toplumsal normlar yapısının merkezinden kopma şeklinde tanımı yapılır.
legal ve illegal yollarla bir siyasal davranış çıktısı verir yabancılaşan insan.
legal olarak sistemin içinden sistemi dönüştürmeye çalışır illegal olarak da devrimci olur.
burada kullanılan devrimcilik apayrı bir mahiyet taşır.
Çevreme bakıyorum. Duman altı olmuş odamda çevreme. Koltuğa, yüz üstü yatmış çantama, kenarından süzülmüş kahvenin lekesi kalmış bardağa, kül kaplamış masaya. Gördüklerimin bir anlamı yok sanki. Bütün bunlar ne. Ve ellerime bakıyorum. Doğduğumdan beri bildiğim ellerime onları bile algılayamıyorum. Yaşım yaşadıklarım yok sanki. Hiç olmamışım ya da milyonlarca yıldır yaşıyormuşum gibi. Sadece göz oldum sanki. Arkasında akıl olmayan göz. Sadece gören o kadar. Gördüğünü anlayacak bilgisi olmayan göz. Gördükleri ağır ağır akan bir çift göz. Öyle bir göz ki onca şeyi paylaştığı elleri bile tanımayan. Öyle bir göz ki kendi bedeni dahil tüm evrene yabancılaşan.
yabancılaşma, ingilizce karşılığı alienation, almanca karşılığı entfremdung.
En genel anlamda;
bireyin, kendisi, sosyal çevresi, içinde yaşadığı toplum ve kültür ile bağlarının zayıflaması
ve giderek kopması anlamına gelen bir süreç olarak tanımlanabilir.
Yabancılaşma, kapitalizmin sonucu olan bir olgudur. yabancılaşma olgusunun temeli, insanın insan olarak öznelikten çıkıp nesneleşmesidir.
yusuf'u kaybettim kenan ilinde
yusuf bulunur kenan bulunmaz
yunus emre bu şiirinde -yunus'un söylediklerine şiir demek yunus'a hakaret olur mu? bu da ayrı bir konu- kaybettiği bir yusuf'tan bahseder. hepimizin malumu kaybolan yakub'un yusuf'udur. kaybedilen yerde yakub'un yaşadığı kenan diyarıdır. yusuf bulunduğunda enterasan bir şey gerçekleşir. kenan kaybolur. peki aranan nedir burada? bulununca bir şehir nasıl kaybediliyor? ki aramaya konu olan yer kenan. vefakat yusuf kenan'da ranımasına rağmen bulununca kaybedilen de kenan.
arayış, ancak hakikat taliplerinin işidir. arayış içerisine cevap bulanlar girişemez. bir cevabı olanlar, soru soramayanlar arayışı bilmezler. tanrı'nın var olduğunu bildikleri halde bana cemalini göster diyemezler. neyse bu ayrı konu..
yakup kendinden bir parçayı, daha doğrusu kendini yusuf'ta buluyordu. yusuf'a baktıkça, hz. süleyman'ın atlara bakarak rabbini görmesi gibi bir durum yaşıyordu. ve yusuf'a bakmak başka şeylere bakmaya gerek/ihtiyaç hissettirmiyordu. sadece yusuf her şeye yetiyordu. yusuf=hakikat desek mübalağa olur mu?
işte yakup kendini seyrettiği ayna olan yusuf'u kaybedince, etrafının farkına vrdı. kenan diye bir şehirin varlığından haberdar oldu. ama bu kez can yakan bir azabın içine düşerek. o azap kendine bakamamaktı. yani yusuf'a bakamamak. ve yakup kenan'a girer. orada kendini seyredeceği aynayı yusuf'u arar.
ve yusuf bir gün bulunur. yusuf bulunduğu anda, dış alemle irtibat yine kesilir. çünkü aynaya/yusuf'a kavuşulmuştur. ve kendini seyretmekten başka dünyada bir meşgale yoktur. sadece o bütün dünya veya kainat. yusuf varsa diğeri bilinmez. diğerini bilme ihtiyacına girilmez.
işte yabancılaşma burada saklı. bizler yarım yamalak dünyaya sarkık vaziyette iken kendimizi seyrediyorduk, yine kendi gözlerimizle. ne zamanki dış dünya diye bir yer tanıdık, bilmek istedik. ve sürekli sorduk bu ne? niçin? nasıl? nerede? sorularını. her soru yeni soruları doğurdu. dışarı ile alakalı o kadar çok şey bildik ki, aynayı unuttuk. ve fakat sinemizde hep bir yangın. ayna özlemi. ve fakat yakup kadar talihlide değildik. kaybettiğimizin ne olduğunu hatırlayamadık. oysa dış dünyaya dair ne çok şey biliyorduk. kendilik bilgisi ise unutulanlardan. üstelik ne unuttuğunu bilemeyecek kadar unutulanlardan. işte tam bunun için bir beyit:
dermiş hakim: bilmediğim nesne kalmadı
dünyayı bildi kendini bîçare bilmedi
Bugün çağdaş insanın içinde içinde bulunduğu "Yabancılaşma" nın kökleri her ne kadar insanın doğadan kopup medenileşmesine kadar uzansa da kapitalizmin yaptığı büyük sıçramayla yabancılaşma da ayyuka çıkmıştır. Hegel'e göre "Yabancılaşma" insanın evrene,doğaya,nesnelere,diğer insanlara ve nihayetinde kendisine karşı yabancılaşmasıdır. Hegel'e göre Tanrı tarihin failidir ve insanda "yabancılaşma" olarak yer almaktadır. Tarih insanın kendisini bulma bu yabancılaşmayı ortadan kadırma sürecidir.
Feuerbach ise Hegel'i burada ters yüz eder. --Zavallı Hegel daha sonra "diyalektik" yüzünden de Marks tarafından ters yüz edilecektir ki daha doğrusu Marks "ben baş aşağı duran adamı çevirip ayaklarını yere oturttum.." diyecektir * -- Neyse Feuerbach burada Hegel'in aksine Tanrının, insandan başka bir varlığa aktarılmış olan insani yetenekleri temsil ettiğine inanır yani insanın idealize ettiği iyi,güzel affeden,koruyan sonsuz kudretli vb. nitelikleri insanın bir başka varlığa "Tanrı" ya yüklediğine inanır. insanoğlunun bu kudretli yetenekleriyle teması ancak Tanrı'ya tapınmasıyla gerçekleşir. insan bu sonsuz yüceliği,sevgiyi barış ve uyumu Tanrı'ya yükledikçe kendisi bu özellikler açısından fakirleşir.
Marks bu konuda Feuerbach'tan etkilenmiş ve ona paralel olmakla birlikte daha sonra "yabancılaşma" kavramına bambaşka bir soluk getirerek çok daha keskin ve ayakları yere basan bir çözümlemeye girişmiştir. Marks'ın temel hareket noktası Tanrı değil, "Emek" tir. Ona göre dinsel yabancılaşma olayın sadece tek bir yönüydü.
Marks'a göre mevcut üretim sisteminde (kapitalizm) işçinin emek vererek ürettiği ürünle ilişkisi yabancı bir nesne ile olan ilişkisi haline gelmektedir. işçi kendi ürününe ,o ürünü yarattığı emek gücüne ve nihayetinde kendine yabancılaşmıştır. işçi mevcut düzende emek gücünü işverene satmıştır ve bu satışın karşılığında aldığı ürün verdiğinden her zaman azdır ki zaten bu sayede artı değer doğmakta o da işverene kalmaktadır. Emeğine yabancılaşan insan nihayetinde doğaya,evrene karşı da yabancılaşmıştır artık o kendisine ait değildir. Mars'a göre insanın yaşam tarzı insan bilincini belirler ve bu yaşam tarzını da toplumsal üretim sistemi belirler. Bununla birlikte kapitalist toplumun eleştirisinde Marks söz konusu asıl insani güdünün temelde "sahip olma arzusu " olduğunu ve bunun tüm toplumu yozlaştırdığını belirtir. Kar-zarar ve özel mülkiyeti değil insani iteliklerin özgür ifadesini hedefleyerek,bunun en yüce amaç olarak gören sosyalit toplumu amaçlar.
Olgunlaşmış tam olarak insan olan insan belirli değerlere sahip olan değil, kendisi başlı başına bir değer olan insandır Marks'a göre...
Bana göreyse,emeğine yabancılaşan günümüz insanı elbette ki öyle ya da böyle bu yabancılaşmanın tahribatını yaşamakta ve bilinçsizce de olsa bundan kurtulmak için çırpınmaktadır. Emeğine yabancılaşmayı hayvani bir dürtüyle tüketerek emeğini tekrar kazanmaya çalışması tam bir trajedidir çünkü o artan iştahla tüketirken bunun için daha da çok emek verip daha da yabancılaşmaktadır.
Doğaya yabancılaşmasını da doğayı insnaoğlunun bireysel mülkiyetine olabildiğince dahil edip onu parsel parsel arazilere dönüştürüp "satın alarak", satın alamadığındaysa olası her fırsatta kendisinin çılgınca doğaya tutkun olduğunu savlayarak aşmaya çalışmaktadır. Kendi kendine içine düştüğü cinnet bataklığında çırpınan modern insan çırpındıkça sonunu çabuklaştırmaktadır.
Toplumun yaşaması için zaruri ihtiyaçlar (beslenme,giyinme,barınma) önceliklidir. Sanat,felsefe,spor gibi etkinlikler ancak öncelikli zaruri ihtiyaçların temininden sonra gelir. Mevcut toplumsal üretim içerisinde biçimlenen insanın zaruri ihtiyaçların üstündeki yaratıları da kendisine,diğer insanlara ve doğaya yabancılaşmış, olsa olsa bu yabancılaşmayı en iyi,güzel ve doğru yansıtan yaratılar olacaktır ki böyle de olmaktadır. Artık yaratılan her şey mevcut üretim sisteminin bir parçasıdır.
Modern insan yabancılaşmanın maskesini ancak hiç bir kar-zarar olasılığı olmayan bir şekilde salt kendisini gerçekleştirmek adına yaratarak düşürebilir. Mevcut toplumsal üretim sisteminin insana tanıdığı her boşluğu kendini gerçekleştirmek amacıyla yaratan insanın yaratıları bir çöküşün çığlığı olmaktan ziyade bir özgürlük savaşımının eserleri olacaktır...
kapitalist üretim ilişkisi sonucu orataya çıkan insanın nesneleşmesi ve insani ilşkilerin "şeyler" arası ilşkiye dönmesi durumu.
insanlar kapitalist yaşamda satışa sunulan "şeyler" üzerinden birbiriyle ilşikiye girdiği için değişim süreçleri insanların meselesi değildir. onların ortaya koyduğu ürünlerine ilişkin bir durumdur.yani insanlar birbirleriyle şeyler üzerinden temasa girerler . insansal nitelik taşıyan ilişkiler böylece şeyleşir ve şeysel ilişkiler de insanlaşır ve insanlar şeysel ilişkiler üzerinden toplumsallaştıkları için şeyleşmiş insansal ilişkiler insanlar üzerinde yazgısal bir iktidara sahip olan maddi zorlamalar tarafından mağlup edilir. insanlar varoluş koşullarını belirleyen kendilerinin ortaya koyduğu ancak kendi kontrollerinden çıkan ürünler yaratır. yani insanlarv kendi yarattığı şeylerin emri altına girer ve özne -nesne yer değiştirmesi yaşanır.
marx' ın çalışmalarında iki tür yabancılaşmadan sözedilebilir. bunlardan ilki, doğadan kopuş anlamındaki yabancılaşmadır. ınsan, doğadan koparak kültürel-toplumsal alanda kendine ikinci bir doğa kurmak anlamında, doğaya yabancılaşır. bu insan oluşu açıklayan niteliğiyle olumlu karşılanan yabancılaşmadır, zorunlu bir süreç olarak anlaşılır. ıkinci yabancılaşma ise, bizzat kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmadır. bunun sonucu olarak insan kendi doğasın, böylece kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. kapitalist pazarın bir unsuru olarak işleyen çarklardan biri haline gelir.
insanın ilk olarak doğadan kopuşu ile başlayan süreçtir.ikinci olarak kişi kopuşu yaşadığı doğanın yerine kendi içsel süreçleriyle bir alan oluşturur.bu bireysel alan giderek kişinin yalnızlaşmasına ve memnuniyetsizliğine yol açar.günümüz yaşam biçiminin temel problemlerinden biridir.
benim bildğim kadarıyla bir zanaatkarın ürettiği ürünle arasında duygusal bir bağ vardır.lakin seri üretimde işçi ürettiği metaya yabancılaşır bu duygusal bağ kaybolur bu sanayileşmenin ve emeğini kiralamanın bir sonucudur.
insan bazen hayatında onemli bir kavsaga geldigini,
artık bazi seylere karar vermesi gerektigini, verecegi kararlarin tum hayatini, yasadigi cevreyi etkileyecegini sanir.
genellikle yanilir.
boylece, gercekte kavsaklarin hic farkinda olmaksizin birer birer yasandigini anladiginda ya her sey icin cok gectir
ya da insan yine bir baska yanlis duyguyla ipin ucunu kacirir ve aliskanliklarina teslim olur.
oysa hayatim dedigi neyse kisinin,donup incelediginde bir dizi tesaduf ve neredeyse el yordamiyla alınan kararlar dizisinden baska bir
sey olmadigini anlar. tuhaf,
onceden kestirilmesi hem olasi hem de imkansiz minicik milyonlarca kavsak...
eve donerken her gun izlenilen yolun nedensiz bir anda degistirilmesi, can sikintisiyla girilen bir kitapcidan alinan bir kitap, gazetede tesadufen görülen bir ilan, laf olsun diye izlenilen bir film.
iste o yuzden ne zaman uzaklara gitsek
yasadigimiz sehrin, kendimizin, bedenimizin, ruhumuzun degistigini, zaman zaman taninmaz hale geldigini goruruz. bu siradisi duyguyu ,degisimi bir kez tadanlar,
bir daha..
bir daha yasamak icin,
hep kacmak isterler sehirden,kendilerinden. boylece yasadigi sehrin ve kendisinin yabancisi olur insan
YABANCILAŞMA kavramı ilk olarak 18. yüzyılda JEAN JACqUES ROUSSEAU tarafından politik bir içerikle ele alınmış, HEGEL ve MARX ile felsefi boyuta taşınmıştır. rousseau, halkın milletvekilleri ile temsil edildiği takdirde kendi yaşayışına yabancılaştığı, halk olmaktan çıktığı sonucuna varmıştır. HEGEL ise yabancılaşmayı diyalektiğin bir öğesi olarak görmüştür. Bu diyalektiğin hareket noktası tin veya idedir. Tin ya da ide, asıl varlıktır ve mutlak özgürlüktür. Ancak her ikisi de realiteden yoksundur. Tin realite kazanmak için kendi dışına çıkar ve kendini dışlaştırır. kendini dışlaştırmasıyla doğa varlığı meydana gelir. Doğa varlığına dönüşümde realite kazanır ancak özgürlüğünü yitirir. çünkü doğada özgürlük değil, nedensellik ve bağımlılık egemendir. özgürlüğünü yitiren tin kendine yabancılaşır. Marx'a göre, insan bir eylem ve iş varlığıdır. iş yapan, eylemde bulunan insan bu etkinliğini ürün olarak dışlaştırır. Ama bu dışlaşma özel mülkiyete dayalı bir düzen içinde meydana geliyorsa, o zaman kendi etkinliğinde kendini dışlaştırmış olan insan kendine ters düşer. Yani kendine yabancılaşır. Kendisine yabancılaşan insan etkinliği kapital biçimini alır ve insanın özüne aykırı bir kapitalist gücün büyümesine yardımcı olur. Bu nedenle insan ne kadar çok üretirse o derece yoksullaşır, buna karşılık kendi özüne yabancı olarak meydana getirdiği kapitalist dünyası o kadar zenginleşir. insanın kendini dışlaştırmasıyla meydana getirdiği ürün, ona yabancı ve düşman bir kapital varlığı olur. Emekçi proletarya sınıfı, yabancılaşmada kendi güçsüzlüğünü ve insani olmayan gerçekliğini görmüş olur.
en basit tanımıyla artık tek ve küçük bir işe yoğunlaşmış insanın, kendisine ve çevresine uzaklaşmasıdır. artık işini sevmez hale gelir, sadece parası için çalışır.
yabancılaşma eşiği de şayet patronunuz artık gelmek zorunda değilsin, yine de biz sana paranı vericez dediği anda işe gelinmiyorsa işte yabancılaşmayı yaşamaktasınızdır.
ötekileştirme vetiresi sonucunda meydana gelen durum. yabancılaşma salt devlet eli ile gerçekleştirilen hedefsel bazlı uygulamalar değildir. günümüzde sıklıkla icra ediliyor olsa da sadece bu tarafından bakmak haksızlık olacaktır. yabancılaşma öncelikle benliğin kendi içinde sınıf atlama çabası(ya da niyetsiz fiil)ile başlar. gelişim sonucu ortaya çıkan değişim reaksiyonundan başka bir şey değildir. marx amca kadar dipleyemesem de özgün düşüncem bu şekilde özetten ibaret. kassam kendi kafam bile karışacak, vazgeçiyorum.
değişen insanlar arasında değişimlerini kabullenemeyen ve buna uyum sağlayamayanlar arasında büyüyen olgu. bir takım yabancılaşmalar bir süre sonra uçurum halini alabiliyorlar.
''Yabancılaşma olgusunu en genel anlamda kendinden başkası olma ya da başkasına dönüşme diye tanımlayabiliriz. Yabancılaşma ancak ben'le başkası arasına, özneyle nesne arasına çatışkılı bir ilişki girdiğinde ve buna göre özne geriye dönülmez biçimde dönüştüğünde sözkonusu olacaktır. Bir başkası olmak fikriyle birlikte yabancılaşma kavramını bize Hegel armağan etti. Onu daha sonra Marx bir başka bağlamda ele aldı. Hegel yabancılaşma sorununu içsel düzeyde ya da bilinç olguları düzeyinde işledi, onun dışsal yanını düşünmedi. Marx yabancılaşmaya toplumsal, iktisadi, kültürel bir anlam verdi, onu bilinç düzeyinde ele almadı*. Bu iki yarı tutum, sözkonusu iki yarı bakış açısına, ülkücü ve gerçekçi bakış açılarına uygun tutumlardır. Hegel'den ve Marx'dan sonra da, ruhsal anlamda, ona bağlı olarak ruh hekimliği anlamında yapılmış olan çalışmaları, 'bilinç bozulması' sorununa indirgenebilecek çalışmaları bir yana bırakırsak, yabancılaşma sorununa köklü bir çözüm aranmış değildir. Oysa yabancılaşma sorunu içsellik düzeyinde de dışsallık düzeyinde de önemini koruyor, neredeyse giderek çağımızın en önemli sorunlarından biri durumuna geliyor. Hegel'in ve Marx'in kendi felsefeleri çerçevesinde tek yönlü bakışını bir yana bırakarak sorunu birbirine bağlı biçimde gerek bireysel bilinç (ayrı bilinç) gerekse toplumsal bilinç (ortak bilinç) düzeyinde ele alıp tartışmakta büyük yarar vardır. Yabancılaşmanın mutlu anlamıyla mutsuz anlamını buarada çok iyi belirlemek gerekir. Çünkü yabancılaşma hem daha çok Hegel'ci anlamda bilinci bilinç kılan şeydir, hem de daha çok Marx'çı anlamda bilinci bilinç olmaktan çıkaran şeydir.''
kaynak: yabancılaşma sorununa genel bakış - 'afşar timuçin'*