Belçikalı muhteşem besteci,piyanist,gitarist,müzikolog WimMertens'ın A Man of No Fortune, and With a Name to Come (1986) albümünden derine işleyen,mest eden , boyut değiştirten,adeta kanatlandıran güzellik.
Sadece Yeni Malatyaspor'un futbol oynadığı; göztepe ve hakem arda kardeşler'in futbolu katletmek için sahaya çıktığı maç.
Geçen sezon düşmediği için gönülden sevindiğimiz Göztepe sen nasıl çirkef, sportmenlikten uzak bir takım olmuşsun. iki yarı toplam 20 dakika yattın; Malatyalı futbolcuların teması değil rüzgarından kendini yerlere atıp şov yaparak vakte oynadın ki her iki yarıda da aşırı temaslı sen oynamana rağmen; Malatya senin gibi yapsa 40 dakika maç izleyecektik. Hayatımda böyle adım başı duran bir maç izlemedim. Tabii bunda özellikle ilk yarı Göztepe'ye faul çalmakta imtina edip Malatya'nın her pozisyonunu durduran, Göztepe'ye özel müsamaha gösteren üstüne gole giden Eren'e yapılan faul ile Malatya'nın penaltısını vermeyen, sahada tansiyonun Göztepe tarafından aşırı çıkarılmasına göz yuman hakemin de çok büyük payı var. Yani Göztepe hakemin müsamahası ile Malatya'yı psikolojik ve fiziksel baskı altına alıp, oyunu sürekli durdurup zamana oynayarak puan almaya çalıştı. Böylesi bir oyunu Göztepe'ye hiç yakıştıramadım. hakem de görevini güzel icra etti ve Malatya puan kaybetti. TV'de haber geçti hakemi FIFA listesine de alıyormuş TFF.
Malatyaspor'un Alanyaspor maçıyla ( 1 eylül 2019 yenimalatyaspor alanyaspor maçı ) başlayıp, Kasımpaşa maçı (3 kasım 2019 kasımpaşa yeni malatyaspor maçı) ile doruğa ulaşan taraflı hakem yönetimleriyle puan kaybetmesini amaçlayan düzenin son parçası da bugünkü maçtı. Artık sadece rakibe karşı değil hakemlere karşı da oynayan Malatyaspor ve Sergen Hoca; hem rakibi hem hakemleri yenerek 3 puan kazanacak. Bu yolda sonsuz başarılar diliyoruz kendilerine. Her daim güvenimiz tam hocamıza ve takımımıza .
Zaten gökhan töre'nin semih saygıner'e rakip kale direkleri arası kaçan golü olmasa hakemi de yenmiştik de bu da gökhan töre'nin yine direk vuruşlu penaltıdan ilk golünü attığı maçta nazar boncuğu olsun.
Alanya, kasımpaşa üstüne bu maçın da gösterdiği gibi;artık sadece rakiplere karşı değil hakemlere karşı da oynayan bir Malatyaspor var. dahası emsalsiz haksız pfdk sevk kararı ile tff'ye karşı da mücadele veren Malatyspor ve Sergen Hoca var ki sergen yalçın bunu Beşiktaş'tan en iyi bilenlerdendir; bu düzene prim vermez daha da kükremesini sağlar Anadolu Kaplanları'nın.
Not:26 Ocak 1997 Vanspor Beşiktaş maçı 'nda son dakikalarda Sergen Yalçın'ın muhteşem frikiğinden kaleye giden topu Vansporlu Aykut elle blokluyor ve hakem Metin Tokat penaltıyı vermiyor. Maç sonu Sergen Yalçın, rasim kara ve tüm takım smaçla engellenen galibiyetleri için hayretler içindeler. adaletsizliğin nirvanalarından; Trajikomedinin everesti.
alper ulusoy, var ve yan hakemlerin sahaya alanya'ya 3 puan kazandırmak için çıktığı, rezilötesi, aşırı kötü niyetli hakem yönetimi ile maçı malatyaspor'dan alıp alanya'ya verdiği ibretlik maç. hakem kaynaklı skora aldanılmaması gereken, art niyetli bir hakem heyetinin kritik noktalarda seri dokunuşları ile bir takımı nasıl biçebileceğinin emsali müsabaka.
fb-trabzon maçı ile aynı saatte oynanan, iki anadolu takımının maçı olduğu için özel takip edenler hariç kimsenin dikkatini çekmemesine rağmen başrol oyuncusu alper ulusoy ve gelecekteki icraatlarına önizleme olduğu için özel dikkat edilmesi gereken maç.
ilk yarı 19. dakikaya kadar baskılı futboluyla sahanın hakimi olan malatyaspor önce faulle alakası olmayan bir pozisyonda topu kaptıran efecan'ın kendini yere atmasıyla o ana kadar taça bile bayrak kaldırmayan yan hakem bayrak kaldırıp hem malatyaspor'un atağını kesiyor hem de topu alanya'ya veriyor. bunun sonrasında açtıkları orta ile ilk golü atıyor alanya. bu beklenmedik golden sonra takım bir süre tam konsantre olamayınca bireysel defans hatasıyla kontur ataktan ikinci golü yiyor. ancak sonrasında bifouma'ya ceza sahası içinde gol pozisyonundayken yapılan bir faul var ki %100 penaltı ve hem var hem alper ulusoy bunu görmezden geliyor. işin trajik komik tarafı ilerleyen dakikalarda bifouma'ya bu sefer ceza sahası dışında yine aynı faulü yapınca alanya, faulü veriyor hakem. o iki pozisyondaki bifouma'nın yüz ifadesi bile olayın akılla açıklanamayacak adaletsizliğini anlatır cinsten. yani hakem hem alanya'nın ilk golü öncesi hem de malatyaspor'un 2-1'i bulacağı penaltıda malatya'yı biçip alanya'ya çalışıyor. ikinci yarı malatya'nın bir çok atağını faul olmasa bile faul çalıp kesiyor. üstüne malatyalı futbolculara ve saha kenarındaki teknik heyete haksız sarı kartlar gösteriyor. ikinci sarı karttan atması gereken alanyalı oyuncuyu görmezden geliyor ki alanya'nın hocası bu oyuncuyu bir dakikaya kalmadan oyundan çıkarıyor, o bile durumun farkında. baskıyı iyice arttıran, attığı üçüncü gol ofsayt gerekçesiyle iptal edilen malatya'nın önünü iyice kesmek için süreye oynayan alanya'nın alaksız her pozisyonda yerlere yatıp dakikalarca vakit geçirmesine göz yumuyor hakem. yani hakem hepten bir takımı sindirmeye çalışıyor. topu ilk 20 dakika ve tüm ikinci yarı oynayan malatyaspor ama hakem kritik noktalardaki seri dokunuşlarıyla ne malatya'nın öne geçmesine, ne maçı çevirmesine ne de beraberliği sağlamasına izin vermiyor. adil bir hakem heyeti bu maçı yönetse malatyaspor'un alanya'yı en az iki farkla yeneceği maçtan, malatyaspor 3-2 yenilerek ayrılıyor. skor dışardan bakınca çok yanıltıcı, çünkü sahada gerçekten top oynayan takım malatyaspor iken sanki süper futbolu ile alanya onu ezmiş gibi görünüyor. işin gerçeği ise tam tersi; malatya'yı ezen ve maçı alanya'ya veren alper ulusoy.
o zaman alper ulusoy'u tanıyalım; geçen senenin en rezil yönetime sahip maçlarından biri olan rize-gs maçının var hakemiydi bu zat.o kapkara maçın orta hakemi serkan çınar kadar konuşulmadı. zaten hep kötü bir hakemdi kendisi ama eyyamcı görev adamı olmak bambaşka bir şey. bir hakem defalarca kötü maç yönetiyor üstüne bir takıma şampiyonluk yolunda ekstra avantaj sağlatıyorsa o artık hakemlik yapmamalı. böylesi görev adamı, tetikçi iki hakeme göstermelik düdük astırıldı ama geride eyyamcı ve kötü niyetli çok hakem var. alper ulusoy ilk maçında değişmediğini hatta art niyetlilikte daha da level atladığını gösterdi. tabii bu malatyaspor'un başına geldiği için gündem olmayacak ama zihniyeti değişmeyen mhk'nın görevlendirdiği böylesi hakemler ligin ilerleyen haftalarında başka takımların da emeğini çalacak.
daha geniş düşünürsek; geçen sene ankaragücü ve antalya maçlarından 6'şar puanı garanti olan cincon bu sene alanya maçlarından da 6 puanı garantilemiş gibi gözüküyor; çünkü diğer maçlarda bunu telafi ediyor görev adamı sözde hakemler.
maç sonucu sergen yalçın'ın hakemlerle ilgili yaptığı açıklama da şöyle;
''hakem arkadaşlara gelince ceza almak istemiyorum ama bir kaç kelime söyleyeyim onlarla ilgili de. ilk yarıda yediğimiz ilk golde yan hakem arkadaş taçlara bile bayrak kaldırmazken, hiç bir şeye karışmazken, durup dururken oynanan maçta bayrak kaldırıp aleyhimize faul atışı attırdı rakibe. çok enteresan, şok olduk. önümüzde hiçbir pozisyon yok, hiçbir şey yok, normal bir ikili mücadele, bayrak kaldırdı, yani hiçbir taca hiçbir şeye bayrak kaldırmayan hakem, bizim aleyhimize durup 3 tane 4 tane bayrağı sürekli kaldırdı. oyunun ikinci yarısında yine aynı hakem yine aleyhimize kenarda sürekli bayrak kaldırdı.hiç bir pozisyonda bayrak kaldırmayan hakem rakibi rahatlatmak adına inanılmaz bayraklar kaldırdı. inanamadık yani kaldırdığı bayraklara. alper hoca ile ilgili de bir şey söyleyeyim; rakip takımın sarı kartı olan oyuncusu vardı, önümüzde bifouma'ya faul yaptı, ikinci sarı kartla atılması lazım. çok net, tartışmasız atılması lazımken hocam sarı kartı göstermedi. bir dakika önce bizim chaaeleli'ye bir sarı kart gösterdi, baskı yapıp kaptığımız topta, hiç faulle alakası olmayan bir pozisyonda bizim oyuncumuza sarı kart gösterdi. otuz saniye sonra daha ağır pozisyonda rakip oyuncuyu es geçti. çünkü rakip oyuncunun sarı kartı vardı, bana göre bunu bildiği için göstermedi ikinciyi sarıyı. zaten 30 saniye sonra erol hoca oyuncuyu maçtan çıkardı. malesef alper hoca atmadı. çok üzüldük. hakemin çok art niyetli olduğunu düşünüyorum. inanılmaz art niyetli olduğunu düşünüyorum. son olarak şunu da söyleyeyim, ceza almak istemiyorum ama merkez hakem komitesine bir şey söyleyeyim, hocam böyle hakemleri maçlara vermeyin, vermeyin bizim maçlara, vermeyin hocam. gelsin siyahla beyazın maçı gibi yönetsin. kim kazanırsa kazansın hocam. bırak oyuncular mücadele etsinler sahada, savaşsınlar. iyi niyetli sen gördüğünü çal, sonuç ne olursa olsun hocam, seni ilgilendirmez maçtaki kimin kazandığı, sen hakemsin sonuçta. alper ulusoy adına bana göre çok kötü bir gece geçti. bizi çok üzdü. verdiği kararlarla bizi çok üzmüştür. kendisine de geçmiş olsun diyorum.''
lakota dilinde; kalbine koyup onu orada saklamak anlamına gelen kelime. bu sevgi kelimesi özel bir yer, özel kişi veya kişiler , karşılaştığın bir durum veya özel ruhlar için kullanılabiliyor.
oturan boğamız nam-ı diğer tatanka yotankamız'ın ruhundan ; ''engin çayırlarda kaybolmamak için bazen dururuz. etrafı süzer ve hatırlamaya çalışırız. aynı şeyi insanlar için de yaparız. bazen durursun, onları hatırlamak için de bakarsın. buna; cantognake denir. kalbine koyar onu orada saklarsın. işte o an gücümüz yerine gelir. yeniden genç olursun.''
istanbul büyükşehir belediye başkanı Ekrem imamoğlu'nun henüz seçim çalışmalarına devam ederken katıldığı televizyon programında ‘Medipol Başakşehir’e destek verecek misiniz?’ sorusuna verdiği yanıt ile seçilmesi halinde başakşehir'in 1 nisan 2019 sonrası akibeti hakkında biz futbolseverleri aydınlatmıştı ki ; şu anki hissiyatımız cümleten 'şimdi başakşehir düşünsün !'
--spoiler--
Katıldığı bir televizyon programında soruları yanıtlayan istanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem imamoğlu, Medipol Başakşehir'le ilgili bir soruya cevap verdi. imamoğlu, "Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe bu kentin değeri. Benim görevim bu şehrin üç takımını alıp başımın üstüne koyup, onlarla iş birliği yapmak. Dönem dönem ekonomilerine katkı sunmak." dedi.
Millet ittifakı’nın istanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem imamoğlu, Habertürk TV’de katıldığı programda seçim öncesinde Fatih Altaylı’nın sorularını yanıtladı.
Altaylı’nın “Belediye’nin Başakşehir’e desteği devam edecek mi?” sorusuna yanıt veren imamoğlu şu ifadeleri kullandı:
“Fatih Bey, siz bu ülkenin pırlanta gibi bir kulübünde yöneticilik yapmış bir insansınız. Düşünelim, bu şehrin Belediye Başkanıyım. Galatasaray’ı var, Fenerbahçe’si var, Beşiktaş’ı var. Onlar belli bir felsefeyle yollarına yürüyorlar. Ama dünya markası olmuş üç tane kulübü var.”
“Benim görevim bu şehrin o üç takımını alıp başımın üstüne koyup, onları vitrine koymak. Onlarla iş birliği yapıp, dönem dönem ekonomilerine katkı sunmak. Bu aynı zamanda, zaten toplumun büyük bir kısmı bu üç büyük takımın taraftarı istanbul’da. Bu takımların sporla beraber toplumu buluşturmada da simgesel eylemleri olur. Siz ne diyorsunuz? ‘Ben gurur duyuyorum, Başakşehir’i ben kurdum, yarattım. Şimdi de şampiyon olacak.’ olmaz.”
--spoiler--
güftesi hüsamettin olgun'a, bestesi özgen gürbüz'e ait nihavend makamı, yürük semai usulü'nde eser. bestesi ile azeri müziği aşıklarının kalbini tam onikiden vuracak eser ki sözleri fevkaladenin fevkinde masmavi, akıyor gönüle köz ateşi ile ...
''ateş alevde değil, asıl közde gizlidir
güzellik gözde değil, asıl özde gizlidir
rengi değil gözlerin, bakışıdır mest eden
gözden kalbe süzülüp, akışıdır mest eden
''bir deniz ki gözlerin ölürcesine derin
savrulan harmanların rüzgarı saçlarında
ve yaşanmamış aşklar küçük avuçlarında
siyahında yeşil var kimsesiz gecelerin''
hem edip cansever'i hem yannis ritsos'u duyumsatıyor dinlerken.
''maviyi soruyordun, gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi
bir renk değildir mavi huydur bende
ve benim yetinmezliğimdir ''
''göklere inanırdım eskiden,
ama sen, denizlerin
derinliğini gösterdin bana ''
tam da şu mavi'nin karşılığı bir eser ;
''gönül gözü görendedir, derinler mavidir...''
virginia woolf'un duvardaki iz öyküsünde derinden hissettirdiği, üstüne tez yazılası derin bir kavram. kişiden kişiye derinliği ve anlamı değişse bile herkesin yaşadığı, makbullerden farklı, bambaşka bir özgürlük hissi.
''...bu asıl şeylerin, pazar öğle yemeklerinin,pazar yürüyüşlerinin,kır evlerinin ve masa örtülerinin tamamıyla gerçek olmadıklarını,aslında yarı hayaletler olduklarını ve onlara inanmayana musallat olan lanetlemenin yalnızca gayrimeşru bir özgürlük hissinden ibaret olduğunu keşfetmek ne kadar muhteşemdi..... o erkeksi bakış açısı,yaşamlarımızı yönlendiren,standartlarımızı belirleyen.... çöp tenekesine gönderilecek olan erkeksi bakış açısı bizi arkasında zehirli bir gayrimeşru özgürlük hissiyle baş başa bırakarak - eğer eğer özgürlük varsa...''
somewhere i have never travelled,gladly beyond
any experience,your eyes have their silence:
in your most frail gesture are things which enclose me,
or which i cannot touch because they are too near
your slightest look easily will unclose me
though i have closed myself as fingers,
you open always petal by petal myself as Spring opens
(touching skilfully,mysteriously)her first rose
or if your wish be to close me,i and
my life will shut very beautifully,suddenly,
as when the heart of this flower imagines
the snow carefully everywhere descending;
nothing which we are to perceive in this world equals
the power of your intense fragility:whose texture
compels me with the colour of its countries,
rendering death and forever with each breathing
(i do not know what it is about you that closes
and opens;only something in me understands
the voice of your eyes is deeper than all roses)
nobody,not even the rain,has such small hands
Bir zamanlar 68 kuşağının simge özgürlük savaşçısı sanatçı aktivistlerinden olan dünyaca ünlü amerikalı folk müziği sanatçısı Joan Baez'in Türkiye için "ben böyle tehlkelisini görmedim" diyerek beyanat verip konserini iptal etme yanında Türkiye'yi en tehlikeli ilan ederek, tüm şiddet ve vahşetin kaynağı emperyalizmi gözardı edip dahası bunun yıllardır mağduru olan güzel ülkemizi karalayarak ezene karşı bize umutsuzluk ve yenilgiyi kendi tavrı ve söylemiyle dayatmasına ; aklı fikri ve vicdani hür bir bireyin cevabıdır.
Joan Baez'in ilgili röportajı şu http://haber.sol.org.tr/k...ikelisini-gormedim-162694
Joan Baez Hanımefendi'ye şöyle bir cevap vermek isterdim; biz de insanlık tarihinde Amerika kadar tehlikelisini görmedik ; insanlık suçu atom bombasını yapıp iki şehrin üstüne atan tek ülke bundan yıllar sonra atom bombası yapılıyor diye başka bir ülkeyi istila edip yıllarca halkını ve tüm zenginliğini sömürdü ve atom bombası yapıldığı sözünün de yalan olduğu ortaya çıktı. Yani neymiş bu dünyanın atom bombası emperyalizm ve onun açık&gizli yandaşlarıdır, biz doğa, insanlık ve hayvanlık alemi olarak BU KADAR TEHLiKELiSiNi görmedik. Tüm savaşların, terör örgütlerinin kaynağı da emperyalizmdir. Yoksul halk ölüp tüm değerlerini kaybederken savaş, darbe, terörizm , insanlık ve doğa katliamından maddi kazanç sağlayan her zaman EMPERYALiST ağa babalardır bu da böyle biline ...
insanların yakınlığında gizemli bir çizgi var,
Bu çizgiyi aşamaz tutku ve ölesiye sevmek.
Korkunç bir ıssızlıkta varsın birleşsin ağızlar
Ve çatlasın, parça parça dağılsın yürek.
Dostluk da güçsüzdür burada, yılları da
Yüksek mutluluk ateşinin,
Ruh özgürdür ve yabancıdır burada
Ağırkanlı bitkinliğinde şehvetin.
Çılgındır koşanlar buna erişmek için,
Erişenlerse bir özlemle uğramıştır bozguna.
işte şimdi anladın sen, niçin
Çarpmıyor artık yüreğim avuçlarında.
anna ahmatova'nın 1913 yılında yazdığı çok güzel şiiri.
Aynı bardaktan içmeyeceğiz
Ne sıcak şarabı, ne suyu,
Kuşluk vakti öpüşmeyeceğiz,
Pencereden bakmayacağız akşama doğru.
Sen güneşle soluklanıyorsun, ben ayla,
Ama düştüğümüz aynı sevda.
Sadık ve sevecen dost, benim yanımda,
Senin yanındaysa neşeli bir sevgili.
Gri gözlerindeki korkuyu anlıyorum sanma,
Ve bu çektiklerimizin sensin sebebi.
Sıklaştırmıyoruz ayaküstü buluşmalarımızı.
Ne çare ancak böyle koruyabiliriz huzurumuzu.
Şiirlerimde yalnızca senin sesinin ezgisi duyulur
Senin şiirlerinde benim soluğum eser.
Bir ateş ki, ona kim dokunur,
Buna ne korku, ne unutuş cesaret eder
Ve bilsen nasıl hoşlandığımı
Seyretmekten senin kuru, pembe dudaklarını.
Konstantinos Kavafis'in yitirilen iskenderiyelere vedalara dair çok güzel şiiri.
Gece yarısı ansızın duyarsan
eşsiz ezgilerle, naralarla
görünmeyen bir alayın geçtiğini
boş yere ağlama talihin döndü,
hiçbir iş başaramadın, her düşün
boş çıktı diye.
Nicedir hazırmış gibi, bir yiğit gibi,
Hele kendini aldatmaya kalkma, deme ki
bir düştü bu, belki yanlış duydum;
böyle boş umutlara kapılacak kadar alçalma,
Nicedir hazırmış gibi, bir yiğit gibi,
böyle bir şehre layık olan sana yaraşırcasına,
kararlı adımlarla yaklaş pencereye;
duygulanarak dinle, ama korkakların
yanıp yakılmalarıyla değil,
son bir kez doya doya dinle o sesleri,
o gizli alayın eşsiz çalgılarını,
sonra veda et ona, yitirdiğin iskenderiye'ye.
attila ilhan'ın elde var hüzün şiir kitabının ikinci bölümü ve aynı adlı şiir serisi. tıpkı yasak sevişmek'teki biraz paris ve böyle bir sevmek'teki jilet yiyen kız şiirleri gibi cinsel çelişkileri ve cinselliği konu almaktadır. bölüm iki seri halinde düzenlenmiştir. ilk seride dört şiir bulunmaktafır. rast zenci peşrevi adını taşıyan bu serideki şiirlerin her biri farklı bir isim almıştır. ayıp resimler adını taşıyan seri ise, birbirinden rakamlarca ayrılmış altı şiirden oluşmaktadır.
ilk şiirde kazığa çakılmış çıplak bir kadını görürüz. kazığa çakılı duruşta bile cinsellik vardır. burada tarihte kadınlara yapılan zulme ve kadınların cinsel meta gibi görülmelerine atıfta bulunulduğunu söylemek mümkündür. çünkü ateş ve kazık tarihi olanı akla getirir. yalnız kadının da cinselliği tüm bedeni ile yaşaması, işkence ile yani sadomazoşist tavır ile zevkin birleşimini hatırlatmaktadır. zaten attila ilhan'ın bu bölümdeki bütün şiirlerinde bu tavır dikkati çekmektedir.
ikinci şiirde erotik bir ilişki anlatılmaktadır. önce bir mekan dekoru, sonra bu mekanın içerisinde bir kadın, kadının pençesindeki oğlan çocuğu ve kadının zevk dünyası ile karşılaşmaktayız. bu şiir de cinsel ilişkilerde yaş farklılıklarının getirdiği çelişkiyi işlemektedir. ilişkiden zevk alan oğlan çocuğu değil kadındır. on üç yaşlarındaki erkek çocukla, kırkına yakın kadın arasındaki ilişkiyi şair bir bakıma tenkit etmektedir.
attila ilhan, gerek ayıp resimler'de gerekse jilet yiyen kız'da; dikkatini toplumsal olanadan ayırarak, ferdin iç dünyasına yöneltmiştir. bu da şairin erotik olanı yansıtmasına zemin hazırlamıştır. bu arada şairin cinsel çelişkiler üzerinde önemle durduğunu da belirtmeliyiz. attila ilhan, insanın toplum tarafından görüldüğü kadarıyla kalmadığını, iç dünyasıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedir. bu iç dünyada, şairin ifadesiyle 'bireysel diyalektik''te cinsellik ve cinsel çelişkiler oldukça önemli yer tutmaktadır. *
elde var hüzün'ün ikinci bölümü ayıp resimler'in girişinde baki'den şu mısralar bulunur;
''can lâ'lin eyler ârzû yâr içmek ister kânımı
yâ rab ne vâdidir bu kim can teşne canan teşnedir''
''ders-i aşkın müşkilin yahya nice halleylesin
söyleyenler kendini bilmez bilenler söylemez'' şeyhülislâm yahya
1.
ateşten köpekler yalıyor
sütlü meme uçlarını
zebaniler kazımış cehennem yalazı saçlarını
azrail gelir
nefes nefese teslim alır elbet
yanardağ ağzı cinselliğinden
kazığa çakılmış kadını
2.
camların ardında çınar
camlardan yemyeşil yığılan güneş ışığı
acı sarı bir arı vızıldar
vurup kendini o duvardan bu duvara
kadının bütün gözleri ışık bulaşığı
erimiş gümüş mü dökülmüş
öyle parıltılı ve yoğun
tırnaklarının yaldızı güneşi yansıtıyor
parmaklarını kımıldattıkça
sanki alüminyum
kadının pençelerinde oğlan çocuğu
on üç yaşlarında ancak
sarışın akça pakça
soyulmuş muz dersiniz
kokulu ve yumuşak
kadının altın dişleri her yanına batıyor
her değdiği yeri yakarak soluğu
dilinden kulak içlerine
ışık zerrecikleri bırakarak
kadın iri çekme burunlu
kırkına yakın
çıplak
ışık sızıyor hücrelerinden ter yerine
körpe erkekliğini kapmış oğlanın
- kendini tutmasa -
koparıp yutacak
3.
zümrüt bir oğlan singapur gözlü
gözkapakları yorgun
kirpiklerinin ağırlığından
kaşları kıl incesi kalem eğrisidir
vampir alı sürmüş dudağına
sesi umutsuzluğunun
dargın sesidir
aynasından kopabildiği saat
erkek girer yatağına
kadın uyur fakat
bir aygır yaratır sevdiği kadından
memelerinin arası kıvırcık tüylü
kasları düğüm düğüm halat
bir pipo yakmış ağzına
köpek dişleriyle gülümser
ay ışığı yansır dazlak kafasından
4.
tuhaf şey
memeleriyle solur
bin kocalı kadın
memeleriyle koklar
bulur avını
ateş kusar böğürtlen uçlarından
alevden birer portakal
içlerinde dönüp duran
sanki arı oğuludur
iki salkım bal ve süt
buğulu uğultuludur
damarları mayi ve kalın
gizlice ağuludur
geceleri
ağır bir hırka gibi
yatağında bırakır uykuyu
kumsalda sevişmeye gider
bin kocalı kadın
dişiliği sarmal bir kuyu
bir canavarın ağzı obur
erkek yutar aralıksız
işitilmemiş doyduğu
çıra gibi yağlı ve sert
çıra gibi sarışın
bir yiğit
fena kıvırcık altın yüzüklü
lacivert üzerine iki it
bir kopuk kara ama yağız
kara bir yılandan farksız
aklı kıt
erkekliği cömert
daha bir sürü herif girer çıkar
kaygan küçüklü büyüklü
genizlerinde köpek hırıltıları
salyaları yapışkan
bıyıkları köpüklü
tenhada
ıslık yalnızı bir kadındır
erkek eli değmemiştir
ömründe eline
5.
epeyce yaşlı
hantalca biraz
kapılardan sığmaz
erkek güzeli kadın
omuzları geniştir bilekleri kalın
gülmesi ısırmayı andırıyor
ensesi tıraşlı
külrengi saçlarını 'erkek' kestirmiştir
sık sık
arkaya tarıyor
balkonda rakı sofrası her akşam
eski hovardalar gibi 'ahkâmla' içer
'felekten kâm alıyor'
radyoda hüzzam faslı
çamlıca'da mehtap
tamam
arasıra çok fena dalıyor
cıgara paketinin arkasına hesap
aybaşında emlak vergisi
hisar'daki arsaya ne verirler
bekir'e yaş günü hediyesi
bakkalla hesap
beşer biner
kıvırcık
gece mavisi kirpikler
bunlar göz müdür göl yansıması mı
kadın güzeli erkek
gizli aynalarda kaşlarını alıyor
her defasında incelterek
bulutlarda kaçıcı bir ışık mıdır
şüpheli bir erkekliğe karışması mı
tehlikeli bir kadınlığın
zehirli bir sarmaşık mıdır
yaprakları nemli
salyası yapışkan
bir türlü tutamadığın
erkek güzeli kadın
kadın güzeli erkek
dibinde fosforlu bir karanlığın
sabahlara kadar boğuluyorlar
nefes nefese sevişerek
6.
loş aynalarda durur
koyu kızıl izleri dudaklarının
aynaları doldurur
kurt gibi uluyan diri göğüsleri
girip aynalara dişlerini boynuna saplar
aynalarda çoğalan
o gözleri kanlı kırmızı
yeşil kirpikli kadın
rüya bu ya
1.
ikimiz otobüsle uzak bir şehre gidiyormuşuz
kars'a mı desek
ardahan'a mı desek
yollarda kar bulut mavisi / dağlar duman
derin bir uykusuzluğa sarkmış yolcular
bir uçuruma sarkar gibi
tedirgin
ürkek
gizli böcek çıtırtıları şoförün radyosundan
camlar buğulandı
sabah oluyor
omuzumda uyuyorsunuz
2.
size bu akşamı hazırladım
ayıp mı oldu dersiniz
şu küçük yağmuru kirpiklerinizde parlayan
iki üç ağaç buldum getirdim / ıhlamur ağaçları
komşulardan öğrendim bunları severmişsiniz
size bu akşamı hazırladım
ayıp mı oldu dersiniz
bir avuç ışık serpeceğim
şöyle ankara uzaktan
şunlar gece reklamları toz yeşili canavar sarı
belki yok balkonlarda hanımeli istersiniz
cankurtaran sirenleri karanlık sokaklardan
bilmem bulabilir miyim / gücüm bu aşağı yukarı
size bu akşamı hazırladım
ayıp mı oldu dersiniz
biraz bulut saklamıştım geçen sonbahardan
mehtabın yaldızladığı bir deniz kenarı
koyduğum yeri unutmuşum
fakat görebilseydiniz
n'olur çabuk gelin manzara dağılmadan
fazla uzun sürmez hayallerimin ayarı
size bu akşamı hazırladım
ayıp mı oldu dersiniz
(betonlar soğudu / koğuş bir tabut gibi sessiz
yarıgeceyi saydım cezaevi saatından)
3.
bizi tanıştırmadılar evet yalnızım
eş dost arasında büsbütün yalnız
aslında kararsızım dilim dolaşıyor
gözleriniz olmasa konuşamayacaktım
hep böyle cana yakın mı bakarsınız
hafif koyu kestane az yeşile çalıyor
ne kadar istiyordum tanıştıran çıkmadı
nasıl çıksın derdimi kimse anlamıyor
bu cüretimi bilmem bağışlar mısınız
bir kadın düşünürdüm / balarısı
gülüşü bir çağlayan güneşle yıkanıyor
içinize ışık sıvanır bir kere duysanız
yıllar boyu bu kadınla yaşadım ben
her baktığım duvarda sanki o resim
yumuşacık kaşlar biçimli bir ağız
yüzü birden sonbahar düşünceliyken
hani utanmasam sizdiniz diyeceğim
bu cür'etimi bilmem bağışlar mısınız
hapisten yeni çıktım adım ibrahim
attila ilhan'ın 1982 yılında basılmış; beş şiir bölümünden oluşan; dokuzuncu şiir kitabı elde var hüzün'ün ilk bölümü ve aynı adlı şiir. burada belirli bir gerilimden kaynaklanan ferdi çıkmazlar ele alınmaktadır. fert bunalımı ve gerilimi yaşamanın yanında gözlemlerini de sunmaktadır. yağmurda sis düdükleri bölümünün girişinde bağdat'lı ruhi'den şu mısralar vardır;
''günc-i mihnette rakiba beni tenha sanma
yar ger sende yatursa elemi bende yatur''
bu ilk bölümün sonunda yağmurda sis düdükleri adlı şiir de bulunmaktadır:
imdat çığlıkları mıdır
bir felaketi mi duyururlar
anlaşılmaz söyledikleri
-1°. Josiane
ben yanlışlıkla sevdim josiane'ı
burgonya dükü'nün şatosunda
mecnun'dum leyla'yı arıyordum
anlayan olmadı bu yanlışlığı
akıl sır ermez işlerin sonunda
kral henri'nin şövalyesi oldum
burgonya dükü'nün şatosunda
josiane öfkenin uslandığı yer
klavsenlerin tanrıya ulaştığı
ermişler dua eder uykusunda
güldü mü gözlerden sırrolur
kara cizvitlerin fısıldaştığı
burgonya dükü'nün şatosunda
başında haçlılar'dan bir yağmur
ellerinde süt beyaz karanfiller
kanıma susamış burgonya beyleri
niye josiane'ın fikrini çelmişim
kışkırtmalar uzaktan gözdağı vermeler
yoluma çıkmalar acquitaine korusu'nda
josiane tutsak ne yer ne içer
ve ben bir güzel çarmıha gerilmişim
burgonya dükü'nün şatosunda
- 2°. saksonya düşesleri
porselen güzeli saksonya düşesleri
kullanırsa kayzer'in göklerini kullanır
ırmakları durdurur birazcık küsmeleri
dişleri parlamasın ilkbahar ayaklanır
şatonun göllerinde alımlı kuğular
yaslı bir yalnızlık gibi durgundurlar
porselen güzeli saksonya düşesleri
serçenin kanadından bile gocunurlar
peki bu filmde ben de oynuyor muydum
neden şahlanıyor altımdaki at
acaba rolüm neydi nasıl unuttum
evet gün bu gün saat bu saat
uç beyi değilim ama beç toprağında
yaşlıca bir yolcu sirkeci garı'nda
içinde eskimiş bütün hevesleri
yoksulluk çizgileri dudaklarında
porselen güzeli saksonya düşesleri
bach'ı bırakamaz ıtrî'ye gelemezler
yanlışlıklar geliştirir benimsemeleri
onlara benzeyemem bana benzemezler
bu tren götürse de aydınlıklarına
karanlığım kalacak onların yanına
orgların ormanında şenlik geceleri
boya diye sürecekler gözkapaklarına
- 3°. Margot
bakmayın margot'nun taşıdığına
bu gözler masmavi bavyera markizi'nin
öfkesi sığmıyorsa kadınlığına
onun değil Venedikli bir hergelenin
erkekliği ne güzel kadınlığı çirkin
piposu tam gelir orospu ağzına
hele tekgözlüğünü arsen lüpen'in
takınca varılmaz büsbütün yanına
margot'nun fırçasından sevmek kadınları
pirinçten dökülmüş sarışındırlar
salındılar mı prenses çalımları
heybetli göğüsleri nar gibi çatırdar
kadınlıklarında bir fazlalık var
ipek aydınlığında yüksek alınları
parmak uçları aseton kokar
kalçaları dağıtır kadife salonları
margot'nun yanlışlığı kadınlığında
aynalar aldanır onu kim aldatsın
kendini sevmesi hoyrat çıplaklığında
en yoğun noktası yanlışlığının
erkeğim sandığı her anda kadın
sırılsıklam erkek her kadın anında
iki ucu cehennem yaşantısının
iblis bıçağını biliyor ortasında
- 4°. tombul magda
nerede anarşist bir kibrit çakılsa
dudakları orada tombul magda'nın
saçları besbelli kirpiklerinden kısa
gözleri en uzak gökyüzü polonya'nın
prens kropotkin'i eğer okumasaymış
varşova'da belki üç çocuk anasıymış
gönüllü sürgünü paris'te başlamış
paris'te bitecek polisler bırakırsa
saçları besbelli kirpiklerinden kısa
sesi şalyapin'in sesinden kalın
magda'nın derinliği bakunin'e doğru
bir kere kendini yanlış tanımlamış
iç yaşantısı el bombalarıyla dolu
dış yaşantısı bütün alkole kaymış
erkekliği yüksek bir koca bulabilse
zehirini akıtırdı ona hiç değilse
gizlice diş biler içinden herkese
yaşamaktan çok ölmeye yakın
öldürmeye değil sakın aldanmayın
aklınca aldatıyor böyle sağı solu
nerede anarşist bir kibrit çakılsa
dudakları orada tombul magda'nın
saçları besbelli kirpiklerinden kısa
gözleri en uzak gökyüzü polonya'nın
prens kropotkin'i eğer okumasaymış
varşova'da belki üç çocuk anasıymış
gönüllü sürgünü paris'te başlamış
paris'te bitecek polisler bırakırsa
saçları besbelli kirpiklerinden kısa
sesi şalyapin'in sesinden kalın
magda'nın derinliği bakunin'e doğru
bir kere kendini yanlış tanımlamış
iç yaşantısı el bombalarıyla dolu
dış yaşantısı bütün alkole kaymış
erkekliği yüksek bir koca bulabilse
zehirini akıtırdı ona hiç değilse
gizlice diş biler içinden herkese
yaşamaktan çok ölmeye yakın
öldürmeye değil sakın aldanmayın
aklınca aldatıyor böyle sağı solu
attila ilhan'ın 23 temmuz 2004 tarihinde cumhuriyet'te yayınlanmış köşe yazısı. tabii o günden bugüne bu ülke balyozlar(büyük bölümü donanma üzerine), ergenekonlar, bop eşbaşkanlığı; yürülüğe giren vakıflar yasası, Avrupa insan Hakları Mahkemesi'nin (AiHM), Kıbrıs Barış Harekatı sebebiyle Türkiye'nin 90 milyon Euro tazminat ödemesi gerektiğine hükmetmesi; sözde ermeni soykırımı'nın kabulü için dünya genelinde çıkarılan yasalar vb. çok şey gördü ancak büyük resmi görebilmek için ufku genişletmek; hem türkiye özelinde hem de dünya genelinde bugünleri hatta yarınları anlayabilmek için kaptan on yıl öncesinden sesleniyor:
'' 'Tombul Magda'yı kim hatırlıyor? ''...nerede anarşist bir kibrit çakılsa / dudakları orada 'tombul' magda'nın / saçları besbelli kirpiklerinden kısa / gözleri en uzak gökyüzü polonya'nın..'' (Tamamı için bkz. 'Yasak Sevişmek' , 'Biraz Paris' bölümü)
'Tombul' Magda - epeyce Kropotkin , bir fırt Stirner - anarşistti; O tarihte, Fransa'da bilahere Ortakpazar'a daha sonra Avrupa Birliği'ne dönüşecek olan, Fransız/Alman Çelik Birliği örgütleniyor; teşebbüsün 'bir Vatikan numarası olduğunu' , ilk ondan işitmişimdir; yuvarlak mavi gözleri, tombulluğu içinde kayıp, diyordu ki: ''-...bu iş burada kalmayacaktır; ufukta Hıristiyan (Katolik) bir Avrupa Koalisyonu beliriyor!...'' Zamanla tahmini, kademe kademe gerçekleşti; her seferinde, onu hatırladım. Şu sıralar, başka bir 'tesbit'i beni sık sık rahatsız ediyor; derdi ki,
''-...öteki halkları, Emperyalizm, daima din ve dille teslim alır; öncüleri hep, bu ikisinin 'askerleri'dir; yâni 'Misyoner Okulları', 'Rahipler' ve 'Rahibeler'; bunlara Donanma'yı, onunla birlikte Denizaşırı Sömürge Şirketleri'ni ilâve edeceksin: Denizaşırı halkları 'kültürsüzleştirmek' onların görevidir...''
Buna bir mim koyunuz!
Olay'ın 'stratejik tasarı mı'...
Korgeneral Suat ilhan(e) , kısa ama önemli çalışmasının 'önsözü' nde, -deyim yerindeyse- olayın, stratejik tasarımını özetleyivermiş, ne diyor bakar mısınız?
(Tesbit/1. ''...Batı'nın büyük stratejisi, karşı güçleri kuşatmayı ve içten çökertmeyi amaçlar. Osmanlı imparatorluğu, Batılılar tarafından, üç kuşatmaya mârûz kalmıştır: Birinci Kuşatma, denizlerden, Hind Okyanusu'na denizlerden ulaşan ve Osmanlı Donanması'nı yenilgiye uğratan Portekiz ve ingiltere tarafından gerçekleştirilmiştir. ikinci Kuşatma, ispanya, italya, Fransa ve ingiltere'nin girişimleriyle, Kuzey Afrika üzerinden yapılmıştır. Üçüncü Kuşatma 'yı Kıbrıs, Suriye, Irak'tan -kısaca Ortadoğu'dan- Fransızlar ve ingilizler gerçekleştirdi ve sonlandırdılar...''
''...Batılılar, II. Dünya Harbi'nde Almanya'yı; 'Soğuk Harp'te ise SSCB'yi kuşatarak, sonuca ulaştılar...''
''...bugün de Türkiye, Batı Dünyası tarafından kuşatılmıştır. Kuşatma, -hatta 'çevirme'- Kıbrıs, Ege Denizi, Doğu Anadolu (Ermenistan) ve Güneydoğu Anadolu'dan yapılmaya çalışılıyor. Türkiye, Batı Dünyası'nın gözünde 'Hedef Ülke'; bazılarına göre ise, gelişen jeo/politik ortamda 'Cephe Ükesi'dir...'' ( 'Hıristiyan Bayrağı Altına Çağrılıyoruz' , s. 8)
Korgeneral Suat ilhan(e), daha sonra Avrupa Birliği 'bayrağı'nın ve 'parası'nın (euro) içerdiği yıldızlar, harita ve işaretlerinin, irdelemesine geçerek, AB'nin 'Hıristiyan yapısı ve karakterinin, tartışılmazlığını' bir güzel kanıtlıyor. 'içten Çökertme' çabalarına gelince, ABD ve AB'nin ortaklaşa hazırlayıp kullandığı 'Pontus kartı' , buna çarpıcı bir örnektir. Buna kanıtı ise, Uğur Yıldırım'dan: AGiT'in Varşova Toplantısı 'nda, (6 Ekim 1998) Kurtuluş Savaşı sürerken, Türkiye'yi, Pontus'ta soykırım yapmakla suçladılar, sonuç bildirisinde kelimesi kelimesine deniliyordu ki:
''...Müslümanlaştırılmış olan Pontuslular'ın büyük bölümü, özellikle Trabzon'a bağlı Tonya, Of, Sürmene, Maçka bölgelerinde; -ve hatta istanbul'un varoşlarında yaşayanları bile- Pontus dilini muhafaza etmişlerdir. Böylece, eski Yunanca'ya en yakın lehçe, bugün bile bu bölgelerde, varlığını canlı olarak sürdürmektedir. Ancak gerek Pontus'ta, ve gerek Türkiye'de bu dili kullanmak yasaktır, yasadışıdır. Pontus nüfusu, dillerini öğrenmek, korumak ve geliştirmek, okul sahibi olmak hakkından mahrumdur. Mevcut okullar Türk okullarıdır...'' ( 'Dünden Bugüne Patrikhane' , Bölüm, 7. s, 254 ve sonrası/Kaynak Yayınları)
Nasıl, 'müttefiklerimizi' beğendiniz mi?
'Pontus kartı' niye ve nasıl kullanılıyor?
Dahası var; 'mesele' nin kimler tarafından, hangi ölçüde ele alınıp geliştirildiğini; Uğur Yıldırım kitabında, Pontus bahsini bağlarken, şöylece özetlemiş:
''... Batı 'nın etki ve yönlendirmesiyle Athenagoras ve sonraki dönemde Patrik olan Dimitrios ve arkasından Bartolomeos'un yedi temel hedefi oldu; Patrikhane , bu temel hedefler doğrultusunda çalıştı;
1/ Ekümenik unvanını ABD ve Batı'nın baskısıyla Türkiye'ye kabul ettirmek. Lausanne'a göre 'Azınlık Kilisesi'nin dini makamı olan Patrikhane'yi, Türk Devleti'nden bağımsız, özerk, evrensel bir dini makam, bir anlamda Ortodokslar'ın Vatikan'ı yapmak.'' (buraya dikkat!) 2/ Heybeliada Ruhban Okulu'nun Milli Eğitim'den bağımsız, Patrikhane'ye bağlı özel bir okul olarak eğitim yapmasını sağlamak. Okula yabancı öğrenci almak, yetiştirmek ve bu öğrencileri, ABD'nin emrinde Rusya başta olmak üzere Balkanlar'da görevlendirmek. 3/ Ayasofya'nın tekrar kilise haline getirilmesi. 4/ Patrik seçiminde, TC vatandaşı olmak zorunluluğunun kaldırılması. 5. Atatürk Dönemi'nde (1935) çıkarılan ve azınlıkların mülk edinmelerini engelleyen Azınlık Vakıfları Yasası'nda gerekli düzenlemeleri yaptırmak. 6/ istanbul Sur içinin Patrikhane'ye devri. 7/ 1923 sonrasında mübadele edilen Rum Ortodoksların yeniden Anadolu'ya yerleştirilmesi...'' (a.g.e.s, 285/286)
O zaman soru şudur: Türkiye merkezî, bağımsız ve güçlü bir ulus/devlet mi olacak, yoksa, 'beylikler'e mi bölünecek? ''
Ekim 1954te, Ernest Hemingway Edebiyat alanında Nobel Ödülüne layık görüldü.
1972 tarihli Hemingway: The Writer as Artist adlı biyografide de yer alan Nobel kabul metnini aşağıda bulabilirsiniz:
Konuşma yapmak gibi bir hünerim yok ve ne kuvvetli bir hitabet yeteneğine sahibim ne de retoriğe hükmüm geçiyor, yine de verilen bu ödül ve cömertlik için yöneticilere, Alfred Nobele teşekkür etmek istiyorum.
Bu ödülü almamış büyük yazarların olduğunu bilen bir yazar, ödülünü alçakgünüllülükten başka hiçbir şekilde kabul edemez. O yazarların listesini yapmaya gerek yok. Sanırım buradaki herkes kendi kanaati ve vicdanı doğrultusunda bir liste oluşturabilir.
Büyükelçiden, bir yazar olarak yürekten geçenleri aktaran bir konuşma okumasını istemem imkânsızdı. Bir adamın yazdıklarının içeriğinin hemen farkedilmesi mümkün olmayabilir, ki bu bazen işe de gelir; ama sonuçta yazı oldukça açıktır, ve kişi yazdıkları ve sahip olduğu bir derece simya sayesinde var olabilir veya unutulur.
Yazmak, en iyi haliyle, yalnız bir yaşamdır. Yazarlar için yapılan organizasyonlar onun yalnız olma durumunu hafifletiyor, fakat sanmıyorum ki yazma yetisini geliştirsin. Yalnızlığını dağıtınca yazar genel itibarını arttırsa da çoğu zaman işini bozuyor.
Çalışmasını yalnız yaptıkça ve eğer ki yeteri kadar iyi bir yazarsa her gün ebediyetle, ya da onun yokluğuyla, yüzleşmek zorunda.
Hakiki bir yazar için her kitap yeni bir başlangıç, erişebileceğinin ötesini hedeflediği yeni bir denemedir. O, daima daha önce yapılmamış ya da denenip başarılamamış işlere girişmelidir.
Sonra belki, şansı da yaver giderse, başarılı olacaktır.
Daha önce iyi yazılmış metinleri başka türlü yazmak tek yeterlilik olsaydı edebi eser vermek ne kadar da kolay olurdu. Öyle mükemmel yazarlar var ki geçmişte, bir yazarın uzanabileceği uçları çoktan geçmiş bulunmaktalar, kimsenin erişemeyeceği noktalarda dolaşıyorlar.
Bir yazar için fazla uzun konuştum. Yazarın işi söylemek istediklerini yazmaktır, konuşmak değil. Tekrar teşekkür ediyorum.
Norgunk yayıncılık felsefe dizisi tarafından basılan; orjinal adı Nietzsche et la Philosophie olan nietzsche ve felsefesini tüm bilince, bilinçdışına, ruha, hücrelere tesir ettirip, insanı başkalaştıran; dionysosçu etkin olumlamanın muhteşem evrenine benliği dönüştüren çok özel gilles deleuze eseri. Friedrich Nietzsche'yi deleuze'dan; nietzsche ve felsefe kitabından okumak, derinden duyumsamak hatta özümsemek; gerçekten yaşamaya başlamak için yapılacaklar listesinde en başlarda olası eylem...
deleuze bu başkalaştırıcı, dönüştürücü esere şöyle başlar;
''ahlaki değerlerin bir eleştirisine ihtiyacımız var; ve öncelikle sorgulanması gereken de bu değerlerin değeri.'' nietzsche
''genel olarak değerlerin soyluluğundan söz etmek, kendi alçaklığını saklamakta çıkarı olan bir düşünceye tanıklık eder: oysa kimi değerler anlamlarını, alçak, bayağı, köle olanın sığınakları ve ifadeleri olmakta bulurlar. değerler felsefesinin yaratıcısı nietzsche, biraz daha yaşamış olsaydı, en eleştirel kavramın en yavan ve en alçak ideolojik konformizme hizmet ettiğini, felsefenin çekiç darbelerinin yaltaklık darbelerine dönüştüğünü, kavganın ve saldırganlığın yerlerini kurulu düzenin azılı bekçisi, yürülükteki değerlerin köpeği olan hınca bıraktığını, soybilimin de köleler tarafından kullanıldığını görecekti.''
sonra nietzsche'nin güç istenci temelindeki, dionysosçu etkin olumlama evrenine yavaş yavaş bizi çağırır;
Bir şeyin anlamı o şey ile ona egemen olan kuvvet arasındaki ilişki, bir şeyin değeri ise karmaşık bir olgu olarak o şeyde ifade bulan kuvvetlerin hiyerarşisidir.
Bir istencin istediği, farkını olumlamaktır. Ötekiyle temel ilişkisi içinde istenç, farkını bir olumlama nesnesi haline getirir.
ve diyalektik ile nietzsche felsefisinin farkını nietzsche'nin cümlelerinden alıntılarla açıklamaya başlar;
Kendini farklı duyumsama hazzı, farkın hazzı; işte ampirizmin, diyalektiğin, ağır kavramlarının ve özellikle diyalektikçilerdeki olumsuzun çalışması kavramının yerine koyduğu saldırgan ve hafif, yeni kavramsal öge. Bırakalım diyalektik bir çalışma, ampirizm ise bir haz olsun.: Bu onları tanımlamaya yeter zaten. Ve kim bize bir çalışmada bir hazdakinden daha çok düşünce olduğunu söyleyebilir. Fark, özden ayrılmayan ve varoluşu oluşturan pratik bir olumlamanın nesnesidir. Nietzschenin eveti diyalektiğin hayırına karşıdır ; olumlama diyalektiğin olumsuzlamasına ; fark diyalektiğin çelişkisine , neşe ve haz diyalektiğin çalışmasına, hafiflik ve dans diyalektiğin ağırlığına; güzel sorumsuzluk ise diyalektiğin sorumluluklarına karşıdır.
Modern diyalektik bütünüyle Hristiyan idealojisidir. Yaşamı haklılaştırmak ister ve onu olumsuzun çalışmasına esir eder. Hegel varoluşu, mutsuz bilinç açısındna yorumlar, oysa mutsuz bilinç yalnızca vicdan azabının Hegelci biçimidir.
Nietzsche şunu söylüyor: Biz başka bir oyun, başka bir oynama biçimi keşfettik; rastlantıyı parçalamak ve parçalardan birinin efendi olmasına izin vermek yerine ratlantının bütününü olumlamayı bildik; kaosu yadsınacak bir şey olarak ortaya koymak yerine onu bir olumlama nesnesine dönüştürmeyi bildik.
Artık sıra şu ünlü nietzscheci güç istencini derinden duyumsatmaktadır;
Güç istenci rastlantıyı bağrında taşır; yalnız o, rastlantının tümünü olumlama kapasitesine sahiptir.
Olumlama etkinlik değil, etkin oluşun gücüdür, etkin oluşun kişiselleşmesidir; olumsuzlama basit bir tepki değil, tepkisel oluştur. Bizi Dionysosun muzaffer dünyasına, oluşun varlığına taşıyan olumlamadır; bizi tepkisel kuvvetlerin kaynaklandığı endişe verici zemine iten de olumsuzlamadır.
Olumsuz tamamen tepkiselin tarafındadır. Ve tersine, yalnızca etkin kuvvet kendini olumlar, farkını bir haz ve olumlama nesnesi haline getirir. Tepkisel kuvvet, itaat ettiği zaman bile etkin kuvveti sınırlar, ona kısmi sınırlar ve kısıtlamalar dayatır, olumsuzluk ruhu ona sahip olmuştur.
Tepkisel kuvvetler birleştikleri zaman bile; etkin olabilecek daha büyük bir kuvvet oluşturamazlar. Tamamen başka türlü ilerlerler. Etkin kuvveti yapabileceğinden ayırırlar, onu çözerler, onu gücünün bir kısmından vey aneredeyse tamamından mahrum bırakırlar ; bunu yapmakla etkin olmasalar da etkin kuvvetin onlara katılmasını, yeni bir anlamda tepkisel olmasını sağlarlar. Tepkisellik kavramının kökenindne itibaren ve gelişerek anlam değiştirdiğini hissediyoruz: Tepkisel kuvvetler (ilk anlamda) etkin bir kuvveti yapabileceğinden ayırdıkları zaman, bu etkin kuvvet (yeni bir anlamda) tepkisel hale gelir.
Nietzsche en az kuvvetli olanı değil, kuvveti ne olursa olsun yapabileceğinden ayrılmış olanı zayıf ve köle olarak adlandırır. En az kuvvetli olan, sonuna kadar giderse kuvvetli kadar kuvvetli olur; çünkü az olan kuvvetini tamamlayan hile; kurnazlık, ruhsallık, hatta cazibe tam da bu kuvvete aittirler.ve onun az olmamasını engellerler.(zerdüşün iki hayvanı kartal ve yılandır: kartal kuvvetli ve gururludur; ama yılan hileci ve cazibeli olmakla daha az kuvvetli değildir.
Güç istenci ; kuvvetin kuvvetle ilişkisini belirleyen, kuvvetin niteliğini üreten diferansiyel ve soybilimsel öge. Güç istencinin ikili özelliği:
Kuvvetlerin oluşumları ya da üretimleri açısından onların kendi aralarındaki ilişkiyi belirler; ama tezahürü açısından onalrın kendi aralarındaki ilişkiyi belirler ama tezahürü açısından da ilişkideki kuvvetler tarafından belirlenmiştir.
Bu yüzden güç istenci her zaman hem belirlenen hem de belirleyendir; hem nitelenen hem de niteleyendir. O halde güç istenci ilk olarak etkilenme yetkinliği, kuvvetin kendisinin belirli etkilenme yetkinliğidir. Burada nietzschedeki Spinozacı etkiyi reddetmek zordur. Spinoza son derece derin kuramda, her kuvvet niceliğine bir etkilenme yetkinliğinin tekabül ettiğini ortaya koyuyordu. Buna göre bir beden ne kadar çok biçimde etkilenirse o kadar kuvvetli oluyordu; bu bedenin kuvvetini ölçen ya da gücünü ifade eden de bu yetkinlikti. Ve bir yandan bu yetkinlik yalnızca basit bri mantıksal olabak değildi: ilişkide olduğu bedenler tarafından her an gerçekleştiriliyordu. Diğer yandan bu yetkinlik zihinsel bir edilgenlik de değildi: yalnızca bedenin uygun neden (cause adequate) olmadığı etkilenimler edilgendi. Eğer yorumumuz doğruysa, Spinoza kuvvetin bir etkilenme yetkinliğinden ayrılamayacağını ve bu yetkinliğin onun kuvvetini ifade ettiğini Nietzscheden daha önce gördü. Nietzsche Spinozayı başka bir konuda eleştirir: Spinoza bir güç istencinin kavrayışına kadar yükselememiştir, gücü basit kuvvetle karıştırmış ve kuvvetleri de tepkisel biçimde kavramıştır.
Nietzschede etkilenme yetkinliği zorunlu olarak edilgenlik değil, duygulanım, duyarlık, duyumsama anlamlarına gelir.Nietzsche sürekli, güç istencinin , diğer bütün duyguların kendisinden türediği ilk duygulanım biçimi olduğunu söyler. Güç istenci kuvvetin duyarlılığı olarak tezahür eder; kuvvetlerin diferansiyel öğesi onların diferansiyel duyarlığı olarak tezahür eder.
Biri üstün, biri aşağı olan verili iki kuvvetin her birindeki etkilenme yetkinliği;
1)etkin kuvvet; hareket etme ya da yönetme gücü
2)tepkisel kuvvet; itaat etmme ya da hareket ettilme gücü;
3)gelişmiş tepkisel kuvvet; bölme, parçalama, ayırma gücü
4)tepkisel hale gelmiş etkin kuvvet; ayrılma, kendine karşı dönme gücü.(artık düzenleyeceği hiçbir şey kalmadığı zaman, kendi kendine dönerek, kuvvetini bozmak için kullanan bu maksimum kuvvet.)
Etkin Oluş; olumlamayla eylem arasında yakınlık öngörür; etkin olmak içini bir kuvvetin yapabildiğinin sonuna dek gitmesi yetmezi yapabileceğini bir olumlama nesnesi haline de getirmesi gerekir. ,
Etkin oluşun olumlayıcı ve olumlu olması gibi, tepkisel oluş da olumsuzlayıcı ve nihilisttir.
Nietzschenin tasarladığı istenç felsefesinin, neşeli mesajı oluşturan iki ilkesi vardır: istemek = yaratmak ; istenç = neşe
Yaşama karşıt bir bilgi yerine, yaşamı olumlayan bir düşünce; böylece yaşam düşüncenin etkin kuvveti; düşünce de yaşamın olumlayıcı gücü olurdu. ikisi de aynı yönde birbirini sürükleyerek ve sınırları aşarak, işitilmemiş bir yaratımın çabasında adım adım birlikte ilerlerlerdi. Düşünmek şu anlama gelirdi: keşfetmek, farklı yaşam imkanları yaratmak. zorlukların mucizeye dayandığı yaşamlar vardır. Bunlar düşünürlerin yaşamlarıdır. Ve onlar hakkında bize anlatılanlara kulak kabartmak gerekir, çünkü orada, yalnızca anlatısının bile bize neşe ve kuvvet verdiği, ardıllarının yaşamlarına ışık saçan yaşam imkanları keşfedilir. Burada en az büyük denizcilerin yaşamlarındaki kadar keşif, düşünce, cesaret, umutsuzluk ve umut vardır.ve aslında bunlar da yaşamın en saklı ve en tekinsiz alanlarına yapılmış keşif yolculuklarıdır.
Yaşam, bilginin ona çizdiği sınırları aşar, ama düşünce de yaşamın ona çizdiği sınırları aşar.
Düşünceyi etkin bir şey haline getiren yaşam; yaşamı olumlu bir şey haline getiren düşünce.
Sanat; güç istencinin uyarıcısı, istencin teşvikçisidir.
Düşüncenin yeni imgesi: doğru, düşüncenin temel öğesi değildir. Düşüncenin temel öğesi anlam ve değerdir. Düşüncenin kategorileri yanlış ile doğru değil; düşüncenin kendisine egemen olan kuvvetlerin doğasına göre soylu ile bayağı; yüksek ile alçaktır. Aptallık, ve daha derin olarak, belirtisi olduğu şey şudur: alçak bir düşünme biçimi.
Üstinsanın öğesi olumlama öğesidir; olumlama öğesi insanda hatta ve özellikle üstün insanda eksik olan budur. Üstün insanın özelliği, üstün insanın yapmayı bilmediği şeyler; Gülmek, oynamak ve dans etmektir.
Gülmek; yaşamı olumlamak, yaşamın içindeki acıyı bile olumlamaktır.
Dans etmek; oluşu olumlamak ve oluş ile varlığı olumlamaktır.
Oynamak; rastlantıyı olumlamak, rastlantı ile zorunluluğu olumlamaktır.
Dionysosçu etkin olumlamanın cesur, severek yaratmak dolu ruhunu nietzsche'nin coşkun şairaneliği ile anlatır;
Olumlamak sorumluluğu üzerine almak, olanı kabul etmek değil; yaşayanı yükünden kurtarmak, özgür kılmaktır. Olumlamak hafiflemektir; yaşama üstün değerlerin ağırlığını yüklemek değil, yaşama üst olacak, onu hafif ve etkin kılacak yeni değerler yaratmaktır. Yaratmak; yaşamı yapabileceğinden ayırdığımız değil yaşamın taşkınlığını yeni yaşam biçimleri icat etmek için kullandığımız ölçüde yaratmaktır. ''ve dünya dediğiniz şeyi kendiniz yaratmalısınız: aklınız, hayalgücünüz, istenciniz, sevginizbu dünyaya dönüşmelidir.
SONUÇ bölümünde de nietzsche felsefesinin diyalektikten en temel farkına vurguyla; nietzsche'nin keskin benzetmeleri ve topyekün çığır açıcı tespitleriyle; nietzsche'nin bize büyük bir aydınlanma, farkındalık ve dionysosçu bir etkin olumlama dönüşümü yaratmasına aracı olur;
Nietzsche anti-diyalekçidir. Diyalektik tepkisel kuvvvetler ile nihilizmin bütün bileşimlerini, ilişkierinin tarihini veya gelişimini ifade eder. Farkın yerine koyulan karşıtlık, aynı zamanda hiçlik istencinde kendilerine tekabül eden ilkeyi bulan tepkisel kuvvetlerin zaferidir. Hıncın bir olumlama hayaleti üretmek için iki olumsuzlamaya, olumsuz öncüllere ihitiyaç vardır; çileci idealin, hileli kartları olan bir gözbağcı gibi, hıncın kendisine ve vicdan azabına ihtiyacı vardır. Her yerde mutsuz tutkuların egemenliği,mutsuz bilinç her türlü diyalektiğin konusunu oluşturur. Diyalektik öncelikle yaşamı yargılamak, sınırlamak, ölçmek iddiasında olan;yaşama karşı tepkili, kuramsal insanın düşüncesidir. ikinci olarak yaşamı olumsuzun çalışmasına tabi kılan rahibin düşüncesidir: iktidarını kurmak içinm olumsuzlamaya ihtiyacı vardır, tepkisel kuvvetleri zafere taşıyan tuhaf istenci temsil eder. Bu anlamda diyalektik tam olarak hristiyan ideolojisidir. Son olarak kölenin düşüncesidir; tepkisel yaşamın kendisini ve evrenin tepkisel oluşunu ifade eder. Onun önerdiği atezim bile kiliseye özgü bir ateizmdir; efendi imgesi bile bir köle imgesidir.
Diyalektiğin sadece bir olumlama hayaleti yaratması bizi şaşırtmayacaktır. Diyalektik olumluluk, diyalektikteki gerçek; eşeğin evet'idir. Eşek kabullendiği için olumladığını sanır, oysa kabullendiği şey yalnızca olumsuzun ürünleridir.
Nietzsche kendi yöntemini yaratır:dramatik, tipolojik, diferansiyel. Felsefeyi bir sanat, yorumlama ve değerlendirme sanatına dönüştürür.her şey için kim? sorusunu sorar; eyleyen kişi dionysostur. Eyleyen şey, soybilimsel ve plastik ilke olarak güç istencidir. Güç istenci kuvvet değil; kuvvetlerin ilişkilerini (nicelik) ve ilişkideki kuvvetlerin karşılıklı niteliğini belirleyen diferansiyel öğedir. Olumlamanın içinde ortaya çıktığı ve yaratıcı olarak geliştiği fark öğesi de budur. Güç istenci çoklu olumlamanın ilkesi, armağan veren ilke ya da erdemdir.
Nietzsche felsesesinin anlamı şudur; çok oluş, rastlantı; saf olumlamanın nesnesi olmalıdır. Ebedi dönüş ilkesini istençte bulan olumlamanın sentezidir, bu en yüksek güçtür. Olumlunun olumsuzluğu olarak olumsuzluk; nietzschenin anti-diyalektik keşiflerinden biridir.
Olumlama güç istencinin yegane niteliğidir; etkinlik kuvvetin yegane niteliğidir; etkin oluş da gücün ve istemenin yaratıcı özdeşliğidir.
Bu muhteşem kitabı okuyup; nietzsche ve felsefesini derinden duyumsayan, Nietzscheye tüm ruhuyla katılan insanların; tüm özgür ruhlar için dileği de şu olur;
Gezi Direnişinin birinci yıldönümü anısına 30 Mayıs 2014 akşamı, Fazıl Say'ın Viyanada volkstheaterde (Halk Tiyatrosu) Gezi Şarkıları konserinde sahne alması; Konser öncesi düzenlenen panel ve konserde seslendirilen gezi park 1 ve gezi park 2 eserleri hakkında kadim ülker'in haberi ve yazısı.
Fazıl say'ın gezi parkı direnişi için bestelediği piyano sonatı. eser; istanbul Sokaklarında Direniş, gaz Bulutunun Sessizliği, Berkin Elvan ve Umutlar Hep Yüreğimizdedir isimli dört bölümden oluşmakta.
Fazıl say'ın gezi parkı direnişi için bestelediği ilk eser. iki piyano ve orkestra için bestelenmiş olan piyano konçertosu üç bölümden oluşmakta. ilk bölüm akşam; ikinci bölüm gece; son bölüm polis baskını.
fazıl say
gezi park 1
iki piyano ve orkestro için konçerto op.48 (2013)
ı akşam - ıı gece -ııı polis baskını
ilk defa 24 ekim 2013 tarihinde Hannover'da arvo volmer yönetimindeki orkestra ile piyanoda ferhan ve ferzan önder kardeşler tarafından seslendirilmiştir.
19 mayıs'ın önemi, unutturulan atatürk sözleri ve neden bu bayramın gençliğe armağan edildiği hakkında 19 mayıs 1989 tarihli uğur mumcu yazısı. uyutulmak istemeyen her bireyin okuması gereken yazı.
''bugün 19 mayıs.
törenlerde yine beylik söylevler dinleyeceğiz. dün ve bugün neredeyse suç öğesi sayılan "gençlik"ten bugün övgüyle söz edilecek; resmi devlet siyaseti ile her gün biraz daha unutturulmaya çalışılan atatürk'ün ilkeleri, devrimleri yapay söylevler ile anılacak.
frak-smokin, bando-mızıka, fener alayları ve resmi geçitler...
bu törenlerde göreceksiniz, "atatürk"ün şu sözleri hiç anımsanmayacak:
- biz bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı güvence altında bulundurmak için genel kurulumuzca, ulusal kurallarımızla bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşmayı uygun gören bir mesleği izleyen insanlarız... (atatürk, 1.12.1921, söylev ve demeçleri, c: ı, s: 1969).
atatürk'ün şu sözleri de hiç ama hiç akla gelmeyecek:
- almanlarla dost olduk; almanlar memleketimize, ordumuza ve hükümetimize kadar girdiler. fakat almanlardan bazıları, bağımsızlık ve onurumuza karşı tavır almaya başladıkları dakikada, en ince ve hemen hiçbir ayıt ve koşula bakmaksızın ruhen ve fiilen isyan ettim. (atatürk, 24.1.1924, söylev ve demeçleri, c: 3, s: 25).
bu sözler akla gelmeyecek, anımsanmayacak; çünkü yıllardır unutturulan ve unutturulmaya çalışılan; kurtuluş savaşı'nın amacı ve laik cumhuriyetin ilkeleridir.
atatürk'ün şu sözleri, yabancılara satılan sanayi tesisleri ile ilgili çalışmaların yapıldığı bu günlerde çok daha anlam kazanıyor. al baraka, faisal finans kurumları gibi, islam kalkınma bankası gibi, arap şirketlerine tanınan ayrıcalıkları düşünerek okuyalım atatürk'ün şu sözlerini:
- tanzimat'ın açtığı serbest ticaret devri, avrupa rekabetine karşı kendini savunamayan ekonomimizi bir iktisadi kapitülasyon zinciri ile bağladı. iktisat alanında bizden çok kuvvetli olanlar, yurdumuzda bir de ayrıcalıklı durumda bulunuyorlardı. gelir vergisi vermiyorlardı. gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. rakiplerimiz, bu suretle gelişmemizin ve ilerlememizin önüne geçtiler. (atatürk, 1.3.1922, söylev ve demeçler, c: ı, s: 226).
ımf... oecd... dünya bankası... 40 milyar doları aşan dış borçlar...
atatürk, 1923'lerin türkiyesi'nden 1989'ların türkiyesi'ne şöyle sesleniyor:
- geçmişte ve özellikle tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye ülkemizde müstesna bir mevkie sahip oldu. ve ilmi manası ile denebilir ki, devlet ve hükümet, yabancı sermayenin jandarmalığından başka birşey yapmamıştır. (atatürk, izmir iktisat kongresi, 17.2.1923. söylev demeçleri, c: 2, s: 110).
şu sözler de atatürk'ündür:
- (büyük) devletler... iktisadi esaretle bizi felce uğratıyorlardı. öteden beri bize bazı şeyler vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi tavır alırlardı. bu esarete katlanan yöneticiler hoşnuttu. çünkü görünüşte görkemli bir bağımsızlık elde etmişlerdi. fakat gerçekte, ulusu manen miskinlik çukuruna atmışlardı. (atatürk, adana, 15.3.1923. söylev ve demeçleri, c: 2, s: 119).
evet, frak-smokin, bando-mızıka, kabul resimleri, fener alayları. ve beylik sözlerle dolu yapay söylevler...
şu sözler hep unutulur:
- yaşamak isteyen ulusumuzun istemi, basit bir kelimede saklıdır ve gayet meşrudur:bağımsızlık! avrupa'nın iktidarlarından ve sermayedarlarından ayrı olan asıl ulusları, bizim yaşamımızı bize çok görmüyorlar. (atatürk, 2.7.1920. tamim ve telgraflar, s: 344)
atatürk'ün bu sözleri de çoktan unutulmuştur. "biz" diyor atatürk, "batı emperyalistlerine karşı kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. aynı zamanda batı emperyalistlerinin kuvvetleri ve bilinen her aracı ile türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. bu suretle bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz. (atatürk, tamim ve telgraflar, s: 339)
atatürk, bu devrimci, bu çağdaş ve bu bağımsızlıkçı yanlarıyla niçin tanıtılmaz?
19 mayıs, emperyalizme karşı kuvayi milliyeci ordu ve halk tarafından verilen o kutsal savaşımın başlatıldığı gündür. 19 mayıs bayramı'nın anlamı da buradadır. atatürk'ün, böylesine önemli bir günü, herhangi bir kuruma değil, "gençliğe" armağan etmesinin nedeni de işte budur.
fransızca kiralama geriye döndürme. rödovans sözleşmesinde, ruhsat sahibi olan madenci işletme iznini devretmekte ve bunun karşılığında rödovans bedeli denilen pay almaktadır. Türkiye Kömür işletmeleri (tki)rödovansı 1988 yılından bu yana uyguluyor. Gerekçesi basit: Kendisinin çalıştırması ekonomik görünmeyen ve yatırım yapılması düşünülmeyen sahalardaki rezervlerin özel sektöre belli bir ücret karşılığında kiralanması. Bu durum yıllar içinde hem TKiye hem de özel sektöre kazandırdı. Zaten kamunun kendisinin maliyeti nedeniyle kârlı yatırım olarak görmediği bir yerde özel sektörün ve TKinin kâr etmesi ise ancak maliyetlerin düşürülmesiyle mümkün oluyor.
SOMAda katliamın gerçekleştiği maden Türkiye Kömür işletmelerinden (TKi) rödövans yoluyla kiralanmış durumda.
gabriel garcia marquez'in on sekiz yıllık bir zaman diliminde aralıklarla tekrar tekrar kaleme aldığı kısa öykülerinin bir araya geldiği kitap. kitabın önsözünde marquez neden on iki, neden öykü ve neden gezici olduklarını çok güzel anlatır.
''...''uyuduğunu bilmek senin, kuşkusuz, güvenlikte, insanın kendini bırakacağı sadık bir nehir yatağı gibi soylu, elim kolum bağlıyken öylesine yakınımda, '' diye düşündüm, gerardo diego'nun ustaca sonesini şampanyanın üzerindeki köpüklere bakıp tekrarlayarak. sonra, koltuğumu onunkinin hizasına indirdim, birbirimize iki kişilik bir yataktan daha yakın yatıyorduk. soluğunun sıcaklığı, sesininkiyle aynıydı, yalnızca güzelliğin kendi kokusu olabilecek hafif bir buhar yayılıyordu teninden. inanılmaz geliyordu bana: bir önceki ilkbaharda, yasunari kavabata'nın güzel bir romanını okumuştum; kentin en güzel kızlarını uyuşturucuyla kendilerinden geçmiş bir halde çırılçıplak yatarlarken seyredip kendileri de geceyi aynı yatakta aşk acıları içinde kıvranarak geçirmek için çok büyük paralar ödeyen kyotolu yaşlı burjuvaları anlatıyordu. onları ne uyandırabiliyorlar ne de onlara dokunabiliyorlardı, buna kalkışamıyorlardı bile, çünkü asıl zevk onları uyurken görmekti. o geceyi güzelin rüyasıyla uykusuz geçirirken, yaşlılıkta tadılan bu ince zevki yalnızca anlamakla kalmamış, onu dolu dolu yaşamıştım da.
''kimin aklına gelirdi,'' dedim kendi kendime, özsaygım şampanyanın etkisiyle incinmiş olarak, ''bu kadar yüksekte yaşlı bir japon olacağım.''...'' uyuyan güzelin uçağı (on iki gezici öykü)- gabriel garcia marquez
antalya'da blue's kitchen'da her perşembe akşamı sahne alan ve tüm konuklarına blues'u solutan, tattıran, hissettiren, yaşatan ve bluesla coşturan canlı müzik yapan bir Blues - Funk - Groove rock n' roll grubu. kendi sözleriyle; ''Uzun süredir kendi başımıza blues yapmaktan sıkıldık... Artık paylaşmak istiyoruz!'' SARPER Önder gitar, ANIL baysan vocal + mızıka, OĞUZ durak davul + vocal , ERDEM tarabus klavye , Kemal gürler bas ve Ozan çelikel trombon. ilgi alanları sadece iyi müzik yapmak ve bunu paylaşmak olan güzel insanlar.
blues station'dan güzellikler;