eğer anlaşılmak için anlatıyorsak, önyargıdan uzak, empoze etme-den anlatıyorsak...
belki de insan gerçekten konuşmaya hazır olduğunda çıkıyor karşısına bir muhatab, ama yine de herkes dengini bilmeli, kiminle muhatab olmadığın da mühimdir...
vahşi batı da geçen olayları izlediğimiz filmlerdir, geniş şapkalar, kurumuş dudaklar, her an patlamaya hazır six-shooter lar; ve gringolar, meksikalılar ve kızılderililer le dolu filmler...
çok eski westernler hakkında bir arşiv araştırması yapmadığım için bilemeyeceğim ama en parlak zamanlarını sergio leone nin üçlüsü ile yaşadılar muhakkak, clint eastwood ve ennio morricone gibi isimleri bu filmlerle tanıdık...
zaman zaman fantastik filmlere konu olsa da,* işlenen konu bağlamında genel bir ortak özellikleri daha vardır ki, yukarıda saydığım aksesuarlar dışında bir filmi western yapan şey de kanımca budur;
yaşamın değersizliğini, insanların içindeki acımasızlığı görürüz bir çok westernde, tanrı nın unuttuğu kasabaların öyküsüdür genellikle işlenen; ve tanrıyı unutmuş kovboyların serüvenidir izlediğimiz...
"bir kaç dolar için"dir zaman zaman onca çatışma, yalnızlık ve hayatın anlamsızlığı okunur kovboyların gözlerinde, mistik bir müzik çalar çölün enginlerinde batan güneşe karşın; buram buram hiççiliktir kokan...
hüzünlüdür westernler, biraz da hareketli; blues tadındadırlar aslında...
brezilya da "sürgün" yılı, herkes tatile gidiyor; bizim "mauro" nun ailesi de öyle, dünya kupası zamanında geri gelecekler ama...
ama öyle böyle bir tatil değil bu; alelacele mauro dedesinin apartmanının önüne bırakılıyor... "ölü dede"sinin kapısının önünde geçen bir tatil...
--spoiler--
futbolda herkesin hata yapmaya hakkı vardır, ancak kalecilerin yoktur...
--spoiler--
ve bizim "moishale" * "yahudilerin" ve "komünistlerin" arasında, "brezilya futbolu" tadında bir tatil yaşıyor...
2006 yapımı olmasına karşın hakkında türkçe bir bilgi bulmak söz konusu değil; işin ilginç tarafı ise "imdb" ye turkiye den birinin bu film hakkında girdi yapmış olması...
"cidade de deus" * dan sonra izlediğim en güzel brezilya yapımı film diyebilirim, yönetmen şaşırtıcı derecede güzel geçişler yapmış...
monoton bir film gibi gelebilir başlarda; fakat sinema sanatını sevenler için kaçırılmaması gereken bir yapım diye düşünüyorum...
--spoiler--
işte 1970 ler böyleydi.
brezilya dünya kupasını üçüncü kez kazandı.
ve hiç düşünmeden, "sürgün"ün nasıl sona erdiğini...
hiç anlamadan...
sanırım "sürgün", normalde hep geç kalan ama bittiğinde de
hiç gelmeyen bir babaya sahip olmak demek.
--spoiler--
sınav dönemi derse çalışmak amaçlı uyanık kalmaya ihtiyacı olan öğrenciler için verilebilecek önerilerdir..
öncelikle derse çalışmaya başlamadan önce hiç olmazsa bir yarım saat kestirilirse, dersin başına oturur oturmaz gözler isyan etmeye başlamaz...
tepki üzerine edit: geyik yapılması için açılan bir anket değildir... "bilgi paylaşımı" amaçlı açılan bir ankettir... en azından ben bu niyetle açtım başlığı...
tam olarak ne zaman yazıldığı bilinmese de tahminen 10 000 yaşında olduğu söylenir... bu da hermetik öğretinin dünya üzerindeki bütün dinlerin temelini oluşturduğu tezini doğrular niteliktedir...
zira "yazının mucidi"nin sümerler olduğu ve mö 8000 li yıllarda ilk yazı örneklerinin görüldüğü öğretilir bize...
bu da demek oluyor ki hermes trismegistus tarihteki ilk yazıtlardan birini yazmakla kalmamış; tarihde bilinen ilk öğretinin kuramcısı olarak nam salmıştır...
antik çağ ın başlangıcı da aynı yüzyıla rast gelir... yunan mitolojisinde, semavi dinlerde, uzakdoğu mistik inançlarında fazlaca bu öğretiden etkilenim vardır...
--spoiler--
hiç yalan olmadan doğrudur, kesindir ve çok gerçektir.
aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir, ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler.
ve bütün her şey bir olandan geldiğinden, bir olanın düşüncesinden gelmiştir. böylece her şey bu tek olandan uyum sağlayarak çıktı.
güneş onun babasıdır, ay annesidir. rüzgar onu karnında taşımıştır, toprak beslemiştir.
dünyanın bütün gücünün babası budur. onun gücü eğer toprağa dönerse her şeye yeter.
toprağı ateşten ayıracaksın, sübtil olanı kalın olandan; bu büyük bir maharetle olmalı.
topraktan gökyüzüne çıkacak ve yeniden toprağa inecek , ve yukarıda ve aşağıda olanın gücünü alacak. bununla bütün dünyanın zaferi senin olacak; bunun için bütün karanlık senden uzaklaşacak.
bu bütün kuvvetlerin en kuvvetlisi; çünkü her sübtil şeyi yenecek, her katı şeyin içine girecek.
dünya da böyle yaratıldı.
hayranlık verici biçimler bundan çıktı , bunların ortamı buradadır.
bu yüzden bana üç kere büyük hermes denir, çünkü bütün dünyanın felsefesinin üç bölümü de bana aittir. güneşin yaptıkları hakkındaki söylediklerim böylece bitiyor ve tamamlanıyor.
--spoiler--
kendi metanoyasını yaşayamamış insandır; kendisine verilen kılıfı giyer; onunla gezer... ne hisssetmesi isteniyorsa, ne yiyip içmesi, ne giymesi, ne düşünmesi, nasıl sevmesi, -hatta- nasıl becermesi isteniyorsa; kısacası nasıl yaşaması isteniyorsa öyle yaşar...
"insanların yüzde doksanı yaşamazlar; sadece vardırlar" diye...
bu dünyadan yine "geldiği gibi" göçecek olsa keşke; ak alnından öperim... keşke herkes "geldiği gibi" gidebilmeyi becerebilse...
--cahil adam olmaz--
sana bana sormazlar,
kaderini kafa kağıdına kazırken...
ve hala kaderine boyun eğiyorsan,
kölesin sen anla be adam!
--siya siyabend--
bir düş gördüm
yağmur sularına karışmış
gencecik başlarda
bunlar adam kesmeye alışmış
henüz orta yaşlarda
henüz orta yaşlarda
bi çocuk gördüm
asılmış
istanbul kadar bir bali balonuna
asılmış gettolarından bu şehir insanlık duvarına
sev dedi tanrı; korkmadan, sinmeden acizliklerinin arkasına, "mükkemelliği" beklemeden, yüreğinde kötülük tohumları yeşermeden sev...
sev dedi tanrı; utanmadan sıkılmadan sev, kendince sev, nasıl bildiğince...
ve yine sev dedi tanrı; benden korkma! ben yaşamım! benden korkan yaşamaktan korkar...
korma dedi tanrı; sadece sev beni, yaşamayı sev, varlığı...
ve sev dedi tanrı; sadece sev kendini...
ve sev dedi şair;
"dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey." *******
kendini aşmaktır... toplumsal tabulardan kurtulup hayata dogmaların üzerinden bakabilmektir... paradigmaları kontrol edebilme ve özgürce yönlendirebilme yetisidir...
"benlik"ten çıkıp benliğin "farkındalığına" varmaktır; belli bir "bilinç" seviyesine ulaşmaktır... bir nevi nietzsche nin "üst insan" ı olabilmektir...
john steinbeck in cup of gold adlı romanında hayatını ele aldığı, "gelmiş geçmiş en büyük korsan" olarak bilinen kişi...
bütün korsanları etrafında toplayabilen tek korsandır ayrıca, tortuga adasını bağımsız korsan bölgesi olarak kullanarak yıllarca ispanyol gemilerini yağmalamıştır...
17. yüzyılda korsanların bağımsız kenti olmuş bir karayip adası... "henry morgan" adlı tarihin en acımasız korsanı ilk olarak zamanın bütün korsanlarını emri altında toplayıp burayı "korsan adası" yapmıştır... bu adanın üzerinden birçok korsan gemisini toplayıp "panama"ya saldırıp; tarihte şehir işgal eden ilk korsan olarak tanınmıştır...