Ben Hakk'ım(En-el Hakk) dediği için Abbasi yönetimince derisi yüzülerek parçalanmış olan büyük mutasavvıf...En-el Hakk derken kastı;Allah kendi güzelliğini,kendini nurunu kullarına yansıtmıştır demektir.Ancak;karşısındakiler onu anlayabilecek zeka,bilgi ve algı seviyesine sahip olmadıklarından,bu sözü düz mantık yorumlamışlar ve onu katletmişlerdir.ortada bir cehalet varsa bu hallac-ı mansurun değil,yöneticilerin cehaletidir.
öldürülmesi tümüyle yobazların oyunudur. mansur'un fikirleri her ne kadar hindu sosu taşısa da islam inancına aykırı değildir. ancak söylemleri ve takipçilerinin sayılarının giderek artmasından korkan yobazlar tarafından söylemleri çarpıtılarak işkenceyle öldürülmüştür.
o tanrının tek gerçek olduğunu, insanlar da dahil olmak üzere evrendeki her şeyin tanrının bir parçası olduğunu söylemiştir. yani bilgisi olmadan fikri olan bazı angutların sandıkları gibi kendini tanrı ilan etme durumu yoktur. tabii bu angutlar kendileri okuyup öğrenmek yerine kendi çıkarları için zamanında mansur'u katledenlere inanıyorlar. oysa katledenler de mansur'un tanrılık iddiasında olmadığını gayet iyi biliyorlardı.
öldürülmesi ise bambaşka bir iğrençliktir. william wallace'ın idamını mumla aratır. el, ayak, dil dahil çeşitli uzuvları teker teker kesilmiştir. sonrasında derisi yüzülmüştür. sonrasında çarmıha gerilmiştir. sonrasında kellesi de kesilmiş ve turşusu kurulmuştur.
ulan bir de ışid'e bok atıyorlar. oysa bu yobazlar her devirde bu kadar vahşilermiş be!
ene'l hak sözü meşhur evliyaullah. * aynı misal üzerine beyazıt bestami hazretlerinin de * '' allahuekber'' e mana verişi vardır ki akıllara zarar.
beyazıt bestami, dergahtan bir zat'a '' allahuekber '' 'e bir mana ver evladım der, zat, '' allah en büyüktür '' efendim der. beyazıt bestami, '' sen ne ettin öyle, allah ile kimi kıyasladın da allah'ın büyük olduğuna kanaat getirdin, mana yanlış, bu seni kafir eder '' der. halbuki, mana genel anlamda, müfessirlerce de onaylanmış bir manadır. ama arifler sultanı, durumu açıklar; '' sonradan yaratılan hiç bir şey kıyasa nail değildir, ancak allah vardır, o, diğerleriyle kıyas edilemeyecek kadar büyüktür ve tek varolan allah'tır '' der.
diyeceğim o ki; hazretler, vücudiyetlerinden geçmişlerdir. onlar allah karşısında ölü gibidirler. ne gelirse razı, ne olursa razıdırlar. istedikleri ve düşündükleri tek şey allah'tır.
bu mevzuda da yine beyazıt bestami'nin bir mana alemi rivayeti vardır, kısa geçeyim; allah mana aleminde tüm zamane ve silsile ariflerini toplar, ve buyurur '' herkes benden istedi, ancak ebu yezid * beni istedi '' zaten bu yüzden hazret'e ariflerin sultanı diyoruz.
sözleri çelişkilerle dolu tasavvuf babalarından biridir. ölümünden sonra tasavvufçular tarafından 'kahraman' ilan edilmiş ve ünlenmiştir. ibn-i arabi, Mevlana, yunus emre.. vb. birçok kişiyi etkileyip, dinin temel öğretilerini dinamitlemişlerdir. akıl mantık dışı ve çelişki dolu sözlerine bir örnek:
'Ey insanlar! beni Allah'Tan kurtarın. o beni benden aldı götürdü; bana geri vermiyor. ben ise götürüldüğüm yerin gereklerine riayet edemiyorum....."
bu sözünün tam tersi başka bir sözü:
"sana yakarıyorum, üzerime kadar indirdiğin bu kutsal sahipleniş aşkına ve Sen'den istediğim daha yüksek dereceler adına, beni böyle kendimden alıp götürdükten sonra tekrar bana geri verme. Düşmanlarımın sayısını çoğalt şehirlerde, müminler içerisinde ölümümü isteyenleri de artır."
ilk cümlesindede şunu anlatmak istiyor; 'Allah sevgisini taşıman ve bunun gerekliliklerini yerine getirmenin o kadar kolay olmadğını anlatır..'' keza kendisi bir insandır bi-çaredir..bunu söylemiş olması kendisini daha değerli kılar..
iki cümlesinde şunu anlatıyor; ''artık dayanamıyorum sana olan sevgimi anlatmak sana kavuşmak için adaletini bekliyorum'' ölüme hazırım gibi.
tarih enteresan bir şey. istediği şeyi çok güzel unutturabiliyorken bazı şeyleri yaşandığı dönemdekinden daha fazla sahiplendirebiliyor. 1000 sene önce "en el hak" dediği için türlü işkencelerle öldürülüp teşhir edilen bir insan ne yapılırsa yapılsın tarihin karanlığına gömülememiş. tarih onu unutturamamış. peygamberin ölümünden, islamiyet'in doğuşundan sadece üç yüzyıl sonra yani olay hala sıcakken bu kadar "ters" bir şey söylemesi sonucunda söyledikleri aslında çokça ciddiye alınmış ki yüzlerce yıl konuşulan bir isim olmasının önüne geçememiş. o dönemde yaşayanlar bu dünyayı ona çok görüp öldürmüşlerse de 1000 küsür senedir fikirleri hala tartışılan (olumlu ve olumsuz) bir düşünür olması engellenememiştir. klişe evet ama fikirler hakikaten kurşun işlemiyor.
ulan bende bu şans varken ben "enel hak" deseydim evdekiler öldürüp üstüme çiçek dikerlerdi. ne dediğimi de kimse duymaz bilmezdi. peh.
26 mart 922 tarihinde bağdat'ın bâbüttâk denilen semtinde önce kırbaçlandı; burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edildi.
başı kesilerek dicle üzerindeki köprüye dikildi; gövdesi yakılıp külleri nehrin sularına savruldu.
kesik başı iki gün köprüde dikili bırakıldıktan sonra horasan'a gönderilerek bölgede dolaştırıldı.
hallâc'ın asıldığı yer zamanla önem kazanmaya, hak şehidi bir velînin türbesi olarak ziyaret edilmeye başlanmıştır. vezirliğe yeni tayin edilen ali b. mesleme'nin, görevine başlamadan önce hallâc'ın kabri olarak bilinen yeri ziyaret ederek mânevî huzurunda dua edip niyazda bulunması, abbâsî devleti'nin ondan özür dilemesi ve itibarını iade etmesi anlamına gelmiştir. hallâc adına burada inşa edilen ve zaman zaman onarılan türbeden başka çeşitli islâm beldelerinde onun adına pek çok makam yapılmış ve bu makamlar birçok mutasavvıf, âlim ve devlet adamı tarafından ziyaret edilmiştir.
hallâc-ı mansûr'un öldürülme sebebi hakkında, abbâsîler'e karşı ayaklanmış olan karmatîler'le gizlice mektuplaştığı, "enelhak" sözüyle ulûhiyyet iddiasında bulunduğu, haccın farziyetini inkâr edip yeni bir hac anlayışı ortaya koyduğu şeklinde çeşitli iddialar ileri sürülmüştür. ancak idamın esas sebebinin bu tür iddialar olmadığı anlaşılmaktadır. iii. (ix.) yüzyılda yaşamış olan ve hallâc'ınkine benzer şathiye türü sözleriyle tanınan bayezid i bistami gibi sûfîlere dokunulmamış olması bunu gösterir.
biz ki dayanamayıp kelama başvurduk, susanlara bin selam olsun.. diye selam yollamış kişi. tabi ki de bu susanlar çekilen acıları duyanlardır. cehennemin dibindekileredir.
carl sagan'dan bin yıl önce yaşamış islam filozofudur. bizim carl duymuş mansur'u hepimiz bir'iz, yıldız tozları yıldız tozları diyerek ününe ün katmıştır.
Sual: Hallac-ı Mansur kimdir, niye öldürüldü?
CEVAP
Asıl adı Hüseyin bin Mansur’dur. Hallac denilmesinin sebebi şudur: Bir gün, arkadaşı olan bir hallacın dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun yardımını rica etti. Fakat hallacın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde; "Ya Hüseyin, senin için bugün işimden oldum" diye söylendi. Hallac-ı Mansur onun endişeli hâline bakarak gülümsedi; "Üzülme senin işini de biz halledelim" diyerek parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallaç şaşırıp kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bundan sonra da ona Hallac-ı Mansur dendi.
Pek çok kerametleri görüldü. Yanına gelenlere yazın kış, kışın yaz meyveleri ikram ederdi. insanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalblerinden geçenleri Allahü teâlânın izni ile haber verirdi. 400 kişi ile birlikte çöle açılmıştı. Birkaç gün geçti. Yiyecek hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan perişan bir hâle geldikleri sırada ona gelerek hallerini arz ettiler. Hemen elini arkaya uzatıp, 400 kişinin her birine bir kelle ile iki pide verdi.
Enel Hak dedi
Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; "Enel-Hak" dedi. Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti. Bu sözü için katline fetva verdiler. Halife, onun bir yıl zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bazı meseleler soruyordu. Daha sonra ziyaret de yasaklandı. Şeyh Ebu Abdullah-i Hafif anlatır: "Hile ile Hallac-ı Mansur'u görmeye gittim. Yumuşak halılar ve döşeklerle döşenmiş, güzel bir oda gördüm. Oradaki köleye, "Şeyh nerede?" dedim. "Abdest alıyor" dedi. "Bu zindanda ne iş yapıyor?" dedim. "13 batman ağırlığında bir demir bağ ile, her gün bin rekat namaz kılıyor" dedi. Sonra, "Bu zindanda eşkıya ve hırsız çok, onlara nasihat eder" dedi. Biz konuşurken o abdest alıp geldi. Bana: "Ey genç nerelisin?" dedi. "Şirazlıyım" dedim. Meşayıhlerden sordu. Ebü'l-Abbas ibni Ata'ya gelince, "Onu görürsen, o mektupları yakmasını söyle." Tam bu sırada zindancıbaşı içeri girdi. Saygı gösterdikten sonra, "Düşmanlar beni halifeye gammazlamışlar. Güya ben, ululardan birini buradan bin dinar alarak salmışım. Yerine de halktan birini hapsetmişim. işte şimdi beni katledecekler" dedi. Şeyh: "Var selametle git" dedi. O gittikten sonra, şeyh hücrenin ortasında dizleri üzerine gelerek, ellerini havaya kaldırdı. Başını önüne eğdi. Şehadet parmağı ile işaret ederek ağladı. Öyle ağladı ki, gözyaşından ıslanmadık bir yeri kalmadı. Kendinden geçerek yüzünü yere koydu. O sırada zindancıbaşı içeri girdi. Şeyh: "Ne oldu?" diye sordu. Zindancıbaşı: "Kurtuldum" dedi. "Hangi sebeple kurtuldun?" diye sordu. Halife; "Seni öldürecektim. Şimdi sana gönlüm ısındı. Tekrar affettim" dedi.
Yüz kırbaç vurun
Halife, "O, fitne çıkarmak istiyor, onu katledin veya Enel-Hak sözünden dönene kadar dövün" emrini verdi. Ona önce yüz kırbaç vurdular. Hiç ses çıkarmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. "Korkudan sarardığımı sanmayın. Kan kaybetmekten sararıyorum" buyurdu. Darağacında "Tasavvuf nedir?"diye sordular. "Tasavvufun en aşağı derecesi, işte bende gördüğünüz bu hâldir." "Ya ileri derecesi?" dediler. "Onu görmeye tahammülünüz olmaz" dedi.
idam edilmeden önce halk taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hatta tebessüm ediyordu. Bir dostu, gül attı. O zaman inledi. Sebebi sorulduğunda; "Taş atanlar beni tanımaz. Halden anlayanların bir gülü beni incitti" dedi. Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler. izin isteyip; "Allah’ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenleri affet!" diye yalvardı.
Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı, külleri Dicle'ye atıldı. Atılan küller dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmaya başladı. Kabaran Dicle'nin suları Bağdat'ı basmak üzereydi. O zaman bir dostu hırkasını Dicle'ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal hâlini aldı. Hallac bu kimseye, şehit edilmeden önce: "Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle'ye atarlar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdat'ı basar. O zaman hırkamı nehre götürüp at" buyurmuştu.
Sual: Hallac-ı Mansur, niçin Enel hak dedi?
CEVAP
Evliyadan bazıları Allahü teâlâyı zikrettiği zaman, Rabbinden gayrı her şeyi, hatta kendi nefsini bile unutur. Zikrettiği yani andığı mahbubun adını dilinden düşürmez.
Hallac-ı Mansur hazretleri, La ilahe illallah demeyi o kadar çoğaltmıştı ki, anması kalbden ruha geldi. Orada ünsiyet peyda ederek ilahi aşka kavuştu. Dünyadaki her şeyi hatta kendi adını bile unuttu. Aşk sarhoşluğu kapladı. Buna sekr hali deniyor. Bu halde iken, (Sen kimsin?) diyenlere, (Enel-Hak) diye cevap verdi. Üzerinden sekr hali gidince, yani ayılınca (Enel-Hak) dediğini hatırlamadı. Fakat dine aykırı konuştuğu için şehit edildi. Yere dökülen kanları (Enel-Hak) şeklini aldı.
Ali Ramiteni hazretleri buyurdu ki:
Hallac-ı Mansur zamanında Hace Abdulhalık-ı Goncdüvaninin talebelerinden biri bulunsaydı, Mansur idam edilmezdi. Yani Hace hazretlerinin talebelerinden biri bulunsaydı, Hüseyn Mansuru teveccühleriyle, içinde bulunduğu makamdan tez geçirirdi. idam edilmesi gerekmezdi.
Hallac-ı Mansur hazretleri, içinde bulunduğu halden dolayı mazurdu. Onu şehit edenler de dinin emrini yerine getirdi. iki tarafa da bir şey söylenmez.
Hallac-ı Mansur hazretlerinin (Enel-Hak) yani (Ben Hakkım) dediği gibi, Bayezid-i Bistami hazretleri de sekr halinde (Sübhani) yani (Ben Sübhanım) demiştir.
Talebeleri, (Siz kendinizin sübhan, yani ilah olduğunu söylediniz) demeleri üzerine, (Bir daha öyle bir şey söylersem, beni kılıçla kesin) buyurdu. Sekr hali kaplayınca yine (Sübhani) dedi. Hemen hocalarının emri üzerine kılıçla vurdular. Fakat kılıç kesmedi. O hal üzerinden gidince, yine (Sübhani) dediğini söylediler. (Niye beni öldürmediniz?) buyurdu. (Kılıç kesmedi) dediler. O vakit, (Demek o sözü söyleyen, bu haldeki Bayezid değildi) buyurdu.
Evliyayı böyle sekr halinde, yani şuursuz iken söyledikleri sözlerden dolayı kötülemek doğru değildir.
imam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Evliya, sekr karışmayan hallerde böyle uygunsuz sözler söylemez. Sahv, yani uyanıklık halinde olanlarda sekr hiç bulunmaz sanmamalıdır. Sekrsiz olan sahv, noksanlıktır. Halis, karışıksız sahv, avamda bulunur.
Cüneydi Bağdadi hazretleri, sahvın sekrden daha üstün olduğunu söylediği halde, sekr karışık olan o kadar sözleri vardır ki, saymakla bitmez. (Bilen de Odur. Bilinen de Odur) demiştir.
Evliyanın gizli marifetleri açığa vurmaları, hep sekr karışık hallerde olmuştur. Sahv halinde biraz sekr bulunması, yemeğe lezzet vermek için tuz karıştırmaya benzer. Tuzsuz yemek, tatsız olur.
Aşk olmasaydı, aşkın gammı olmasaydı,
Tatlı sözleri kim söyler, kimler duyardı?
Mecnuna adın ne diyorlar, Leyla diyor. Çünkü gönlü Leyla ile dolu. Leyla’dan başka kimseyi tanımıyor, bilmiyordu. Şehrin ortasında Leyla Leyla diye bağırarak geziyordu. Leyla diyerek feryat ederek ağlıyordu. Derdine deva olmak üzere Leyla gelip, kendisini tanıtmışsa da, (Ben seni tanımıyorum. Sen gerçek Leyla isen, ya bendeki Leyla kim) diye cevap vermiştir.
Evliyanın sekr halinde söylediği sözlerden dolayı onları ayıplamak doğru değildir. Meczublar ve mecnunlar da mazurdur. Bu haldeki sözleri hüccet olmadığı gibi, ayıplamak da doğru değildir.
Sual: Bayılan, deliren, sara tutan veya sarhoş olanın, şuursuz halde iken söylediği sözlerin dindeki yeri nedir? Şuursuz halde küfre düşücü söz söylese, evini birine hediye etse, birinden bir şey satın alsa, dinin hükmü nedir? Bu halde namaz kılmasa, kazası gerekir mi? Tasavvuf sarhoşlarının durumu bunlardan farklı mıdır?
CEVAP
Bayılmak, deli olmak ve sara tutmakla abdest bozulur. Yürürken sallanacak kadar şuursuz olmak da abdesti bozar.
Deliren veya bayılan kimse, 24 saatte ayılmazsa, iyi olunca namazlarını kaza etmez. içki, afyon, ilaç ile aklı giden her namazı kaza eder. Yani hastalık, bayılmak gibi elinde olmayan bir sebeple, beşten fazla namazını kılamazsa, hiç birini kaza etmez. Beşten az olursa kaza eder. Fakat içki, uyuşturucu madde, ilaç gibi bir şeyle bayılan, kılamadığı namazlar az da, çok da olsa hepsini kaza eder.
Tasavvuf ehli, kendisini hal kaplayıp şuurunu kaybettiği zaman, dine uymayan sözlerinde mazur olur. Deli gibidir. Şuursuz iken, ibadetleri kaçırmaları günah olmaz ise de, akılları başlarına gelince, kaçırdıkları ibadetleri hemen kaza etmeleri gerekir. Bunların dine uymayan sözlerine başkalarının uymaları caiz değildir. Kendileri günaha girmezlerse de, bunlara uyan günaha girer. Alkollü ve uyuşturucu maddelerle sarhoş olanlar böyle değildir. Bu hale kendileri sebep oldukları için günaha girerler ve kaçırdıkları ibadetleri kaza etmeleri gerekir. (S. Ebediyye)
Sual: Hallacı Mansur, Enelhak demekle ben bâtıl değilim, hakkım diyor diye tevil etmek caiz mi?
CEVAP
Evet.
idamı sırasında minarede ezan okuyan müezzine başını kaldırıp 'yalan söyleme,yalan söyleme' diyen,bir kısım feylosofların yanlış yazgılarından ötürü anlaşılamayan büyük şahıs. .
kerametlerini okuyunca gül gül ölesim geldi. o nasıl kerametler lan öyle.. eskiden samanyolunda sır dünyası olurdu ona gülerdik ama adamlar uçmuş ya la. belkide gerçekten enel hakk demiştir adam sonuçta bişiy demeden ölüp gitmiş. onun yolundan gidenlerde götlerinden element uydurup yok öyle demek istemedi falan filan diye ötüyorlar..
"belirli ad, belirsiz ada ilişkin anlayışın içindedir. belirsizlik, ermişin işaretidir, bilgisizlik de onun yöntemi.
gizemin dışa vuruşu, anlayışlardan uzaktır, ama onlara döner. ermiş, nasıl tanır o’nu madem ki “nasıl” yok? nerede tanıdı o’nu, madem ki böyle bir “yer” yok ? nasıl ulaştı o’na ; birlik kavramı yoksa ? nasıl ayrıldı o’ndan ; ayrılık yoksa ? katıksız belirlilik, sınırlı ya da kısa ömürlü bir amaç olamaz ; onun, sürdürülmeye gereksinimi yoktur, yok edilmeye de.
gizem, öte kavramının ötesindedir ; uzamsal sınırın ötesinde, niyetin ötesinde, alışılmış yöntemlerin ötesinde ve algının ötesindedir.çünkü bunların tümü , varlıktan önce ortaya çıkmazlar ve bir yer içinde var olurlar. o, varoluştan hiç uzak-laşmamıştır ; nicelikten nedenlerden ve sonuçlardan önce vardı, ve var. öyleyse bu nicelikler o’nu nasıl içerebilir, ya da sınırlar o’nu nasıl kuşatabilir ?
kimisi der ki : “ ben tanrı’yı, o’ndan yoksunluğumla bilirim.” o’ndan yoksun olanlar, o’nun sürekli varlığını nasıl bilebilir ?
kimisi şöyle der : “ ben o’nu kendisine ilişkin bilgi yokluğumla biliri.” bilgi yokluğu, yalnızca bir perdedir ve tanrı bilgisi, bu perdenin ötesindedir. yoksa bir gerçekliği olmazdı.
kimisi der ki : “ ben o’ nu adının yardımıyla bilirim. “ ad, adlandırılmış’ tan ayrılamaz ; çünkü o, yaratılmış değildir.
kimisi şöyle der : “ o’ nu, kendisi aracılığıyla bilirim. “ bu, tanınacak iki varlık kabul etmek demektir.
kimisi der ki “ o’ nu yaptıkları aracılığıyla bilirim.” bu, insanın yapılanlarla yetinmesi onları yapan tek’i aramamamsı anlamına gelir.
kimisi şöyle der : “ ben o’nu, kendisini bilme konusundaki olanaksızlığımla bilirim. “ bu kişi, ayrılma gücüne sahip değildir; bağlı olan, nasıl o’ nu bilebilir ?
kimisi der ki : “o beni bildiğinden, ben o’ nu bilirim. “ bu biçimsel bilgiden (ilm) yararlanmak ve tanrısal öz’den farklı bir bilgiye ulaşmak demektir. öz’ den ayrı olan , öz ’ü kavrayabilir mi ?
kimisi der ki : “ ben o’ nu , kendisinin kendi hakkında verdiği bilgiyle tanıyorum.” bu, bilinmesine izin verilenle yetinmek, doğrudan bilgi yoluna başvurmamak demektir.
kimisi şöyle der : “ ben o’ nu, karşıt sıfatlarıyla biliyorum.” oysa bilinen , ne sınırlandırılmaya uygundur, ne de bölümlenmeye.
kimisi : “ amaçlanan (tanrı) bilir yalnızca, kendisini.” diyerek ermişlerin, kendi farklılıklarına bağımlı olduklarını ; çünkü amaçlanan’ ın, kendisini kendinde tanımayı hep sürdürdüğünü doğrulamaktadır.
ey mucize ! insan, kendi bedeninin bir kılının nasıl karadan aka dönüştüğünü bilemezken, her şeyin yaratıcı’ sını nasıl olur da bilebilir ? özetlemeyi ya da irdelemeyi bilmeyen ; ilk’ i ve son’ u , değişmeleri, nedenleri, gerçeklikleri, hayalleri bilmeyen insan , süreklilikte var olan o’ nun hakkında bilgi edinme olanağına sahip değildir.
hamd olsun o’ na ki onları ad’ la sınırlamayla , belirtiyle örttü. onları bir sözcük altında, bir koşul, yetkinlik altında, ve öncesiz- sonrasız var olandan gelen güzellik altında gizledi. yürek bir et parçasıdır ; bundan dolayı tanrı bilgisi , orada yer almaz, çünkü tanrısal bir şeydir.
anlayış, iki mantıksal ölçüye sahiptir ; uzunluk ve genişlik. dinsel yaşamın iki kuralı vardır : sözlü kurallar ve yazılı kurallar. yaratılmışların tümü, göklerde ve yerdedir.
ama tanrısal giz, ne uzunluğa, ne de genişliğe sahiptir ; ne göklerde ne de yerde bulunur ; dışsal biçimlerin içinde değildir, ayrıca sözlü ve yazılı kurallarla ulaşılan içsel hedeflerde de değildir.
“ben o’ nu, kendi gerçekliğiyle biliyorum” diyen bir kişi, kendi varlığını, amaçlanan’ ın varlığından üstün kılar; çünkü bir şeyi , asıl gerçekliğiyle tanıyan kişi, ondan daha güçlü olur.
ey insan! yaratılmışların içinde, zerre’ den daha küçüğü yok ve sen onu algılayamıyorsun. zerreyi bile tanıyamayan insan, bu zerreden daha algılanamaz olan o’ nu tanıyabilir mi ?
dışarıda bırakılan şey, ölümlüler tarafına gider ; içeride bırakılan da, öz bilgisinin tarafında kalır. gizem, kendi özünü gizlemiştir. düşüncelerden, saptırıcı amaçlardan ve unutkanlıktan kopuk ve uzak kalır.
gizeme erişmek isteyen, onlardan korkar ve onlardan korkan, kendini onlardan kurtarır ve uzaklaşır. gizemin doğu’ su batı, batı’ sı doğu’ dur. yeri ise, en yüksek dünyanın yukarısında değildir ; en aşağı dünyanın aşağısında da değildir.
gizem, var olan şeylerden uzaklaşır ; hep tanrısal süreklilikle birliktedir. patikaları dardır ve hiçbir yol ona ulaşmaz. anlamları belirgindir ama ona götüren bir kılavuz yoktur. duyular onu hissetmez ve insanların tamamlamaları ona erişemez.
ona sahip olan, yalnız kalır ; onunla karışan kuralların dışına çıkar ; ondan soyunan , kör olur ve kendini ona bağlayan yıkıma uğrar. onun parlaması, kesintisiz akan su gibidir, kaynayan bir pınardır ; esintisi boldur ; oku delicidir ve fırlatıldığında gücü kesilir. ondan korkan, dünya işlerinden el çeker ve dikkatsiz seyirci olur. onun çadır ipleri, ermişler ve tırmanma araçlarıdır.
gizemin kendinden başka benzeri yoktur. tanrı’ nın, kendinden başka benzeri yoktur ; ve o, gizeme benzer. o, gizemi ve kendini andırır ; gizemin, kendini andırması gibi. tanrı, yalnız kendine benzer ve gizem, yalnız kendine benzer.
gizemin binaları, kendisinin destekleridir ; destekleri de kendisinin binaları. ona sahip olanlar, ona sahip olanlardır ve onun yapıları kendisinindir, kendisindedir ve kendisinin ürünüdür.
o, tanrı değildir ; tanrı da o değil. ama ondan başka tanrı yok ; ve tanrıdan başka o (gizem) yok. tanrıdan başka tanrı yok.
gizemci, “gören kişi”’ dir ve gizem, “ kalıcı olan” ‘da kalır. gizemci, kendi tanıma eylemiyle durur ; çünkü kendisi, kendi hakkındaki bilgisidir ve bu bilgisi de kendisidir ; gizem, onun ötesindedir ve amaçlanan, onun daha da ötesindedir.
öykü anlatmak, öykücülerin işidir ; gizem ise seçkinlerin ilgi alanı ; gösterişli davranışlar, kişilerin işidir ; konuşma ise, yalancıların , ilgi alanı ; derin düşünme, umutsuz insanların yaptığı şeydir ; ilgisizlik ise, yaban insanlara özgüdür.
tanrı tanrıdır. evren de evren.
çirkin ve kötü yok."