Sanırım var olduğundan bu yana en iyimser tablosunu çizen ve uluslararası platformlarda da bunun karşılığını alan sinemadır. Özgürlüklerin tırpanlandığı, gündelik hayatın üst-yapıya müdahalelerle bayağılaştırıldığı koşullar altında umut kaynağı olmuştur. Reha Erdem adı pek anılmasa da meslektaşı NBY gibi övgülere mazhar olmasa da getirdiği yeni soluk ile anılacaktır.
sinemayı sevenler değil de sinemadan anladığını düşünen arkadaşlar bir okusun. böylece neden recep ivedik ve türevlerine karşı olduğumuzu daha anlaşılır bir şekilde açıklayabiliriz arkadaşlar;
müzikleriyle insanın içine işleyen yapıtlara imza atmıştır.
yıllar geçse de bir yerlerde kulağımıza çalınsa tınılar, sahneler gelir gözümüzün önüne, az parayla, çok şey hissettirmişlerdir.
(bkz: canım kardeşim) (bkz: cahit oben)
gişe kaygısını bir yana bıraktığında harikalar yaratabilen sinemadır. elbette eski türk filmleri tarzında filmler beklemek geçmişe saplantılı kalmak demektir. geçmişle kıyaslamadan günümüz ile değerlendirdiğimizde ise çok başarılı yapıtlar ortaya çıkıyor. aslında festival filmi dediğimiz filmler türk sinemasının mihenk taşlarını oluşturuyor bence günümüzde. şahsi olarak bu tarz filmlerde biraz sıkılsam da başlarda artık içlerindeki sanatı görebiliyorum. mesaj kaygısı gütmeden oyunculukların en üst düzeye ulaştığı filmler oluyor çoğu. ama ne yazık ki klasik türk hastalığımız olan ünlü biri yoksa filmi önemsemek bu filmleri önemli derecede olumsuz yönde etkiliyor. bi'şeyleri izlemeden ön yargılı olmak sadece güzel bi'şeyleri kaçırmaktır. daha sonra farkına vardığınızda ön yargılı olduğunuz zamanlar için kendinize kızabilirsiniz.
kesinlikle yeni dönemi gora ile başlamış ve çok farklı boyutlara gelmiş sektördür, eski güzel inandırıcı oyunculuklar yerini teknik ve sanal gelişime bıraktı.
Çok eleştirilse de yine de vazgeçilmesi mümkün olmayan, Kemal Sunal, Şener Şen, ilyas Salman muhteşem üçlüsünün damgasını vurduğu made in turkish film sektörü.
romantik konulu filmlerden realist filmlere geçişi çok uzun sürede ve yakın tarihte gerçekleştiğinden dünyanın büyük sinemalarının gerisinde kalmıştır. hollywood filmlerinde realist konular yıllar önce işlenmeye başlanmışken bizde bu 80 li yılların sonunda yavaş yavaş başlamıştır. bu durumda amerikan sinemeası hayatın tüm çıplaklığının gösterildiği naturalist filmlerini rahatça hazırlayabilirken türk sinemasının yönetmenleri ben öpüşme sahnesnde oynamam ben sevişemem diyen oyuncularla uğraşmak zorunda kalmışlardır.
en cafcaflı ve yoğun yıllarını 70'li yıllarda geçirse de en iyi ve en orjinal yapımlarını (el attığı her türde) 60'lı yıllarda çekmiş gibi gelir bana. her ne kadar 70'li yılları pek bir sevsem de öyledir. sanki 60larda bâzı yönetmenler tarzını bulmuş fakat daha sonra gişe kaygısı nedeniyle bundan vazgeçmiştir. şimdilerde tek tük de olsa güzel ve iyi filmler çekiliyor.
içerisinde çok büyük hikayeleri barındırıyor olsa da, yapımcı kaygıları, gişe başarısı açısından birkaç dişe dokunur örnekleri dışında maalesef ki yerlerde sürünen sinema(mız).
birkaç senarist, buna mukabil yine sağlam birkaç yönetmen dışında maalesef ki, tv'lere yüksek maliyetli yapımları ısıtıp ısıtıp, reklamlardan deli para kaldırmayı kendine şiar edinmiş yapımcıların elinde. mantalite de para olunca, ''bunu çakalım, bu ismi de kadraja aldık mı, parayı çuvallarız hacı'' modundaki abiler, ''7. sanat sinema'' nın diğer yüzü olan ''pop corn'' ya da çok ecnebileştik ama ''entertainment'' yani eğlence kısmına bakıyorlar. fakat madalyonun bu kısmı için yapılan filmleri de, maskeli beşlerin sıçtığı boktan ya da ivediklerin kusmasından daha fazlasını getirmiyor genelde. bir de izleyici tarafından da bakmak lazım. malumdur ki, biz eleştiriyi sevmeyiz; eleştiriden anladığımız yapıcı olmak değil, yermektir hep, ama sevmeyiz laf sokulmasını; hem de kendimize. evet, bir hikayesi olan filmlere gitmiyoruz artık. kesmiyor bizi. nuri bilge ceylan, reha erdem ya da zeki demirkubuz dendiğinde mimarlık fakültesinde profesor sananlar çok bu ülkede. hah, keza bizler de entelektüel değiliz, ki gıcık olurum o muhabbetlere de, ama eldeki hamuru pişiren aşçılar yemez ülkemizde. yiyen bizler de, tuzu az gelmiş deriz.
son 10 yıldır türk sineması adına yapılan filmlerin birçoğu guy ritchie tarzını benimseyen fakat bunu en kötü şekilde ortaya çıkaran filmlerden oluşuyor nedense. bir grup insanın kendilerini olaylar zincirinin ortasında bulmasını anlatan saçma durum komedilerinden öteye gidemeyen filmlerde, başrolde birkaç bahtsız arkadaş, çevrelerinde mafya babaları, polisler, küçük suçlular, alakasız insanlar... olayların birbirine karışması ve komedi unsurunu video klip tadında anlatılıyor. senaryo yazarları/yönetmenler bu türü öyle benimsemiş ki bir-iki orta derecede ünlü ismi bir araya getirip 3 günde yazdığı aklı sıra karmaşık bir senaryoyu anında filme alabiliyor. bu tarzı benimseyen kötü filmlere örnek olarak en başta maskeli beşler serisini verebiliriz. ardından şafak sezer'in son dönemdeki bütün filmleri sayılabilir. *
diğer örnekler:
yıllardır belli bir çizgide ilerleyip ve bu çizginin ötesine çıkmayı başaramamıştır. bunun en önemli nedeniyse zihniyetimizde doğru düzgün sinema anlayışının olmaması. olanlar ise sinema okullarının eksiklikliği nedeniyle körerip gidiyor.
''8 liraya ne yapılır?'' sorusunun cevabı olarak görülen, tamamen rant işine dönmüş sektör.
isim vermeyeyim her sene birkaç dallama çıkıyor böyle. Liseli esprileri, klişeler vs. ile milyon dolarlar kazanıyor. Bu amcıklar ve bunlara destek verenler yüzünden türk sineması bir türlü şahlanamıyor amk.
Aylardır güzel bir şey seyrederim diye gidip gişeden dönüyorum. Ya çığlık efektleriyle dolu saçma sapan korku filmleri, ya da sikindirik klişelerle dolu sözde komediler çıkıyor karşıma.