tahammül edilmesi zor oluyor bazen. Herkesin derdi kendine ağır gelir ama Hayatta türlü türlü zorluk yaşayanları görüp tecrübe ettiyseniz seninki de yani şımarıklık diyemiyorsun kimsenin yüzüne, geçmişte belki bizim de olmuştur diye.
Büyümek zor bir süreç. Tamam büyüdüm artık da diyemiyorsun, hep yaşa bağlı yeni öğrenmeler gerekiyor, ekleniyor.
Önemli olan negatifliği karaktere bulaştırmadan anda yaşayıp bırakmak.
“Kişisel gelişiminiz için çok çaba harcamanıza rağmen kafa karışıklığınız artıyorsa korkmayın. Bu karmaşa normaldir, beklenen bir şeydir, yolda olduğunuzun kanıtıdır. Sadece zihniniz tabiri caizse duvara toslamıştır. Çünkü ruhsal büyüme, zihnin bilebileceğinin ötesindedir. Kalbimiz düşünmez, kıyaslamaz, hesap yapmaz. O zaten bilir. Bildiklerinizle bir yere kadar geldiniz. Şimdi hissedin sadece. Her şeyi anlamak zorunda olmadığımızı kendimize hatırlatalım. Nedenini bilsek de bilmesek de yaşadığımız şey gerçektir. Üzgün müyüz? Gerçek olan bu. Neden üzgün olduğumuzla ilgili elimizde bir açıklama olmayabilir. Hedefiniz bu üzüntüden kurtulmak olmasın. Acı, korku, öfke .. hepsi geçiyor. izin verin akıp geçsinler. Nefes alın verin. Güzel bir şarkı dinleyin. Gözleriniz güzel şeylere ilişsin. Hayata doğru bir adım atın. Devam edin. Bir şey yapmanıza gerek yok. Karar almanıza gerek yok. Her şey aynı gibi görünürken de çok şey değişebilir.“Tülay Kök
Okuyabilen için aşk insanın kendini tanıması, zaaflarını, zayıflıklarını farketmesi, sonrasında da mümkünse dönüştürmesidir.
Karşıdaki diye gördüğün kişi aslında kendi iç dünyanın yansımasıdır, aynasıdır. ne diye kirletsin!
Hassas kalpler çok sevebilir ancak.
Verdikleri değerin karşı taraf için bir kıymeti olmadığında aynı hassasiyeti görememenin verdiği hayal kırılıklığıyla kalpleri kırılabilir.
Karşılık beklemeyenler, sadece içinden geldiği için sevenler daha az kırılır.
Bir de şunu ekleyeyim kalbimiz kırılacak korkusundan sevmekten mi vazgeçelim, kontrol edilebilen bir duygu mu ki o ?!
“Akışta kal” ile yer değiştirmeli. Hayatta kalmak için çaba sarfetmek gerekiyormuş gibi hissediyoruz. Ama akışta olan oluyor zaten süreçleri yönetiyoruz sadece.
Başımıza gelenlere dert değilde yönetilmesi gereken süreçler olarak bakınca hayat daha çekilir oluyor.
Carl jung’un orta yaş psikolojine yaklaşımını okudum, dinledim biraz, çok beğendim.
genç yetişkin ve orta yaş olan herkes için aktarayım:
Hayat gerçekten 40 yaşında başlar o zamana kadar sadece araştırma yapıyoruzdur. Kırka kadar ben kimim hayatımla ne yapabilirim soruları bizi şekillendirir, ilişkiler ve hedefler peşinde koşarken bizi yönlendirir ancak bulduğumuz cevaplar genellikle eksik hissettirir. Orta yaşlara geldiğimizde Eski yaşam tarzlarımızın, bir zamanlar önemli görülen önceliklerimizin, kariyer basamaklarını tırmanın bizi tatmin etmediğini farkederiz.
Bu farkındalık sarsıcı olabilir ama aynı zamanda gölge yanımızla tanışabilirsek özgürleştirici de olabilir.
Jung hayatın ilk yarısında personamızı oluşturduğumuzu söylüyor. Persona da dünyaya sunduğumuz onay arayan, uyum sağlayan, olmamız gerektiğini düşündüğümüz dış kimliğimiz. Persona gerçek benliğimiz değil, oynadığımız rol, bir maskedir. gerçek benliğimizle karıştırdığımızda sıkışmış hissedebiliriz.
Orta yaşa geldiğimizde personamız çatlaklar vermeye başlar ve burada bireyleşme isteği devreye girer. kendimizin sadece toplumsal olarak kabul edilebilir olan kısımlarını değil tüm parçalarını birleştirmek için gölge yanımız ile, reddettiğimiz, bastırılmış tüm yönlerimizle yüzleşmek gerekir. Bu yüzleşme rahatsız edici hatta acı verici olabilir ancak büyüme için gereklidir. Bu parçaları kabul edip onlarla barışmadan bütün olamayız. Orta yaşta bu süreç daha da aciliyet kazanır çünkü artık dış başarılarla değil içsel tatminle ilgileniyoruzdur.
Gençlikte hırs, rekabet, kendini kanıtlama isteği ile motive olurken başarı, maddi ödüller ve tanınma peşinde koşarız. Ancak orta yaşta bu arayışlar tüm cazibesini yitirir. Otantinlik, bağlantı ve anlam değer kazanmaya başlar. Hayat artık yapmak değil olmakla ilgilidir. Kendimizi kanıtlama çabası yerini kendimizle uyum içerisinde yaşamaya bırakır.
Brena brawn bu durumu “kim olmamız gerekttiğini düşündüğümüz kişiyi bırakmamız ve gerçekten olduğumuz kişiyi kucaklamamız” olarak ifade etmiş. Bu çözülme anı dağınık olabilir, dağıtabilir, zor konuşmalar, büyük yaşam değişiklikleri veya belirsizlik dönemlerini içerebilir. Gün sonunda inanılmaz bir büyüme döneminden geçmiş oluruz. Kendi şartlarımıza göre yaşama özgürlüğü elde ederiz.
Dış dünya ile ilişkileri asgari düzeye indirip, kendi özüyle ilgilenme, kendine dönme.
Bazı durumlarda hayata devam edebilmek için insanüstü çaba sarfetmek gerekiyor, insan o gücü ancak yine kendinde bulabiliyor.
“Yalnız kalabilme ve kendimizle barışık olma kapasitesine sahip olana kadar doğru ilişkiler kuramayız.
Kendinizle kalmanız ve kendinizi kendi gerçeğinizle öğütmenize ne kadar izin verirseniz olumlu ilişkiler kurma olasılığınız o kadar artar.”
“Öyle ya da böyle acı çekeceksin.
Hangi acıyı istersin?
Kabul edilmek uğruna kendini bastırmanın acısını yaşayabilirsin.
Ya da bazen kendin olmanın, kabul edilmemenin acısını yaşayabilirsin.”
Kanadalı bir doktordur.
çocukluk gelişimi, travma ve otoimmün hastalık, kanser, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve bağımlılıklar dahil olmak üzere fiziksel ve zihinsel sağlık üzerindeki potansiyel yaşam boyu etkileri konularına özel bir ilgi duymaktadır.
Kırık desek ne oluyor!
Dağılan yerlerini yine kendimiz yapıştırıp, toparlıyoruz eninde sonunda.
Azıcık şu şarkıyla dağılın, sonra yine mecbur toparlanacaksınız nasılsa… https://open.spotify.com/...%3A0CBYDGsNL7GDZUrOWHwcqn
“Sınırlarınızı farkedin, kimsenin onları aşmasına müsade etmeyin.” Algısı biraz fazla abartıldı, biraz da yanlış anlaşıldı son dönemde sanki. El kadar bebeğin bile sınırları olduğunu düşünüp anne babalar müdehale edemeyecek noktaya getirildi.
Bazı durumlarda çocuk, yetişkin, genç, yaşlı kıymetlimiz kimse onların sınırlarını ihlal edebilmeliyiz. insanların sarsılmaya ihtiyacı oluyor kimi zaman.
iyi değilsin, kendine gel, kilo aldın dikkat et, çok zayıfladın halden düşme, otur dinlen, koş, dur yapma, yap, git, gitme gibi emrivaki konuşmalı, sevdiklerimizin canını yakma, bizi sevmeme ihtimalini göze alıp taşın altına elimizi koymalı.
Aklını ödünç alabileceği insanlara ihtiyaç duyuyor insan zaman zaman.
Prof. Dr. Zeynep cihangir cankaya bir yayınında ‘mutluluğu’ içinde bulunduğun hayata yerleşebilme hali diye tanımlamış. Böyle sandalyenin ucunda oturur gibi değil de baya rahatça yerleşmek.
Nilgün Marmara aklıma geldi ne diyordu bir şiirinde
‘’bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer…’’
Bu mutsuzluğu genç yaşta hayatına son vermesine neden olmuş…
Mutluluğa yatkınlığın yüzde ellisi genlerle ilgiliymiş. genlerden yana şansınız yoksa nilgün gibi, hayatınıza rahatça yerleşebilmenize engel olan kaygılarınızı, endişelerinizi bir kahraman gelip de ortadan kaldırmayacak, tek tek kendi elinizle ortadan kaldırmalısınız. Mutlu olmak için de emek sarfetmeli yoksa o dipsiz kuyudan çıkması çok zor…
Neden unutmak için çabalıyoruz bu kadar anlamıyorum.
Siz öyle kolay sevebiliyor musunuz ki?
Sevilecek birini bulmuşsun, sev işte. illa karşılıklı olacak diye bir şey yok.
He ilişki yaşamak istiyorum, başkasını severken nasıl olur diyorsan da aklından onu silebilecek biri çıkıncaya kadar onu sevmeye devam edeceksin, yapacak bir şey yok…
Birilerine çok ihtiyacın olmayacak şekilde hayatını dizayn ettiğinde insan güvene çok da takılmıyor.
ipini çeke çeke esnetiyor hayat bir şekilde.
O da olur, mümkün, yapabilir, olabilir diyosun hiç şaşırmıyorsun.
Kendine güvenmek, inanmak en huzur vereni…
Sadece kendini dinlemek hemen herkesin ihtiyacıdır ama Çok uzun sürmesi de depresyon belirtisidir. Kararında olmalı. Yapı itibariyle insan en nihayetinde sosyal bir varlık, yüzeysel de olsa paylaşımlarda bulunmak şart.