"Bazı ölümler gariptir. Ölüm sonrasında geriye bakınca, aslında bunun gerçekleşmiş olmasına şaşırmazsınız. Hatta, nasıl oldu da önceden kestiremedim diye şaşırırsınız bile. Doğal ve bu yüzden de garip gelir bu durum size. Tabii ki bu doğrudan sözkonusu kişilikle ve onun duruşuyla ilgilidir. Bir de bu ölüm sıradışıysa, bir intiharsa ya da işin içinde gizemli bir taraf varsa, bu ölen kişi kült olup çıkar. Aslında yaşarken de öyledir ama bunu dile getiren olmamıştır ya da olsa bile üzerinde pek durulmamıştır. Ama artık o kişi yoktur ve -hep böyle olmuştur ya yaşadığı zamana kıyasla daha bir kıymete biner; daha fazla konuşulur, ismi büyür de büyür (o bunu çoktan haketmiş olsa da). Kurt Cobain'in ölümü böyledir. Hendrix'i, Nick Drake'i, Phil Ochs'u, Ian Curtis'i ve daha nicelerini ekleyebiliriz listeye, eğer sözkonusu müzik dünyasıysa.
Jeff Buckley de babası Tim Buckley gibi genç yaşta bu dünyadan ayrılan müzisyenlerden. Ve dönüp onun geçmişine ve kişiliğine baktığımızda, tek 'gerçek' stüdyo albümü "Grace"e yoğunlaştığımızda, nasıl öldüğünü de buna eklediğimizde ortaya, yine pek şaşırılmayacak, hatta doğal görünebilecek bir durum çıkar. Jeff Buckley 29 Mayıs 1997 günü, daha doğrusu gecesi Mississippi nehrinin kıyısında, yanında bulunan arkadaşına sevgisini göstermek istiyormuş. Ona bir hediye alacağını söylemiş. Arkadaşı buna gerek olmadığını söyleyince, o zaman boynuna sarılmış coşkuyla. Teybe, Led Zeppelin'in 'Whole Lotta Love'ını koymuş ve bağıra bağıra söylemeye başlamış. Sonra da, botları ve bol pantolonuyla nehre doğru koşmuş ve bir süre sonra da dalgaların arasında kaybolmuş. Yakınları bunun bir intihar olmadığını biliyorlar. Ve Buckley, belki de hiç 'kıyıda' olmayı istemeyen biriydi ve olmadı da. Ama bugün hayatta olsaydı, 35. yaşını kutluyor olacaktı(k).
Jeff Buckley 17 Kasım 1966 Kaliforniya doğumlu. Orange County'den dersek bu kaç kişi için bir şey ifade eder? Annesi Mary Guibert klasik eğitim almış bir piyanist ve çellist olduğu için Jeff adeta müziğin içine doğmuş ve kendini bildiğinden beri hep şarkı söylermiş, muhtemelen aile toplantılarından başlayarak. Aile derken Bayan Guibert'in ikinci kocasıyla birlikte oluşturduğu topluluktan bahsediyoruz; zira Tim Buckley, Jeff daha altı aylıkken evi terk etmiş. "14. yaşgününde ona paramızı denkleştirip Les Paul gitar aldık. Onu, paketi açarken olduğu kadar mutlu gördüğümü hatırlamıyorum" diyor Bayan Guibert. Jeff sonra kendi kendine neredeyse bütün müzik aletlerini çalmayı öğrenmişti. Kısa sürede kendi müzik zevki de oluşmuştu ve bunun annesininkiyle kesiştiğini söylemek zor. Yine de Ella Fitzgerald ve Edith Piaf'dan vazgeçemediği için lisede bir caz grubunda çalmaya başlamış. Ne annesinin, ne de babasının etkisinde kalmak istemeyen bir yapısı varmış Buckley'nin. Sekiz yaşındayken toplam dokuz gün görmüş babasını ve iki ay sonra da Tim Buckley ölmüş. Oysa tekrar buluşacaklarmış tam o sıralarda... "Özelliklerimiz aynı olabilir ama dışavurumum babamınkinden çok farklı. O adamla ilgili her şeyi başkalarından öğrendim. Babamın benim üzerimdeki etkisi, yokluğu. Beni annem büyüttü," diye konuşuyordu Buckley. 1991 yılında babasının anısına düzenlenmiş olan bir konsere davet edilmişti -ki bu onun New York'a taşınması anlamına geliyordu bir yandan da. Babasının cenazesine çağrılmamış olan ve bunun huzurluğunu bir türlü üzerinden atamayan Buckley bu davet üzerine tereddütte kalmış, ama sonunda orada olmuş ve ailesini anlatan Tim Buckley bestesi 'I Never Asked To Be Your Mountain'i söylemiş. Bir konserle kalpleri fethettiğini söylemek yanlış olmaz. 1994 başlarında Buckley'nin ilk mini albümü "Live at SinE" yayımlandı. O küçük kulüpte çalmaktan hep hoşlanmıştı Buckley, bir süre sonra kapısında limuzinler dizilmeye başlasa da. Olağanüstü sesi, yeteneği ve güzelliğiyle pırıl pırıl parlayan müzisyenin ilk ve tek 'gerçek' stüdyo albümü "Grace" ise bir büyük şirket Sony Columbia'nin etiketiyle 1995'te çıktı. 'Eternal Life', 'Grace', 'Last Goodbye' gibi parçalar daha ilk dinleyişte insanı sersemleten güzellikteydiler. Albüm kısa sürede bir klasik oldu ve Buckley kendi albümü için, terkedilmiş bir zavallıyı anlatıyor dese de, Captain Beefheart'tan da tanıdığımız arkadaşı Gary Lucas farklı düşünüyordu: "Her an daha fazla insanın Grace ile temas kurmasını isterim. Bu albümdeki şarkılar insanın önünü aydınlatan fenerler gibi, kılavuzlar gibi..."
Evet, onu entelektüeller için çalan bir singer/songwriter, genç kız dergilerinde hakkında yazılar çıkan bir pop piçi olarak sınıflandırabilir ya da onun bir mit olduğunu söyleyebilirsiniz, ve daha birçok şey. Ama bir gerçek var ki onun şarkılarında duygusal bir sarhoşluk, mistik bir hava, içtenlik, çiğlik, melankoli (ama karamsarlık değil) ve sıcaklığın yanı sıra büyülü bir hava var. Bu, binde bir yanyana gelen bir karışım, ve o, belki de bu yüzden ölümsüz.
Küçükken arkadaşları için bir süreklilik yoksunu, güvensizlik timsali olan ve her an yok olacakmış gibi bir görüntü veren Buckley, "Grace"in ardından uzun süre turnede kaldı. Bu onun sevdiği ve istediği bir şeydi. Bu sırada küçük kulüplerde çalmayı sürdürüyor ve iyi bir hikâye anlatıcısı olma yolunda ilerliyordu. Sonra, gitgide bu süreç onu yordu; üstelik Tom Verlaine ile başladığı ikinci albüm çalışmaları da istediği gibi gitmiyordu. Memphis'e geçme kararı verdi, tek başına çalışabilmek ve derinleşebilmek için. New York'taki son gecesinde ise Hal Willner'ın stüdyosundaydı. Edgar Allan Poe'nun anısına bir albüm hazırlanıyordu ve o da ilk kez stüdyoda şiir ("Ulalume"yi) okuyacaktı. Marianne Faithfull, Gavin Friday ve Rene Ricard da oradaydılar. Jeff, Allen Ginsberg'in yanına oturdu ve orada okudu Poe'nun şiirini. Kayıt yapıldı ve sabah da Memphis yoluna çıktı. Oradayken gitaristi Michael Tighe ile sık sık telefonlaşıyordu.
"Telefondaki son konuşmamızda gergindi, ama işlerin iyi gittiğini söylüyordu. insan onun enerji fışkıran müziğine kulak verince bunun, Jeff'in hayatının da ötesinde bir yerden çıkıp geldiğini görebiliyor bence."
Nusrat Fateh Ali Khan onun Elvis'iydi. Edith Piaf'a aşık olmamak için hasta ruhlu olmak gerektiğini düşünüyordu, ama müziğe de aşıktı o. Müzik onun annesi, babası, sevgilisi, pusulası, her şeyiydi. Birkaç isim daha saysak Leonard Cohen, Led Zeppelin, The Smiths, Genesis, Joni Mitchell, Bob Dylan, Billie Holiday, Cocteau Twins, Sex Pistols, Patti Smith, Van Morrison, Monk, The Beatles, Mozart, Stereolab dememiz gerekir. Ama liste uzar gider. Buckley'nin müziğinin içindeyken onun aldırmazlığını, sınır tanımazlığını ve erotizmini hissetmemek çok zor. Sahnede transa geçtiğini ise onu izleme şansını yakalayabilenler söylüyor, biz gözlerimizin önüne getirmeye çalışıyoruz. Vücut, ruh ve bedenin mükemmel birlikteliği, Buckley'i her zaman cezbeden bir duyguydu.
Ölümünden sonra, geride bıraktığı tamamlanmış ve tamamlanmamış şarkılardan oluşan "Sketches For My Sweetheart The Drunk" yayınlandı. Sonra da "Mystery White Boy" ve kısa süre önce de "Live at l Olympia" adlı konser albümleri çıktı. Zamanla yayınlanacak daha başka malzeme de bulunacaktır muhakkak..."