hanna
1281 (efendi)
beşinci nesil yazar 48 takipçi 80.33 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    idrak yahut öğrenilmiş çaresizlik

    1.
  1. Daha önce oyunu izleyenlerin övgüyle bahsetmelerinden olsa gerek 200 kişilik salonda tek kişilik yer kalmamıştı. insanların cep telefonlarını, taşınabilir bilgisayarlarını yanlarından ayırmadıkları ve yaptıkları her şeyi bu teknolojik oyuncaklar sayesinde herkese duyurdukları göze alındığında, satılmayan biletin kalmaması sevindiriciydi. Bir alışveriş merkezinin en üst katında bulunan tiyatronun bir aydır haftanın iki günü gösterimde olan bu oyunu, zaman olarak emsallerine nazaran kısa olduğundan insanlar alışveriş yorgunluklarını atmak için bile geliyordu.

    Her iki oyuncunun da makyajı tamamlanırken kulisteki koşuşturmaca da devam ediyordu. Kadın, makyajı yapılırken son haftalarda adet edindiği üzere kulaklığıyla defalarca aynı şarkıyı dinleyip rolüne konsantre olmaya çalışıyordu. Adam ise, oyun çıkışı buluşacağı arkadaş grubuyla gideceği mekanları düşünerek, evine yalnız dönmemenin hesabını yapıyordu.

    Birer ikişer salona giren seyirciler yerlerine yerleşirken ‘oyun başlamak üzere, lütfen cep telefonlarınızı sessiz konumuna alınız.’ anonsunu duyar duymaz daha hızlı hareket etmeye başladılar. Sahneyi kaplayan bordo perdenin önündeki ve arkasındaki herkes hazırdı. ışıklar kapandı.

    Perde açıldığında her iki oyuncu da sahnedeki yerlerini almıştı. Kadın sahnenin solunda, ahşap sandalyenin üzerinde oturmuştu. Kahverengi, belinden kemerli, üzerinde kırmızı küçük çiçekler bulunan elbisesine dökülen koyu kahve saçlarındaki dalgalar yüzüne gölge düşürse de dudaklarının aldığı dümdüz şekil rolünü yaşadığını gösteriyordu; güçlü ama kırılgan, gerçekçi ama hayalperest, düzenli ama sarsak.

    Başı adama doğru hafifçe dönük halde ayakkabılarına bakıyordu; ‘topuklu fakat rahat’ diye geçirdi içinden. Yerde halı olsaydı eğer, hiç şüphesiz karnesinde zayıf olan çocuğun babasının karşısında büründüğü mahcup ve suçlu halindeki gibi desenleri incelerdi ama o sadece rol arkadaşının diyaloga girmesini bekliyordu.

    Adam, sahnenin sağında ayakta durmuştu. siyah pantolonunun üzerine gri gömlek giymiş, elleri cebinde, kendinden emin hatta kibirli görünüyordu. Geriye doğru özenle taranmış ve briyantin sürülmüş saçları seyirciler tarafından henüz fark edilmese de biraz sonra sahnenin kendine ayrılan tarafında volta atarak konuşacağından bedenine dair en ufak bir ayrıntının bile görülmemesi imkansızdı.

    Hiçbir ışığın açık olmadığı salonda sahneyi aydınlatma görevini sahnenin tam ortasına yerleştirilen bir metre uzunluğundaki kalın mum gerçekleştiriyordu.

    Adam sıkıntılı bir yüz ifadesiyle oyunu başlatan diyaloga girdi ;

    -biliyorsun işte, olmuyor artık. Sıkıldım rol yapmaktan.
    -Rol yapmanı değil gerçekten mutlu olmanı istiyorum, dedi kadın.
    -Seninle mutlu olamıyorum, anlasana.
    -Bensiz mutlu olmanı kaldıramıyorum, kabullenemiyorum.
    -Dışarıda kocaman bir dünya varken bu oda, bu ev üzerime üzerime gelirken nasıl mutlu olacağım?
    -Senin sıkıntın duvarlar arasında olmak değil.
    -Bak bunu iyi bildin. Benim sıkıntım senin ördüğün duvarlara çarpmak.

    Kadın yerinden kalktı, dolan gözlerine biriken yaşlar yere düşmesin diye gözlerini kırpmıyordu. Sırtı adama dönük bir halde birkaç adım yürümüştü ki hızla dönüp;

    -Biz, dedi. Biz yaptık. Duvarı da, sınırı da. Sen tekdüzeliğin düzenine alışmaktansa duvarlara çarpmak istedin. Hep sıktı seni kurallar, olması gerekenler… iddia ettiğin kadar sevseydin beni, hepsine göğüs gererdin. Birazcık fedakarlık çok mu zordu?
    -işte hep bunu yapıyorsun, dedi adam. Sürekli bahaneler bulup, kendimi suçlu hissedeyim istiyorsun.
    -Tam tersine, eğer bu bir suçsa suça ortak oluyorum.
    -Olduğunu sanıyorsun! Sesi gittikçe yükseliyordu; Hastalıklı bir saplantı seninkisi. Halbuki izin versen, gitsek kendi yollarımıza ikimiz de daha mutlu olacağız.
    -Daha önce de gittin. Eğer döneceğinden eminsem neden gitmene izin vereyim?
    -Ya bu sefer dönmeyeceksem?
    -iki ihtimalden birini seçmek kalıyor bana. Ben de gitmemeni seçiyorum.

    Kadınla göz göze gelmekten imtina eden adam, bir iki ufak sıkıntılı adım attıktan sonra iki elini ensesinde birleştirip derin bir nefes aldı;

    -Bu ısrar seni küçük düşürüyor, farkında mısın? dedi.

    Acı bir gülümseme belirdi kadının yüzünde. Manidar ve olgun bir gülümseyişti bu. Hemen hemen her kadının, hayatlarında en az bir kere güldüğü şekilde güldü;

    -kadınlar böyle değil midir zaten? Yeri gelince gurursuz, bazen onursuz, kendini küçük düşürecek kadar aşık. Ama hep fedakar, hep sadık. Hep istediğiniz gibi… Seven hangi kadın bunlardan değil söyle bana?
    -Defalarca sordum, yine soruyorum, neyimi seviyorsun bu kadar?
    -Defalarca cevap verdim, yine veriyorum. Hiçbir şeyini sevmiyorum senin. Her şeyini seviyorum. Sen istiyorsun ki nedenler sıralayayım, yakışıklısın çünkü o yüzden seviyorum diyeyim ya da güçlüsün bu nedenle aşığım diyeyim. Sen de ‘daha yakışıklısı var’ , ‘daha güçlüsüne layıksın’ diyebilesin. Ama değil. Neden değil biliyor musun? çünkü sevgimi bir nedene bağlayamam ben. O neden ortadan kalktığında sarılacak temiz beyaz yastıklarım, o yastıklara dökülecek gözyaşlarım yok benim.
    -Bu kadar yorgunluğu göze alabiliyorsun demek.
    -Herkes mutlu olmak zorundaymış gibi konuşuyorsun. Biz birlikte ama mutsuz bir çift olamaz mıyız?
    -Neden mutsuzluğu tercih edeyim? Dışarıda akıp giden dünya varken, burada duvarlara çarpa çarpa mutsuz olmam akıl karı mı?
    dalgındı kadın;
    -Akıl? dedi, asıl akılsızlık seni bu derece seven kadını yüz üstü bırakıp gitmek değil mi?

    Kadın sandalyenin ucuna ilişmiş ve oturduğu yere ellerini dayamış bir halde adamın yüzüne bakıyordu. Sahnenin tam ortasındaki mumun titreyen ışığı kadının beden diliyle birleşince yalvarışın tablosu çizilmiş oluyordu. Adam sıkıntıdan gömleğinin düğmelerinden ikisini açtı. Sadece tasvir edilen ev ve oda değil de üzerindeki kıyafetler bile bunaltıyordu adamı. Sahnede volta atarak devam etti;
    -Bu kadar zor olmamalı. Gerçekten. Seni de anlıyorum. Hatta biliyorum kimse senin kadar müşfik, senin kadar doğal olamaz. Ama bunlar yetmiyor artık.
    -Seni benim kadar sevmeyecek, biliyorsun değil mi?
    -Bilmiyorum. Sen de bilmiyorsun. Kim kimi ne kadar sever bilemezsin. Bir de şöyle düşün, üzerimde onun kokusu varken gelmeyeceğim artık. Seni küçültmeyeceğim bir daha.

    Kadın dik oturuşundan eser kalmamıştı. Yavaş yavaş düşen omuzları durumu kabullendiği anlamına geliyordu. Dizlerinin üzerine çöktü ve öylece oturdu. Ellerini kucağında birleştirmişti. Yüzü önce muma, sonra da mumun arkasındaki, sarı ışığın çerçevelediği adama dönüktü;

    -Şimdi gidersen bir daha gelemeyeceğini biliyorsun değil mi?
    -Biliyorum, dedi adam. Dümdüz, ruhsuz ama tonlamasında zafer çığlığı olan bir sesle.

    Omuzları sarsıldı kadının, hıçkırmaya başladı. Elini uzattı adama. Bu hareket ‘yine de gitme’ demekti.
    Eğildi adam. O ana kadar varlığı kimsenin dikkatini çekmeyen ceketini yerden aldı bir eliyle omzunun üzerinde tutmaya başladı. Ne yaptığından emin bir halde kadına doğru eğildi ama ona uzanan ele değil, varlığıyla bu çalkantılı, sancılı ilişkiyi aydınlatan mumaydı bu eğiliş. Tek ve güçlü bir nefesle üfleyip, mumu söndürdü ve ardına dahi bakmadan dönüp gitti.

    Mum söndü, perde kapandı ve herkes gerçeğe döndü.

    Seyircilerden kopan alkış salonun ışıklarının açılmasına ve kapalı olan perdenin görünmesine neden oldu. Perdenin arkasında, rol arkadaşı yerden kalkabilmesi için kadına elini uzatmıştı. Ayağa kalktı kadın, gayet sevecen bir edayla rol arkadaşını öptü adam.

    El ele tutuşmuş olan ikili seyircileri selamlarken kadın kendi kendine;

    -Bu oyun da bitti. iyi ki oyundu ve iyi ki bitti. Yoksa her kadın gitmeye niyeti olan adamı durduramayacağını daha babasını işe gönderirken öğrenmiştir, dedi.

    12 ...
  2. aşk perisine gözlük

    1.
  3. zerrin soysal'ın yitik ülke yayınları tarafından yayınlanan kitabı.

    tanıtım,inceleme ve bilgi için;
    http://www.soykudergi.com...ine-gozluk-zerrin-soysal/
    0 ...
  4. ben onu tuz kadar sevdim

    1.
  5. banu conker'in yitik ülke yayınları tarafından yayınlanan kitabı.

    tanıtım, inceleme ve bilgi için;
    http://www.soykudergi.com...kadar-sevdim-banu-conker/
    1 ...
  6. kar soğuğunda yanmak

    1.
  7. Anahtarı çevirdim.
    Belki de mutsuzluk, Bir erkeğin evine zile basmadan kendi anahtarıyla girmesiydi.

    Uyanmayacağını bildiğimden hoyrattım . Bu hoyratlık günlük davranışlarıma da yansımıştı. Anahtarı portmantodaki kasenin içine fırlattım; tam isabet. Botlarımı çıkarmadan salona geçtim. Ayak sesim yoktu sanki. Bu evde hiç bir şeyin sesi yoktu. Onun kahkahalarının olmadığı her yer böyle değil miydi zaten? Aralanmış siyah kadife perdelerin arasından günün ilk ışıkları sızıyordu.

    Buranın dekorasyonu için nerdeyse tüm dergileri karıştırmıştı. Zevkine hayrandım. Uzun uğraşlar sonunda siyah perdeli az mobilyalı ama rahatından ödün vermeyen bir salonumuz olmuştu. ilerledim. Yine yanıltmamıştı beni. Koltuğa, üzerine bir şey almadan uzanmış, derin bir uykunun içindeydi. ünlü ressamların tablolarındaki kadınlara benziyordu. Hissiz gibi görünüyordu. Ruhunda kopan tufanları bilmesem umarsız bile diyebilirdim. nefes alışında inip kalkan göğsü olmasa beni sonsuza kadar bıraktığını düşünürdüm. Sakinleştiricilerin etkisini göstermesine sevinsem de bu tablo ona yakışmıyordu. Güzeldi; hem de haddinden fazla... yatak odasından bir battaniye getirdim. Bembeyazdı. Dışarıda yağan kar gibi. Üzerine örttüm. karşısındaki koltuğa oturdum ve onu izlemeye başladım.

    Tam 3 yıl önce bir yaz akşamı çeşme'de azgın dalgaların dövdüğü o küçük kordonda, şımarık kız çocuğu edalarıyla arkadaşlarına poz verirken dengesini kaybedip denize düşmüştü. Üzerindeki açık mavi elbisesinin etekleri bir balerininki gibi dalgalandı. Peşinden atladım, sanırım içgüdüsel bir davranıştı. günün kahramanı olabilirdim ama o, düştüğü yerde sapasağlam durmuş yüzüyordu. Şaşkınlığımdan ziyade düştüğüm duruma anlam veremedim. Suya düşen bir kadını kurtarmak için alelacele atlamış genç bir adamdım ama kadın bu düşüşü eğlenceye çevirmiş, kendiyle alay ediyordu. güldü bana. Dünyanın tüm mücevherlerini üzerinde toplayan bir aksesuar gibiydi gülüşü. O yaz akşamı, aynı suyun içinde birbirimizle göz göze geldiğimiz anda anladım. Benim kaderimde o vardı.

    Günlerin birbirini kovaladığı o sıcak ve ne yazık ki çok çabuk geçen yaz mevsiminde günün büyük zamanı deniz, kum ve güneşten faydalanmak yerine onu takip etmekle geçiyordu. Hayır, kesinlikle hoşlandığı kadını gizli gizli takip eden saplantılı bir adam değildim; yani, henüz. fakat onu uzaktan izlemek bile başlı başına bir hobi olmuştu. Gözümün ona değdiği her yerde Notre dame de Paris müzikalinden belle çalıyor gibiydi.

    Bir gün yazlık evlerin bulunduğu sokakların birinde arkadaşlarıyla yürürken gördüm onu, ellerinde market poşetleriyle evlerine gidiyorlardı. Etraftaki hanımeli kokularının sebebini sorsalar, o derdim. Güneş neden bu kadar parlak deseler, yine o derdim. Dünyada hemen hemen herkesi mutlu edecek tüm tabiat olaylarının tek müsebbibi oydu bence. Nasıl oldu bilmiyorum ama birden gözden kayboldular. Sonra aniden önüme çıktı. 'Bu yaptığın hoş değil' derken ellerini sırtında birleştirmiş bir o yana bir bu yana dönüyordu. 'Ben' diyebildim sadece, sonra da yutkundum. Tüm mücevherler yüzünde belirdi yine. Gözlerinin içindeki minik çakıl taşları engellenemez bir ivmeyle tüm vücuduma çarpıyordu sanki. Hala gülümsüyordu. 'Akşam benimle bir şeyler içmek ister misin?' dedim. 'Sanırım istemeliyim' dedi. ben 'istemezsem beni takip etmeye devam edeceksin. Bari dediğin olsun da düş yakamdan' dediğini duyar gibiydim.
    Yine de saat kaçta onu alacağımı sorup, evini tarif etti.

    Bir akşamın ne kadar uzun olabilirse bir o kadar da kısa olup bitebileceğini işte o zaman öğrendim. Uzun bir sohbetti bizimkisi. Hatta bir ara ellerin üşümüş senin deyip ellerime dokundu. gece serindi, ben de heyecanlıydım. ellerim buz kesmiş çok mu, diyemedim. Zihnimdeki bazı soruların cevaplarını söyleyerek, bazılarına da susarak cevap vermişti. Ben o akşam dünyanın en tatlı, en sevecen, en güzel ve zeki kadınıyla hayatıma devam etmeye karar vermiştim.

    Tam iki ay boyunca tüm günlerimi onunla geçirdim. Buna izin vermesi bile ona aşık olmam için yeterdi. Tuhaftır seni seviyorum'u ilk, o söyledi.

    Dondurma yerken bilerek burnunun ucuna dokundurması, kızınca büzüştürdüğü burnuna dayanılmaz bir cazibe katıyordu. hiperaktif olduğu için Yan yanayken bile bir o yana bir bu yana gider, ben düz yürürken o ters adımlarla yüzüme baka baka yola devam ederdi. Yüzündeki 'kahretsin çok güzelim ve sana aşığım' bakışı ömre bedeldi.

    Onun yanında yaşlanmak mümkün değildi. Sanırım zamanı durduran kadını bulmuştum. Bulduğum en güzel şeyi de kaybetmek istemedim. Şehrine taşındım. iş buldum. Hatta inanılmazı başarıp para bile biriktirdim. Bir sabah işine gitmek için evden çıkarken karşısına dikilip 'evlen benimle' dedim. Atmak için çıkardığı çöp torbasına baktı, beresini düzeltti, omuz silkti ve 'neden olmasın?' dedi.

    Şimdi karşımdaki bu halini hazmedemiyorum. Nedenler, nasıllar beynimde dönüp duruyor.

    Halsiz görünüyor. Kanatları kırılmış bir kuşun gövdesine sahip. Ruhu, bilinmez bir yerlere savrulmuş gibi... yetemiyorum ona. Yetişemiyorum... bir erkeğin hissedebileceği en büyük çaresizlikle yaşıyorum.

    Sağ tarafımdaki sehpanın üzerinde kırmızı şarap kadehi duruyor; hemen yanında da üç dört paket antibiyotik kutusu. Cevabını bildiğim için neden yaptın diyemiyorum ama bunu yaptığı için ona o kadar kızgınım ki... beni yalnız bırakabilmeyi nasıl düşündü? neden kendi canına kast etti? Onsuz yaşayamayacağımı bildiği için önce beni öldürmesi gerekmiyor muydu? içindeki o yaramaz kız çocuğunu ne zaman kaybetti? Neon renklerle boyalı ufku bu kadar çabuk mu karardı?

    Kaç saat geçti bilmiyorum, uyandı. Gözlerini açıp odayı süzdükten sonra bakışlarını pencereye çevirdi. Yılın ilk karı yere pamuk yumuşaklığında yağmaya devam ediyordu. Pencereye koştu, ne olacağını anladım, canhiraş kalktım koltuğumdan. 'hayır! Hayır! hayır olmaz! şimdi yağamaz! diyerek ağlamaya başladı. Sımsıkı sarıldım. dizlerimizin üzerine düştük birlikte. durmaksızın 'hayır şimdi yağmamalı! o çok üşür, çok üşür! anlamıyor musun?' Diyor, yumrukları göğsümü dövüyordu. 'Geçecek bunlar. lütfen yapma bitanem, yanındayım' derken, ben de ağlıyordum.

    Kar yağıyordu.
    Usul usul.
    Bembeyaz.
    Tüm kötülüklerin üzerini örtüyordu.
    sevdiğim kadın kollarımda hıçkırarak ağlıyordu.
    Bir kaç gün önce intihara teşebbüs etmiş ama başarılı olamamıştı. Midesi yıkanmıştı ama ruhu zehirlenmişti bir kere.
    Evin boğucu sessizliği yok olsun diye pink floyd'un comfortably numb şarkısı çalıyordu.

    Kar yağıyordu.
    Usul usul.
    Bembeyaz.
    Tüm mezarların üzerini örtüyordu.
    Sevdiğim kadın kollarımda kendini ve beni mahvediyordu.

    Kar, bir hafta önce doğum sırasında ölen oğlumun mezarına yağıyordu. Sevdiğim kadın ve ben yanıyorduk.
    22 ...
  8. sandığın sakladığı

    1.
  9. Yorgun ayakların toprakla buluştuğu her adım, soğuk bir kış gecesinin kör karanlığında yankılanıyordu. Taze yağmış kar ince bir tül gibi çimlerin üzerini örtmüştü. Bu iyi bir şey değil diye düşündü. Karda ayak izlerinin belli olacağının farkındaydı ama kaçmaktan başka da çaresi yoktu. Genç kadın kendi kendine ' Bir adım, bir adım daha; hayır daha hızlı...' diyerek soluk soluğa koşuyor, peşinden gelen kan koklatılmış köpeklerin sesleri yaklaşıyordu. Nefes nefese kalmış göğsü hızla inip kalkarken arkasına bakmadan ay ışığından başka ışığı olmayan bu dipsiz koruda ilerliyor, tıkanmamak için, burnundan nefes alıp ağzından veriyordu ki köpeklerin sesi daha da yakından gelmeye başladı. Gecenin soğuğuna ve gittikçe büyüyen korkusuna rağmen terlemişti ve saçları boynuna yapışıyordu. Bir ara arkasına bakma gafletine düştü ve o anda, o karanlıkta, insan eti yemeye alıştırılmış köpeklerin korkunç yüzlerini gördü. Daha hızlı koşmak adına adımlarını büyütmüştü ki ayağını burktu ve irili ufaklı taşlarının serpildiği tepeden aşağı yuvarlanmaya başladı.

    Takla atarak kayıyordu ve yüzüne değen taze karın yanında ayırt etmeyi gayet iyi bildiği bir koku daha duydu; kendi kanının kokusu… kah yuvarlanıyor kah sürükleniyordu ve bu kan kokusunu aldığına göre muhtemelen yüzünde bir yerleri kanıyordu. Köpeklerin kabaran iştahı ve alay eder gibi ulumaları daha da yaklaşmıştı ki elinde sımsıkı tuttuğu şeyi daha da iyi kavradı. Başına buyruk yuvarlanan bedeni, nihayet ona dakikalarca gibi gelen birkaç uzun saniyenin sonunda durdu. Sırt üstü durdu ve gökyüzüne baktı, dudakları usulca kıpırdadı; ' Ven necmi iza heva' (çöktüğü zaman yıldızlara and olsun, necm suresi, 1. ayet).

    Artık daha da yakından gelen köpek hırıltılarına onlara eşlik eden adamların ayak sesleri de eklenmişti. Genç kadın ayağa kalkmaya çalıştı ama bu çaba sadece dirseklerinin üzerine doğrulmak olarak kaldı. ilk kez kurtulamayacağına dair umutsuzluğa düşmüştü ki ayak ucundan usul usul akan dereyi fark etti. Dirseklerinin üzerinde ilerleyerek dereye ulaştı, bir eliyle su içti ve diğer elinde sıkıca tuttuğu nesneyi tek hamlede yuttu. Gördüğü son şey üzerine gelen iki köpeğin salya akıtan ağzı oldu.

    Onu, üzerine bir kova su boca ederek uyandırdılar. Nerede olduğunu anlaması birkaç saniyesini aldı ve ne korku ne de umutsuzluk hissetti. Hissettiği tek şey bu soğuk havada üzerine boca edilen soğuk suyun teninde yarattığı ürpermeydi. Elleri arkadan bağlıydı, ayakları ise sandalyeye sabitlenmişti. ağzında muhtemelen eter dökülmüş bir bez vardı. Başını kaldırdı ve duyduğu ayak seslerinin nereden geldiğine baktığında, bastonuna tutunmuş iyi giyimli bir adamın kendisine yaklaştığını gördü. Bu orta yaşlı adamın kim olduğunu tahmin etmek zor değildi. Ucunda ölüm olsa dahi, asla konuşmaması gereken adamdı. Parlak sarı saçlı Adam eğildi;

    - Lafı fazla uzatmayacağım. Neyi istediğimi biliyorsun. Ver ve kurtul.

    Genç kadın adamın gözlerine bakarak;

    - 'Men yeşfa’ şefâaten haseneten yekun lehû nasîbun minhâ, ve men yeşfa’ şefâaten seyyieten yekun lehu kiflun minhâ. Ve kânallâhu alâ kulli şey’in mukîten' (Kim haklı bir dava uğrunda üstün çaba gösterirse, onun kazandıracağı nimetlerden bir pay alacaktır ve kim de haksız bir dava için koşturursa, sorumluluğunun hesabını verecektir: Çünkü Allah, her şeyi gözetleyicidir, nisa suresi, 75. ayet)

    Adam sinsice güldü. Ağzındaki altın dişler bıçağın keskin yüzü gibiydi.

    - senin şu anda Allah’a ve onun ayetlerine sığınman bir şey ifade etmez, gerekirse canını alacağım ama yine de bana onun nerede olduğunu söyleyeceksin, dedi.

    - ve sen de onu satacaksın, değil mi?

    Bıçağın keskin yüzü yine göründü;

    - Aferin, öğrenmeye başlıyorsun. Bak, bu senin ve senin gibi olanların körü körüne bağlandığı bir şey. Ve inan bana buna çok para verecek iyi dostlarım var.

    Genç kadın gözlerini kapattı;

    - 'Vellezînettehazû min dûnihî evliyâllâhu hafîzun aleyhim'(Onlar ki, Allah'ı bırakıp başka (tanrıları) dost ve sahip edindiler, Allah, onlar üzerinde görüp gözetleyicidir , Şura suresi 6. ayet).

    Dudaklarını kapamıştı ki yüzüne inen tokatın etkisiyle başı yana düştü . kan parçacıklarıyla yere düşen şey, dişiydi.

    Adam kadını odada bırakıp dışarı çıktı ve çalan telefonu açtı;

    'buyurun efendim, evet evet elimizde. hayır bir sorun yok efendim. Sadece baygın ve o nedenle şahın yerini öğrenemedik. Evet, elbette onu söylediğinde sandığın yerini de öğreneceğiz. Hayır, efendim konuşmama gibi bir ihtimal yok. Hizmetinizde olmaktan onur duyuyorum, saygılar'.

    Genç kadın tırnağıyla avuç içini çizdi, eline bulaşan kan onu cesaretlendirdi ve derisinin altına konuşlanan küçük çipe dokunarak diğerlerine konumunu ve acil durum sinyalini gönderdi.
    Tam 18 dakika 21 saniye sonra etraftan duyulan silah ve ayak sesleri arasında binadan çıkarılarak helikoptere bindirildi.

    Üç saat sonra girdiği ameliyattan midesindeki nesne çıkarıldı.
    ertesi gün kapısından mağrur bir şekilde girdiği medresede onu bekleyen ailesine ve kader arkadaşlarına baktı. Medrese Muhafızlardan ikisi siyah ipeğe sarılı sandığı getirdiler ve genç kadının önüne koydular.

    -Bi iznillah ( Allahın izniyle) dedi;ipek örtüyü kaldırdı. Tüm ihtişamıyla 64 karelik bir satranç tahtasıyla karşılaştı . şah hariç Tüm taşları dizili olan bu tahta milattan sonra yedinci yüzyılda iran şahının sahabeyi ikramdan kalma el yazma Kuranı kerimi saklamak için kullandığı sandık olup, Tüm taşlar tam olarak diziliyken sandığın kilit sistemini açan bir şekilde imal ettirilmişti. Genç kadın şahı çıkardı ve tahtaya yerleştirerek sandığın altındaki kolu çevirdi. El yazma kuran ı kerim yüzyıllara meydan okurcasına sandıktaydı. Genç kadın fısıldadı;
    -La kayyume illa hu, (o'ndan başka varlığın idaresini yürüten (güçlü) yoktur.
    6 ...
  10. ene baaşak el bahr

    3.
  11. Nagat El Saghira'nın dilinden çıkıp da dinleyenlerin kalbine saplanan arapça şarkı. arapça denize aşığım demektir. ard arda dinlenilse dahi bıkmak mümkün değil. ayrıca sagopa kajmer yakın ve uzak şarkısında bu şarkıyı beatlemiştir. türkçe çevirisi şöyledir;

    ben denize aşığım,
    senin gibi sevgilim, sevgi dolu
    ve bazen senin gibi, deli dolu
    göçmen, misafir
    bazen, senin gibi, gizemli
    bazen, senin gibi, üzgün
    ve bazen sepsessiz
    denize aşığım

    ben semaya aşığım,
    senin gibi, bağışlayıcı
    yıldızlarla ve mutlulukla örülmüş
    bir sevgili, bir yabancı
    çünkü senin gibi, çok uzak
    ve bazen, senin gibi, çok yakın
    şarkı dolu gözlerle,
    semaya aşığım

    ben yola aşığım,
    çünkü üstünde tanıştık
    mutluluğumuz ve sefaletimiz
    dostlarımız ve gençliğimiz
    gözyaşlarımızın güldüğü yerde
    ve mumlarımızın ağladığı yerde
    dostumuzu kaybettiğimiz
    yola aşığım

    ben denize aşığım
    ve ben semaya aşığım
    ve ben yola aşığım
    çünkü bunlar hayat
    ve sen sevgilim,
    sen hayattaki herşeysin.
    2 ...
  12. gökay semercioğlu

    1.
  13. 22 eylül 2012 ilhan irem konserinde sahnedeki performansıyla göz dolduran gitarist. kendisi iskender paydaş'ın zamansız şarkılar projesinde ve ilhan irem'in önceki konserlerinde de yer almıştır.
    0 ...
  14. lafz ı ilahi

    1.
  15. ilah olanın sözü anlamındaki arapça isim tamlaması. Allah kelamı da denilebilir.
    (bkz: kuran-ı kerim)
    2 ...
  16. azraille düello

    ?.
  17. -3 saat önce-

    - seni seviyorum.
    - ben daha çok.
    - sen daha çok ne?
    Gülümsedi genç adam; Allah'ım gülümseyince kısılan o gözleri ne kadar da güzeldi.
    - ben daha çok seviyorum dedi genç adam. sonra genç kız, Kasem'in elini tutup dudaklarına götürdü, ufacık bir öpücük kondurdu.
    - dönecek misin?
    - hayır kütüphanede biraz daha çalışıp eve öyle döneceğim.
    - geç kalma lütfen. seni bekleyeyim mi?
    - hayır, biliyorsun birileri beni beklerse konsantre olamıyorum.
    - peki ama söz ver çok geç olmadan döneceksin.
    - söz veriyorum.

    -3 saat sonra-

    Mezarlığın hemen yanındaki, gecenin karanlığına rağmen yeterli ışıklandırma sayesinde yemyeşil görünen çimenlere sırt üstü uzanmış yatıyordu. Altında her zamanki gibi siyah bir pantolon vardı ama tuhaf bir şekilde üst bedeni çıplaktı ve genç adam kıpırdamıyordu.

    Genç kız gördüğü şeyin doğruluğundan şüphe etti, haklıydı da. Akşamın bu saatinde bu yolu kullanmakla hata ettiğini düşündü. Tekin olmayan yerlerden, özellikle yalnız başınayken geçmek ne kadar doğruydu? hem de sevgilisi ona çok geç olmadan dön demişken. işte tam da bu yüzden karşısına böyle ipe sapa gelmez kişiler çıkıyordu. O kadar kendi başına buyruk ve inatçıydı ki. Korktu önce ama eve gitmek için kullanmak zorunda olduğu o yolu değiştirmesi mümkün değildi. Yaklaştıkça yerde yatan adamın bedenini daha net görmeye başladı. Bakmamaya çalıştı. Daha da yaklaştı ve aralarında 10 metreden kısa bir mesafe kaldığı anda o anda fark etti; adamın göğsü inip kalıyordu. Kahretsin dedi arabasını durdurdu ve hızla indi. yatan adamın yanına giderken gözlerine hücum eden yaşları elinin tersiyle sildi. Dudaklarından dökülen ilk kelime 'Kasem' oldu.

    Kasemin gözleri açıktı ve gökyüzüne bakıyordu. genç kız koştu ve sevgilisinin yanında eğildiği o anda elindeki kitapları yere fırlattı. Gözlerine inanamadı. Genç adam usul usul ağlıyordu ve karnından koyu kırmızı hatta belki de siyah kan akıyordu. Yüzü inanılmayacak derece beyazdı ve üst bedeninin tamamı Arapça yazılarla doluydu. Hıçkırıkların arasında bir şeyler söylemeye çalıştı, genç kız susturdu onu.

    - sevgilim? tamam, tamam buradayım korkma. Şimdi yardım çağıracağım, iyi olacaksın, söz.
    - gii..t buradan seher.
    - kim yaptı, ne oldu? Allahım lütfen yardım et!
    - hemen git. Beni düşünme. Hadi git.
    - asla, asla seni burada bırakamam. Kahretsin telefon çekmiyor!
    - gitmen lazım seher.

    genç adamın son cümlesinden sonra göz pınarlarından boşalan sıvının rengi kırmızıya dönmeye başladı.

    Bir yerlerde yatsı ezanı okunuyordu.

    Genç adam bir şeyleri kovalar gibi elini hava boşluğunda savurdu bu hamle ile Gökyüzünden onlarca yıldız kaymaya başladı. Genç kızın bedeni kaskatı kesilmişti. Olan bitene anlam vermeye çalışıyordu ama hiç birinin mantıklı bir açıklaması yoktu.

    Nihayet gözlerini kızın gözlerine çevirdi ve yalvarırcasına 'git ne olur, görmeyeyim' dedi. Karşısındaki genç kız kımıldamadı bile. Gördüğü tek şey kayan yıldızların adamın gözbebeklerine yansıyan aksiydi. Elinin baş parmağıyla genç adamın koyu ama parlak gözlerinden gözyaşı gibi akan kanları sildi ve burnunu çekerek 'seni burada bırakıp gidemem' dedi.

    Genç adam sevgilisinin inadını biliyordu. Onu buradan göndermenin bir yolu olmalı diye düşünürken koyu bir gölge süzülerek birkaç metre ötedeki mezarlığın içinde görünmez oldu.

    Hıçkırıkları arttı.

    Hala yıldızlar kayıyordu.

    Hala gözyaşı yerine kan akıyordu.

    - seni koruyamadığım için çok üzgünüm seher. Elimden geleni yaptım ama seni kurtaramadım. Beni affet. Seni çok sevdiğimi bil.
    - biliyorum, bunu asla unutmam.
    - unutacak kadar bile vakit yok. Beni affet.

    Genç adamın başı kızın dizlerinde, kızın elleri ise genç adamın saçında ve yüzündeydi. genç kız dudaklarını araladı ve yalvarırcasına;
    - anlat ne olur, dedi.

    kasem Yutkundu ve ses borusundan çıkıp dudaklarına çarpan heceler gecenin karanlığında uğultu gibi duyuldu.

    - Kasem Arapça' da yemin demek. Cennette Yüce Allahın huzurunda yemin ettim. Sözlerim gökyüzüne yazıldı. Seni korumaktı görevim. Sen sekiz aylıkken öyle güzeldin ki, emekliyordun, bahçenizdeki havuza düştün, yardım edecek kimseler yoktu, sana nefes verdim. 6 yaşındayken geçirdiğin trafik kazasında mucize çocuk diye gazetelerde adının geçmesinin sebebi, seni o arabadan burnun bile kanamadan çekip çıkarmamdı. 12 yaşındaki mantar zehirlenmesinden de kurtulman için elimi karnına koymam yetmişti. 16 yaşında açık kalan doğalgaz vanasından sızan o gaz vücuduna girmeden tek bir üfleyişle onu da engelleyebildim ama, ama sana aşık olacağımı bilmiyordum seher. inan bana, bilmiyordum. Biz ölümlülere aşık olamayız ki. biz kimseye aşık olmayız. nasıl oldu bilmiyorum ama seni o kadar çok sevdim ki...

    Derin bir nefes alıp gökyüzünde bir noktaya uzun süre baktıktan sonra acısının her titreşiminin yüzünden anlaşıldığı bir ifadeyle 'Allahım cennet çok karanlık, neden böyle?' dedi. gözlerini kapayıp sözlerine devam etti;

    - Şimdi, şu anda seni korumamın bir yolunu bulamamak o kadar kötü ki... Tam üç ay önce tüm meleklerin amin dediği ve gökyüzü kapılarının açıldığı bir anda çıktım cennetten. kaçtım. Ete kemiğe büründüm ve yanında oldum seher.
    Hıçkırdı.

    -Ama bu yük çok ağır. Karşımdaki ne bir havuz, ne tanınmaz hale gelmiş bir araba. Seni ona vermemek için savaştım seher. Bu yüzden yaralandım. Verdiğim sözü hatırlayayım diye ettiğim yemin vücuduma kazındı o anda. Kaçıp gitsen de o seni bulacak. o, herkesi bulur. bundan kaçış yok. Böyle olmamalıydı, üzgünüm.

    Gölge üzülerek kıza yaklaşıyordu. Genç adam yine elini savurdu ama gölge titremedi bile, daha fazla sayıda yıldız kaymaya başladı. son gücünü de kullanarak ayağa kalktı, kaskatı kesilmiş kızı kollarının arasına aldı ve sımsıkı sarıldı. Kulağına 'seninle geliyorum' diye fısıldadı. Arkasında uzun ve simsiyah kanatları parlıyordu. Gölge daha da yaklaştı. Genç kızın alelacele park ettiği arabadan Pink Floyd'un Sorrowu duyuluyordu.

    Gölge yaklaştıkça heybetli gövdesi daha da büyüyordu. Çok şiddetli bir rüzgar esti. ayakta duran sevgililer daha da sıkı sarıldılar. Birkaç saniye sonra genç kızın cansız bedeni yemyeşil çayırın üzerine düştü ve simsiyah kanatlar göğe yükseldi. Uçlarından kan sızıyordu.
    6 ...
  18. son kulaç

    1.
  19. Vücut, göğüs diz kapağına değecek kadar öne doğru eğik. bacaklar omuz hizasında açılmış, kollar aşağı doğru uzanmış; biraz daha uzatsam ayaklarıma değecek. Gözlük tamam, bone tamam. Vücudum dalışa hazır.

    ****

    Önce havuzun kokusuyla başlıyor her şey. cennetin bir kokusu varsa, bence; tam önümde hareketsiz, sonsuzluğa açılan bir kapı gibi duran ; ozonlanmış (ozonun oksidasyon gücü çok yüksektir ve hiçbir atık üretmez dezenfeksiyon görevini tamamladıktan sonra tekrar oksijene dönüşür bu nedenle son zamanlarda havuzların hijyen ve temizliğinde çokça ozon kullanılır), bu berrak su gibi kokuyordur.

    Suya önce ellerim giriyor. bu bir teknik. vücudunuzu yeteri kadar eğmezseniz ve suya önce parmak uçlarınız girmezse göbeğinizin üzerine suya çakılırsınız. Bu çakılma, 2.30 cm derinlikteki bu havuzda canınızı yakmaz ama daha derin, tuzlu bir suda, en basitiyle karnınıza tekme yemiş gibi olursunuz. Diğer bir teknik de ağzınızdan nefes alıp burnunuzdan vermeniz ve suya girmeden hemen önce nefesinizi tutmanız. nefes almaya devam ederseniz su yutarsınız. Bu durum, Yüzmenizi çok etkilemese de suyun altında kalma sürenizi kısaltır.
    Ağzımdan derin bir nefes alıyorum.

    dalıyorum ve o anda içimi kaplayan sevinç ve huzuru tarif etmenin imkanı yok. Zira , O kelimeler henüz keşfedilmedi, o cümleler henüz kurulmadı. Çünkü, henüz, yaşayan hiç kimse bu kadar mutlu olmadı, eminim.

    ****

    Dışardan bakıldığında çok hızlı görünen bu giriş benim için bir seremoni ; Bir kutsanma ayini. Tüm vücuduma değen , su artık benim tenim. bunu hisseden tüm hücrelerim, parkta oynarken kendisine pamuk şeker alınmış küçük bir çocuk. düşündüğüm tek şey, daha mutlu olamam. Daha mutlu olamam, biliyorum.

    ilk iki metre, başım ve vücudum suyun altında, havuzun tabanını seyrederek gidiyorum. Mavi fayanslar mükemmel görünüyor. cennetin tabanı da mavi olmalı. bir kalp atımlık o sürede içimden bu cümleyi geçiriyorum . sonra üç yunus vuruşu. Burnumdan verdiğim nefesin suda oluşturduğu kabarcıkları gördükçe tebessümüm tüm yüzüme yayılıyor, hissediyorum. Üç kulaçta bir başımı yan çevirerek aldığım nefes sırasında bile suyu özlüyorum. Daha mutlu olamam, biliyorum.

    ****

    Ah, hayır! bu olmamalı, hayır, hayır, hayır ağlamamalıyım. Mutluluktan da olsa ağlamamam gerek. Sakin olmam lazım, kendimi kontrol etmeliyim. Dayan! hadi tut kendini! ağlamayacaksın, ağlamayacaksın. Kendi gözyaşlarımın yüzümü yakmasına izin veremem. Yüzümde başlayan o yanma hissinin tüm vücudumu ele geçirmesine müsade edemem. bir kere yandım ben, bir daha yanamam. Bu defa dayanamam. Her gün olan şey lütfen bugün olmasın Allahım! ne olur uyanmayayım. Ahhh... kahretsin!

    ****

    O ses... kalp atışımı kontrol eden makinenin artık aşina olduğum o sesi..

    dıt... dıt... dıt...

    Eğer gözkapaklarımı açabilseydim, bu hastane odasında göreceğim şeylerden emindim. Beyaz fayanslar, beyaz yatak, beyaz çarşaf, beyaz yastık ve kolunda serum olan, tüm vücudu yanmış, asıl mesleği burada, böyle; boylu boyunca yatmak değil, yüzme öğretmek olan bir kadın.

    ****

    Çıtırtıları duyuyorum. Bir şey bana doğru geliyor. Sıcak, gitgide yaklaşıyor. Bu kokuyu biliyorum, tanıyorum,ne olduğunu anlıyorum. ciğerlerime doluyor kara duman. Uyanamıyorum. Önce saçlarım tutuşuyor. sonra sıçrıyorum, çırpınıyorum. Kaçıyorum, kaçamıyorum, bağırıyorum, en sonunda hissizleşiyorum. Elimde olmadan, alevlerin vücudumu iştahla yalamasına izin veriyorum. dahasını hatırlamıyorum.

    dıt... dıt... dıt...

    ****

    hemşireler Aralarında konuşuyorlar, elektrik kontağından çıkmış, kızcağız da yalnız yaşıyormuş diyorlar.
    Her yer ateş, her yer alev. ağlıyorum, gözyaşlarımın tuzu yaralarımı daha da acıtıyor. Bunu hissetmeyeyim diye verilen Morfin vücuduma yayılıyor.

    dıt... dıt... dıt...

    ***

    Suya önce ellerim giriyor. Aynı anda içimi kaplayan sevinç ve huzuru tarif etmenin imkanı yok. Zira , O kelimeler henüz keşfedilmedi, o cümleler henüz kurulmadı. Çünkü, henüz, yaşayan hiç kimse bu kadar mutlu olmadı, eminim. Daha mutlu olamam, Daha mutlu ola...

    dıt... dıt... dııııııııııt...
    5 ...
  20. dikenli teller

    1.
  21. - flashback -

    - aşkım çok acıyacak mı?
    - şaçmalama canım ya. bunu sorduğuna cidden inanamıyorum. cesur ol biraz.
    - peki.

    -şimdiki zaman-

    yıllar önce, daha ergenliğe bile girmemiş bir kız çocuğuyken, aynaya bakar ve beni çilli yarattığı için Allah'a sitem ederdim. o sıralarda bana göre, diğer insanların pürüzsüz tenleri, afrikadaki bir beyazınki kadar kıymetliydi; asla eskimeyecek bir geçerliliği vardı. sonra ben büyüdüm, çillerim aynı kaldı. ama artık Allah'a sitem etmiyordum. küçük, gizli bir anlaşmamız vardı. ben dualarımda O'na iyi bir insan olacağıma dair söz verdim ve O'nun da beni iyi insanlarla karşılaştıracağına inandım. Yaratan - kul ilişkimiz ufak bir esnaf pazarlığına dönüşse de, sanırım ikimiz de bundan memnunduk. Sonra ben, ara sıra okuldan kaçan, arkadaşlarıyla mezarlık ağaçlarının altında, babaların ceplerinden çalınmış sigaraları içen, asi bile olamayan, sadece olmaya çalışan bir kız olmuştum. sözüme sadık kalamadım. bunu şimdi anlıyorum.

    ***

    Anadolu'nun ortasına kondurulmuş, yeni gelenlerin Allah'ın unuttuğu yer dedikleri ama gurbetçi hemşehrilerimin her yaz gelip tatil yaptıkları memleketimden ayrılmam için gecemi gündüzüme katık edip, üniversite sınavına çalışmam gerekti. istanbul'daki herhangi bir üniversiteyi kazanmak istediğimi tahmin etmişsinizdir. hadi ama, anadolu'daki her genç istanbul'u görmek, orada yaşamak için bunu ister biliyorsunuz. sanırım bu isteğin ergenlik yıllarına ve dolayısıyla üniversite sınavına hazırlanılan döneme denk gelmesinin en büyük nedeni özgür ruhumuzun sınır tanımadan yaşamak istemesi ve elbette dünyadaki en büyük acıları çekmemize rağmen bizi kimsenin anlamamasıydı. istanbul'a gelip oradaki kaos ve keşmekeşin bize kendimizi unutturacağını hayal etmek ayıp değildi.

    sonunda istediğim olmuştu. kazanmıştım. yoo hayır, filmlerdeki gibi haydarpaşa garına inip, istanbul sen mi beni yeneceksin, ben mi seni? diye haykırışta bulunmadım. gayet rahatsız edici, uzun bir otobüs yolcuğunun ardından hareme ilk adımımı attım. yükselmek isteyen her gencin önündeki en büyük engel olan heybetli akrabalardan bende de vardı; hem de fazlasıyla. ben daha otobüse binmeden telefonla tembihlemişti babam; 'aman dikkat et bizim kıza, başına bir iş gelmesin'. emanet edilmiştim. kalacak yerim, yatacak yatağım, yenecek aşım vardı tamam da, benim hayalimdeki üniversite hayatı bu değildi ki. biraz sabrettim. alışmak için kendime zaman tanıdım ama yok, olmadı. bu rahat, rahatsız ediyordu beni. huysuzlandım. okuldan tanıştığım iki kız arkadaşımla eve çıkmanın planını yaptım. bahane bulmam zor olmadı. akrabamın evi ders çalışmak için ziyadesiyle kalabalıktı ve benim derslerim sırf bu yüzden iyi değildi. siz buna inanmadınız ama, babam inandı.

    ***

    yığınla yıkanmayı bekleyen çamaşır, lavabonun içinde birikmiş bulaşık, western filmlerinde düello yapan iki adamın gösterildiği sahnelerde, esen rüzgarla oradan oraya yuvarlanan toz öbeğine eş değer toz kütleleri, yemeği kim yapacak, bulaşığı kim yıkayacak kavgaları arasında, bu üniversite öğrencisi profilinde tek eksiğim olan erkek arkadaşı da nihayet edinmiştim. cemil ile, ev arkadaşım Esra'nın sevgilisi Murat sayesinde tanıştım. zamanı geri alabilseydim ile başlayacak bir cümle kurmayacağım. çünkü ben hatalarından ders almak yerine, aynı hatanın bir daha olmayacağına inanan optimist bir aşığım.

    ***

    hayatıma giren Cemil, yalnız gelmemişti. sadece alkol değil, gözyaşı, ara sıra atılan bir kaç tokat ve sol omzumda, dikenli tellerin içindeki kalpte yazan adı...

    ***

    herşeyiyle herşeyim olması çok uzun zaman almadı. sevdik, sevildik, seviştik. ağladık, ağlatıldık, ağlaştık. sonra alkol yetmedi ona, esrar sarıp içti. içtikçe agresfleşti. tokatları hatırlıyorum en çok; yüzüme ard arda inen. seviyordu oysa. sevmese neden beni incitmek istesindi ki? gece bunlar olurdu, sabaha aşık uyanırdı. işte bu sabahın birinde yüzümü ellerinin arasına aldı 'aşkım, bazı şeyler hiç ölmez. beni hep yanında taşıman için bir yol buldum' dedi. cemil bir dahiydi değil mi? evet ne dediğinizi duyar gibiyim; benim gözlerim kördü. kadıköy barlar sokağındaki dövmeciye gittik. duvarda ne çok simge, yazı, poster vardı ve bu dövme işi ne asi bir iş, ne aşık bir buluştu.

    - aşkım çok acıyacak mı?
    - şaçmalama canım ya. bunu sorduğuna cidden inanamıyorum. cesur ol biraz.
    - peki.

    dikenli tellerle çevirdik kalbimi; kimse girmesin, giren çıkmasın diye. içine de adını yazdık cemil'in.

    ***

    tenimde, derimde, içimde, dışımda olan Cemil'in esra'nın yatağında ne işi vardı diye düşünüyorum şimdi.
    onları okulda olduğumu sandıkları bir gün, esra'nın odasında gördüm. hatırladığım şeyler kulaklarımdaki uğultu, cemil'in beni sarsması, esra'nın ağlaması, halbuki elimdeki bıçak onları kesmek için değildi.

    ***

    benim adım nurgül. bir elimde valizim var, diğerinde biletim. sol omzumda tam ortasından tek bir hamleyle kestiğim bir dövme. ben dikenli telleri kestim. Allah'ın unuttuğu memleketime dönüyorum. çillerimi yanıma aldım, daha masum olmaya gidiyorum. daha yazardım ama otobüsüm kalkmak üzere. Bir de, Allahım, anlaşmamız hala geçerli mi?

    edit: imla.
    14 ...
  22. killer s lullaby

    ?.
  23. muhteşem faithless şarkısı.

    i'm sittin' at a coffee table, unable to see straight
    watchin' parallel lines unwind and undulate
    behind the rain-streaked windowpane, the scene's bleak
    another train leavin' home, conceding defeat with a low moan
    hangin' in the sky, made of stone
    everybody's leavin' home, i called my man jerome
    to come meet me in the twilight zone
    leave your mobile phone at home and come alone

    i bought him coffee and a snack, settled back, started speakin'
    he was tweakin' with the peak of his cap
    while i'm seekin' to discover what it takes to stay sober
    not cover my mistakes, try to maybe make sense of the evidence
    it's over, she's gone for good
    why should i lie, singin' a killer's lullaby
    identified by the dying ring of her goodbye
    the last thing you hear before your life disappear

    now it just gets worse, like my stomach 'll burst,
    feel like i've been cursed.
    with seven centuries of bitter memories
    and inadequacies, previous he's and she's
    i'm movin' round this old house for the last time
    seein' my past crimes, been here for lifetimes
    hearin' the chimes of the old clock that used to mock
    you got eternity for takin' stock, this place is like a padlock
    you look shocked. trust me, nothing ever moves but the dust,
    there's just us and i'm here to torment and tease
    and that's how it was for centuries
    me and my memories, do you brought the keys
    took the couple of saturdays

    i moved in runnin' from tragedies and music
    seven hundred years since i came here
    you appear, same hair, same quizzical stare
    i couldn't get near,
    and the sheer frustration was more than i could bear
    i was really cursed, thought i'd been through the worst part
    that was just the first part, just the start
    every night i'd be sitting with dread prickin' my heart
    in case the man she'd been chasin' gets to first base
    and i just can't escape, i'm in bad shape
    you making love to someone else is more than i can take
    and so i make all the movement i can to no avail
    scream and yell, sinkin' deeper into my personal hell

    i'm getting heated, i'm sorry, have another coffee
    i needed to release my sparrow chest from just a piece of this pressure
    unless an escape route is found, i'm going down underground
    into lifetimes of pain, it's absurd
    the heaviest chain is contained is the sound of one word
    so i'm referred back to hell, huh
    just as well, i hate needles an' get twinges at the thought of syringes

    jake, i'm going insane with shame
    i do my watch at makin' love over and over again
    with what i call a farmer's swain
    unintelligent, pea-brained retard who thinks he's always hard
    oh god, of course i'm jealous, fellows, oversexed flexes in his pecks,
    jesus, what's he going make and do next?
    a mad vex, the way she gently scratches his chest
    you used to do that to me back in 1253
    pity me, while you lie with your lover
    i stay and suffer in despair while you ruffle his hair
    unaware of who else is there

    i move quick, i want to try my trick one last time
    you know it's possible to vaguely define my outline
    when dust move in the sunshine
    so i'm tryin' to change, vibrate myself to near-human pitch
    which reminds me how i used to come unstitched
    and switch 'round the house in a blind rage
    it took years and an ocean of tears to find the key to this cage
    if i was at another stage into a new age, it's difficult to gauge
    but i know that i'll see you again, on that you may depend
    i just don't know how or when
    sleep on, my lost love on gone

    jerome took me home under steel skies
    knowing i'm prone to dramatize but unknown for telling lies
    and what i verbalize he can see behind my eyes
    but why o why identify killer lullabies
    and he surmised
    no surprise couldn't hear that
    closed my eyes as he steered that old black bm home again
    not knowing how and not knowing when.
    1 ...
  24. düş oda bir salon

    1.
  25. Geçen sene pazardan aldığı yün iplikleri şişe takmış küçük oğluna kazak örüyordu. Aslında sevmezdi örgü işlerini ama mevsimin değişmeye başladığı bu günlerde alınacak en ucuz şey bu ipliklerdi ve evde oturduğu günlerde, televizyon izlerken, elini dolduracak bir iş lazımdı Aysel Hanım'a. Bir dizini kırmış; kalçasının altına almış bir şekilde, her oturuşta farklı bir perdeden ses çalan, yayları oldukça eskimiş kanepede oturuyordu. Dış kapıdan gelen anahtar sesinden anladı Nihal'in işten döndüğünü. Güzel Nihal , çilekeş Nihal... Liseyi bitirdiği sene şehir dışındaki bir üniversiteyi kazanan; ama hem parasızlıktan hem de kız kısmının şehir dışında okumaya hakkı olmadığını savunan düşünceyi aşamamanın çaresizliğinden okuyamamıştı. Bir kaç ay içinde mahalledeki tuhafiyede çalışmaya başlamıştı. Ah kafasız Nihal diye düşündü Aysel. Ne bulmuştu o çelimsiz çocukta? Ne vardı başını yakacak? Allah'ın cezası o sümsük bu mahallede bile oturmuyordu, nerden musallat olmuştu kızına? Nihal'in odaya girmesiyle kurtuldu bedduaya doğru giden düşüncelerinden. Hoş geldin kızım, diyerek girdi konuya. Genç kız hoş bulduk dedikten sonra uzun uzun baktı annesine. O ses tonundan anlamıştı Nihal; biraz sonra duyacağı şeyler hoşuna gitmeyecekti. Otur kızım biraz konuşalım diyerek devam etti annesi;
    - Bugün Hafizelere gittim . Geçen akşam Zeynep'e görücü gelmiş , kapalı çarşıda dükkanı varmış çocuğun, aşağı mahallede de evleri. Kız istememiş baştan, karşılarına bile çıkmamış ilkin. Sonra yola geldi dedi Hafize. Tabi ya nasıl gelmesin, başına talih kuşu konmuş. Arasa da bir daha öylesini bulamaz ki.
    - Ne demek istiyorsun anne?
    - Aklını başını topla demek istiyorum. Gittin bula bula çulsuzun tekini buldun. Kızım, gençsin, elin ayağın düzgün. Bırak şu aşk meşk meselesini. Doğru düzgün birini bul da rahat et. Kimseye muhtaç olma.
    - Seyit de beni kimseye muhtaç etmez anne.
    - Sen öyle san. Ben de babana kaçtığımda öyle sanıyordum. Ne oldu? Yıllardır bu bodrum katında ay başında kirayı nasıl ödeyeceğiz diye düşünerek ömrümü çürüttüm. Annenin kaderi kızın çeyizi olurmuş derler. Ben yandım sen yanma. Evi barkı olan hali vakti yerinde birini bul.

    Tüm mesele buydu işte. Tüm mesele annesinin yaşam standartlarının arzuladığı kadar yüksek olmamasıydı. Ne sanayide haftalıkla çalışan Seyit'in motor yağlarından kapkara olmuş elleri ne de üç ay önce kızının parmağına takılan nişan yüzüğü umurunda değildi Aysel'in. O sadece kızının, bu kaldırımları eksik mahalleden, yaz kış fark etmeksizin yağan her yağmurda çamura dönen yollarından ve en önemlisi de yıllar önce kendisinin de yaptığı gibi aşka inanıp evlenme düşüncesinden kurtulmasını istiyordu. iki oda bir salon istiyordu kızı için.

    Nihal uzun uzun dinledi annesini. Hiç cevap vermedi. Ne dese faydası yoktu. O da anlamışcasına başını aşağı yukarı sallayıp görünürde annesine hak veriyordu. Çünkü bu sıkıcı muhabbetin kısa zamanda bitmesinin tek yolu buydu. Halbuki Nihal seviyordu Seyit'i. Vazgeçmeyecek kadar, annesinin kendisine biçtiği süslü gelecek planlarına kurban vermeyecek kadar seviyordu. Onu askere uğurlarken ardından bir tas su yerine gözyaşlarını dökecek, sabırla bekleyecek kadar seviyordu. Madden çok rahat bir hayat sürmeyeceğini biliyordu elbette. Ama sevmediği birinin yanında yaşlanma düşüncesi o kadar ürkütücüydü ki Seyit'in yanında aç kalmaya razıydı.

    Baharın ilk günleriydi. Her zamanki banka oturmuşlardı. Genç kızın başı Seyit'in omzundaydı. Seyit'in de cebinde bir anahtar. Biliyordu Nihal'in istediği tek şeyin başını sokacak bir ev olduğunu. Bu yüzden dededen kalma arsanın üzerine kondurmuştu evini. Tapusu bile vardı. Yıllardır çalışıp biriktirdiği ne varsa bu evin inşaatına harcamıştı. Küçüktü ama onlarındı. Daha iyisini hak etse de Nihal, daha iyisi için hayatında onun varlığına ihtiyacı vardı. Öyle heyecanlıydı ki; bu haberi nasıl verecekti nişanlısına? Ne deseydi? O kadar zaman saklamayı başarmıştı ama şimdi böyle bir haberi gizlemek ne kadar zordu. En iyisi elinden tutup eve götürmekti . O da öyle yaptı. Genç kız nereye gideceğini bilmiyordu ama sonsuz bir güvenle tuttu Seyit'in elini. Sonra gözlerini kapaması söylendi; kapattı. Önce anahtarın sesini duydu, sonra boya kokusu geldi burnuna. Adımını attı, elindeki el biraz daha ilerletti evin içinde. Gözlerini şimdi açabilirsin dendiğinde ilk gördüğü şey açık maviye boyanmış duvarlardı. Anlamıştı. Gözleri doldu; Seyit'e sımsıkı sarıldı. Burası yatak odaları olsa gerekti. Duvarda beyaz gelinliği asılıydı.
    14 ...
  26. breaststroke

    1.
  27. vicdanın affetsin

    1.
  28. simge sağın'ın seslendirdiği şarkı. sözlerini de yazayım da tam olsun.

    gitme beni üzme
    biraz olsun hatırım yok mu gitme
    duyma beni duyma
    ama kalbimin sözü var dinle, dinle
    yalvarıp aşkını dilenmek
    ağlamamak için direnmek
    senin yüzünden üzülmek
    sana elveda demek var mı?
    bir kırık kalp ah etti
    söz söylenmez üstüne
    seni vicdanın affetsin
    benden affı bekleme.
    3 ...
  29. yunus vuruşu

    1.
  30. diğer adı dolfin olan ve kelebekleme yüzme stilinin baş aktörü hareket. göğüsten başlayıp ayaklara kadar bütün vücudun dalgalanması da diyebiliriz. bu teknikle, kırbaç gibi hareketlenen vücut* fark yaratacak bir hız sağlar. yunus vuruşu hareketi, bacaklar kapalı, her iki ayak içeriye dönük bir şekilde aynı anda aşağı yukarı ayak vuruşundan oluşur.

    0 ...
  31. dolfin

    1.
  32. diğer adı yunus vuruşu olan ve kelebekleme yüzme stilinin baş aktörü hareket. göğüsten başlayıp ayaklara kadar bütün vücudun dalgalanması da diyebiliriz. bu teknikle, kırbaç gibi hareketlenen vücut* fark yaratacak bir hız sağlar. Dolphin hareketi, bacaklar kapalı, her iki ayak içeriye dönük bir şekilde aynı anda aşağı yukarı ayak vuruşundan oluşur.

    1 ...
  33. byakuya

    1.
  34. sözlüğe hoş gelen dokuzuncu nesil yazarlardan. koştursun bakalım.
    1 ...
  35. ya da vazgeç

    1.
  36. özer bal şiiri.

    her şeyi isteyebilirsin
    seninse
    olacaktır.

    imkansızı dene
    belki
    ihtimaldir.
    3 ...
  37. sözlerim yalan olsa da

    1.
  38. özer bal şiiri.

    Sözlerim yalan olsa da
    söze gelmez ama
    düşlerim değil
    adına düşler kurmayalı
    inan hiç bir şey
    eskisi gibi değil.
    2 ...
  39. ince sözcükler arıyorum geceler boyu kırılganım

    ?.
  40. özer bal şiiri.

    ince Sözcükler Arıyorum Geceler Boyu Kırılganım
    koynunda unuttum herşeyi, unutkanım
    sevmedim desem yalan
    öyle bakma alınganım.
    4 ...
  41. hayal mahsulleri

    1.
  42. özer bal şiiri.

    yoktunuz aslında
    yaratan bendim
    sevdim.
    sevilen ne varsa
    saftı.
    saflık hep ardımda
    önümde yoklar,
    bir yol ayrımında
    seçmek değil
    yaratmak vardı.
    3 ...
  43. gerçekçiyim ya

    1.
  44. özer bal şiiri.

    düşündüğümde seni
    sıcaklık sarar içimi
    buruk bir haz duyarım
    yüreğim, yakalanmış kuş yüreği.
    bir daha düşünürüm
    seni, beni
    soğuturum içimi.
    kuş uçar,
    üşürüm...
    3 ...
  45. biri söylemiştir

    1.
  46. özer bal şiiri.

    O kadar hiçkimseye ait değilim ki
    O kadar herkese ait sevgim
    Birinden vazgeçemeyecek kadar senin...
    Birinin olamayacak kadar hiçkimseye aitim.
    2 ...
  47. düşsüz olmaz

    ?.
  48. özer bal'ın şiiri.

    sözlerim yalan olsa da
    söze gelmez ama
    düşlerim değil

    adına düşler kurmayalı

    inan hiç birşey
    eskisi gibi değil.
    3 ...
  49. benim için öl

    1.
  50. amy plum'un yazdığı, Esra Çakıruylası'nın çevirdiği, akılçelen kitaplar tarafından yayımlanan sürükleyici roman.
    Amy Plum, paranormal üçlemesinin ilk kitabı olan Benim için Öl'de (Die For Me) , Amerika'da anne babasını trafik kazasında kaybedince, ablasıyla dedelerinin yanına taşınmak zorunda kalan Kate ile onun saf güzelliğine tüm benliğini kaptıran yakışıklı Fransız genci Vincent'ın ruhlara işleyen aşklarını anlatıyor.
    On altı yaşındaki Kate, Brooklyn'den, çoğu kişinin hayalini süsleyen 'Işıklar kenti' Paris'e taşındığında, acı günlerini kitap okuyarak ve sanatla iç içe geçirerek atlatmaya çalışır. O sırada, uyur hâldeyken bile onu görebilen bir çift gözün kendisini aşkla izlediğinden habersizdir. Kate'in, bir kafede kitap okurken gördüğü ve tüm genç kızların yüreğini hoplatacağını, kendisine hiç takılmayacağını düşünerek iç geçirdiği Vincent'ın gözleridir bunlar. Ve Kate de Vincent'a gönlünü kaptırır.
    Ama bu aşkın önünde gizemli ve ürkütücü bir engel vardır. Vincent normal bir insan değildir. Hayatını her gün riske atmasına neden olan korkunç bir yazgıya mahkumdur. Ayrıca onu ve tüm ırkını yok etmeye çalışan ölümsüz ve tehlikeli düşmanlara karşı koymak zorundadır.

    http://www.kitapyurdu.com...tap/default.asp?id=594682
    2 ...
  51. tiki kız çanta tutuşu

    ?.
  52. ağırlığı ne olursa olsun çantanın sapını sağ ya da sol diresiğin kıvrımına oturtup taşıma yöntemidir.
    https://galeri.uludagsozluk.com/r/226698/+
    2 ...
  53. sana onları adayacağım

    ?.
  54. mustafa islamoğlu şiiri. serbest şiire örnek olabilecek en güzel şiirlerden biridir.

    ekmeğime katık, aşımın ateşi
    acılarımla başbaşa kalmak istiyorum
    yalnız onlar anlıyorlar beni
    ve yalnız onları dinliyorum

    hayatıma girdin madem
    andacım ol hatıramı yaşat
    ne beni anladığını söyleyen
    ne de yüreğimin gedikli konuğu alsın
    sen al acı
    senin olayım
    beni sen kuşat

    kirli kentte, otogar camiinin avlusunda
    kırıldı umudumu dizdiğim tesbihim
    ben yavrularını yiyen bir kedi gibi
    azıtmayı kuruyordum söyleyemedim
    bir gül ki ellerinle büyütmüştün
    dostların öğütlemişti koklamadan ezmeyi
    yarım kalmış o cümleyi söyleyemedim
    yaşamak dediğin bir lüks oldu benim için
    bundan böyle duyduğun her korna sesinde
    biliyorum, gözlerin çiçeklenecek

    aşk ağlatır derlerdi
    söyletmedi, bu dert söyletmedi beni
    uçan kuştan sakındığın bir yaralı goncanın
    canına kasteden sen olmasaydın

    hatıra defterinin arasından düşen
    bir kuru yaprak verdi seni ele
    yaşadığımı sanıyordum ya
    anılarının arasına çoktan girmişim bile

    madem ki ayrılığa hüküm giymiş bu yürek
    artık ölmek için yaşamak gerek
    hayatımın gözelerinden
    damıttığım bu şiiri bin kez ölerek
    sana adamamı bekleme benden
    gün gelir tütmez olursa ocağım
    acılar var bende duvağı açılmamış
    bekle
    sana onları adayacağım
    1 ...
  55. ben şairim sevgilim

    1.
  56. nurullah genç'in şiiri.

    iliklerime kadar kasırgalıyım
    martılar konuyor omuzlarıma
    uğrunda rıhtımlara döktüğüm saçlarımla
    seni istemeye geliyorum babandan
    boynumda ödünç aldığım
    papyonların en kapitalisti
    sırtımda toprak kokan
    afrikadan çalınmış elbisenle
    en kanlı bir isyanı bastırarak içimde
    seni istemeye geliyorum babandan
    dökülse de
    briyantinlidir saçlarım
    ellerim sandığın gibi
    hoyrat değildir
    göğsünü gere gere
    yürüyorum en son hazırlandığın
    deliler kartpostalına
    burnumda barut kokusu
    kulaklarımda çığlık
    ellerim sandığın gibi
    hangi köşesinden kim bilir
    çalışan yeryüzünün
    şimşekli bir korkuyla yalıyor bedenimi
    jandarma yangınları
    yalanlar, vaadler, kelime oyunları

    pankartlar, sloganlar, oksijen tüpleri

    gözyaşı gölcükleri arasından sessizce
    geliyorum antika villanıza
    babanız kabul etmez bilirim
    yüreğimi darphanelerden geçirip
    başlık parası diye
    sunsam altın tas içinde
    itiraf ediyorum
    atalarımdan kalan
    bir avuç sevgiyle geçindiğimi
    beceremem yemek pişirmesini
    çocuklara bakmasını bir de
    ben şairim sevgilim
    sensiz günlerin biriktirdiği
    ayrılık kamburuyla
    uzanıp öpesim geliyor bulutları
    bulutların ötesinde gözlerin
    seni nüfus kayıtlarıyla değil
    bakışlarınla tanıyor dünya
    gölgende serinliyor çöl mahkumları
    aşkımın mesajını alınca yıldızlardan
    rüzgara sormuşsun özgeçmişimi
    oysa göklerdedir benim tarihim
    sımsıcak bir yaz günü
    denizi düşler ya insan
    suya dokunuşunu kalbin
    bütün epeleirnle sarmışsın beni
    vadilerimle boynu bükük
    bir damlanın düşmesini bekliyorum ömrüme
    toprağın mirasıyım
    rüyalarım bu yüzden kuraktır bazen

    bazen buram buram çiçek kokulu
    mevsimlik elbise gibidir bazen
    giyerken bir yanıma, öbür yanım dirilir
    yağmur ölesiye vurgundur bana
    lacivert karanlıklar ülkesinden süzülen
    dantelli bir akşamdır ufuklarıma çöken
    her kirpiğim uzaklarda bir filiz
    her gülüşüm yeşeren bir şeftali çiçeği
    çıkarım balkonuna ateşli duyguların
    şakır bülbülce dilim
    ben şairim sevigilim
    dudaklarım yanıltmasın
    her çiçeğe kondurmam öpücüğümü
    hep susuzluk değildir taşıdığım
    yıllardır yükünü çektim fedakarlığın
    belim bu yüzde eğik
    ayaklarım yanıltmasın
    yeminliyim, giremem bu kapıdan
    martılar konuyor omuzlarıma
    hüznümün evrensel bir hüzün olduğunu
    haykırıyolar
    martılar en temiz bakiyesidr
    kirlenen denizimin
    cemrelidir ellerin, menevişlidir
    aynalara yüklemişsin nazını
    amansız cephelerde
    ırmakları nüfuzunla umutlandırıp
    rüyalara ulamışsın
    lekeli labirentleri, aykırı hayalleri
    gurbetin esrarlı noktalarına
    çekimlemişsin
    tazeleyip iksirinle ruhumu
    düşürmüşsün beni sensizliğe
    sana tutundukça sarsılıyorum
    seni düşündükçe esaretteyim
    soranlara fısıltıyla
    hamal olduğumu söylüyormuşsun
    ben leylanın hamalıyım sevgilim
    bu yürekten daha ağır
    yük taşımadı yeryüzü hamalları
    tut ki ibr ben değilim
    annem, babam, yatalak kardeşimle
    karanlığa döşek yapıp
    gökleri yorgan diye çekiyorum üstüme
    tut ki yoksulluğun mübtelasıyım
    istiyorsan, dökeyim avuçlarına
    içimin elmaslarını
    yüreğim yakut bir kolye gibi gerdanını süslesin
    gözlerimden zümrüt küpeler yapıp
    kulaklarına takayım
    ipekli yollarıyla
    gümüş penceresi, kapılarıyla
    istiyorsan, saraylar kondurayım gönlümden
    iz bırakmış bronz tenli sevgilileri
    hizmetçi kılayım ayaklarına

    ihtiraslar ihtirası yutuyor
    leylak bahçesinde duman tütüyor
    senin başladığın yerde bitiyor
    gündüzün gündüzde öldürdükleri
    ne vakit sancılansam
    damarlarıma sokuluyorsun
    sonra duyulmadık hakaretlerle
    tanık oluyorum kovulduğuma
    bir villa girişinden
    hangi sokağa dalsam
    peşimde adımlarım
    hangi eve yönelsem
    bir sürgü, bir hıçkırık
    bir ben varım dünyada
    sanki bir de yalnızlık
    ama güçsüz değilim
    ben şairim sevgilim
    2 ...
  57. etli çorba

    1.
  58. Balıkesir ilimize Ait Bir Çorbadır. anlatılmaz, yaşanır bir lezzettir. tarifi şöyledir;

    malzemeler:
    1 kg. dana kuşbaşı,
    3 adet yumurta,
    3 yemek kaşığı kavrulmuş un,
    3 yemek kaşığı yoğurt,
    Karabiber, tuz
    Tereyağ

    yapılışı:
    Kuşbaşı düdüklü tencereye konur. Üzerini geçecek kadar su ilave edilir. Karabiber serpilir ve 45 dakika haşlanır. Meyanesi için yumurtalar bir kaba alınır. Üzerine kavrulmuş un, yoğurt ve yarım su bardağı su ilave edilir. Un ve yoğurdun topaklanmaması için kaşığın arka kısmıyla ezilerek, iyice karıştırılır. Haşlanan etler soğuması için kevgirle sudan çıkarılıp bir kaba alınır. Soğuduktan sonra etler didiklenir. Et suyuna kesilmemesi için meyane yavaş yavaş karıştırılarak eklenir. Meyane yoğun bir kıvam vereceği için biraz daha su ekledikten sonra tencereyi kısık ateşe ayarlanan ocağa yerleştirilir ve etler içine ilave edilir. Kaynayana kadar bir süre karıştırılır ve isteğe bağlı tuz serpilir. Lezzetlerin birbirine karışmaması için bir kaç dakika kaynaması yeterlidir. Tereyağını eritip servis yapmadan önce üzerine ilave edip karıştırılır. bu çorbanın püf noktası içine katılan yumurtadır. isteğe göre servis kasenin içine de yumurta kırılıp hızlıca çırpılarak servis edilir.
    1 ...
  59. daha fazla entry yükleniyor...
    © 2025 uludağ sözlük