uyanış, ihanet ve kıyamet bölümleriyle 3 kitaptan oluşan son derece sürükleyici bir yerli fantastik/bilimkurgu serisi.
sıradan bir drama gibi başlayan hikaye, bizi hızla ters köşeye yatırarak korumaya yeminli mavi noxborn'lar ile güce tapan ve kaostan beslenen kırmızı noxborn'ların kanlı savaşının tam ortasına bırakıyor.
yazar muhteşem karanlık bir dünya inşa etmiş. aksiyonun ve ters köşelerin bir an bile hız kesmediği bu akıcı 3 kitabı okuduktan okuduktan sonra, 4. kitabın yolunu merakla bekliyorum.
buraya not düşeyim: bu kitap serisi çok yakında netflix'e dizi olur.
Ortada profesyonel bir yüzücülük veya bisiklet sporu mazereti yoksa, muhtemelen bir iddianın ya da yersiz bir metroseksüellik hevesinin kurbanı olarak yolunmuş piliç gibi parlayan o trajikomik uzuv.
Et veya kaliteli malzeme almaya gücü yetmeyen yoksul halkın, kuru hamuru sadece salça, soğan ve baharatla tatlandırarak midesini bastırmak için uydurduğu, şimdilerde ise "yöresel lezzet" diye romantize edilen o buram buram fukaralık kokan karbonhidrat avuntusu.
Karşısındaki kişinin düşünceliliğini ve nezaketini övmek için söylediği bu zarif iltifatı, muhtemelen kelime dağarcığının kısıtlılığı ya da kendi bedeniyle olan bitmek bilmez kavgası yüzünden "bana çok zayıfsın dedi" diye algılayıp gereksiz bir kriz çıkaran o yorucu ve kompleksli arkadaş.
Doğalgaz faturasını nasıl ödeyeceğini düşünmesi gerekirken, sıcak evindeki çekyatta elinde çay bardağıyla ekrandaki abartılı kurgusal tarih dizisinin gazına gelip görünmez kılıçlar sallayan ve gerçek hayattaki tüm ezilmişliğini bu sahte kahramanlık hezeyanlarıyla bastırmaya çalışan o trajikomik aile tablosu.
Sorunlu olduğu bilinmesine rağmen polis müdürü babası tarafından devletin poligonunda atış talimi yaptırılan ve evdeki cephanelikle okul sıralarını kan gölüne çevirerek 9 masumu hayattan koparan bu şahıs, sadece bir katil değil, silahı oyuncak ve şiddeti güç sanan o çürümüş cezasızlık kültürünün çocuk yaştaki en korkunç eseri.
Binlerce yıllık köklü bir etnik aidiyeti sonradan benimsenen bir inanç sistemiyle eşitleyerek din ve ırk kavramlarını birbirine karıştıran, islamiyet öncesi o devasa Türk tarihini yok sayıp tamamen günübirlik siyasi menfaatler uğruna üretilmiş sığ bir sentez safsatası.
Hayatın o bitmek bilmeyen tekamül sürecine sırtını dönüp tamamen kibrine teslim olan bir zihnin, aslında "benim çapım tam olarak buraya kadar, bundan sonra yeni hiçbir şey katmadan ancak paslanırım" gerçeğini büyük bir aydınlanmaymış gibi pazarlayarak kendi zihinsel mezar taşını bizzat dikmesi.
Herkesin çoktan evine çekilip günün yorgunluğunu attığı bir saatte, ya doymak bilmez bir patronun hırsı ya da acımasız hayat şartlarının dayatması yüzünden tükenmiş bir halde çalışarak kendi hayatından ve gençliğinden sessizce çalmaktır.
Sıralarında masumca oturan gencecik çocukların ve onlara siper olan bir öğretmenin canına kıyarak tüm ülkenin yüreğini dağlayan o kan dondurucu katliam, sadece hastalıklı bir zihniyetin hezeyanı değil, şiddeti normalleştirerek bu karanlık ekosistemi besleyen herkesin ortak olduğu affedilemez bir insanlık suçudur.
Bütün özdeğerini tanımadığı insanların sanal beğenileri üzerine kurmuş, evliliğin en özel anlarını bile üç beş etkileşim uğruna sosyal medyaya meze yapmaktan zerre çekinmeyecek iflah olmaz bir ilgi bağımlısıyla hayatını bilerek karartmaktır.
Kalsın...
Cumhuriyetin ilk yıllarında Zihni Derin'in çabalarıyla başlayan çay tarımını bile yok sayarak, topraktan biten bitkiyi dahi körü körüne taptığı siyasi figürün şahsi lütfu sanan o iflah olmaz partizan cehaletinin hezeyanıdır.
Bütün vizyonu ve kişiliği cüzdanındaki banknotlardan ibaret olan bir kekonun, kadını sadece parayla etkilenecek sığ bir varlık sanarak sergilediği o görgüsüz ve utanç verici ilkel kur yapma çabasıdır.
Nefes alan her kadına şansını denemeyi ata sporu haline getirmiş o bitmek bilmeyen abazan ordularının cirit attığı bir dünyada, internet bağlantısı olup da hiç mesaj almayan bir kadın figürü ancak devasa bir şehir efsanesi olabilir.
Bir yetişkinin zaten sahip olması gereken ekonomik ve bireysel bağımsızlığı, sanki kadınlar doğuştan acizmiş de bu durum nadir bir mucizeymiş gibi överken onları alttan alta küçümseyen o sinsi bakış açısı
Ömrü boyunca okumaya tenezzül bile etmemiş o kara cahil zihniyetin, kendi kişisel tembelliğini ve idraksizliğini utanmadan harf inkılabına fatura ederek uydurduğu o ikiyüzlü mağduriyet safsatasıdır.
Bir zamanlar diyetisyenlerin formda kalmak isteyenlere porsiyon kontrolü için önerdiği o meşhur kısıtlayıcı ölçünün, günümüzde durdurulamayan enflasyon ve eriyen alım gücü yüzünden sıradan vatandaşın kahvaltı sofrasına koyabildiği maksimum gramaja dönüşerek sağlıklı bir yaşam tercihinden çıkıp düpedüz sefaletin mecburi standardı haline gelmesidir.
Karşısındaki yetişkin kadını çocuklaştıran bu vıcık vıcık kelimelerle güya flört ettiğini veya sempatik göründüğünü sanırken, aslında dışarıdan bakıldığında insanın tüylerini diken diken eden o yılışık, ciddiyetsiz ve tahammül edilmesi imkansız eril prototipidir.
Eskiden sokakta oyun oynayan çocukların ya da parasız öğrencilerin nostaljik atıştırmalığıyken, şimdilerde yanına yaklaşılmaz hale gelen et fiyatları yüzünden halkın proteinle bağını tamamen koparıp iki farklı karbonhidratı birbirine sürterek hayatta kalmaya çalıştığı bu derin ekonomik krizin en trajik menüsüdür.
Aslında Osmanlı'nın devlet geleneğiyle veya tarihi gerçekliğiyle uzaktan yakından alakaları olmadığı halde, kendi karanlık, yobaz ve cumhuriyet düşmanı ajandalarını kitlelere yutturabilmek için sahte bir "ecdad" edebiyatının arkasına saklanıp koca bir imparatorluğun mirasını kendi orta çağ zihniyetlerine kılıf yapan o sinsi ve ikiyüzlü kamuflaj taktiğidir.
Cildi renklendirme işlemine geçmeden önce adeta bir dış cephe yalıtımı yapıyormuşçasına yüzün tonik, serum, nemlendirici ve çeşitli gözenek kapatıcı bazlarla sıvanarak o meşhur "pürüzsüzlük" illüzyonunun temellerinin atıldığı ve dışarı çıkmayı bekleyenlerin kapıda ağaç olmasına sebep olan o bitmek bilmez inşaat aşamasıdır.