türk sanat müziğinin son tanınmış temsilcilerinden biriydi. sanırım geriye sadece bülent ersoy kaldı. bir zamanlar büyüklerimiz beğenerek dinlerlerdi bu kuşağı. allah rahmet eylesin.
söylenenin aksine hiç de güçlü olmayan sezgidir. yaşandı, görüldü. tecrübeyle sabit. hem de erkekler hakkındaki sezgilerinin gücünden bahsedilmiş... hiç gülesim yoktu. demek kadın bu güçlü sezgileri sayesinde gidip en şerefsiz erkeği bulup hayatına sokuyor. sonra erkekler şöyle böyle diye zırlayıp bir genellemeyle hepimizi kötülüyor. sonra birgün bir orospu çocuğu daha çıkıp yine kandırıyor ve şimdiye kadar söylediği bütün feminist sözler, tavırlar bir kenara atılıyor. hikaye tekrar başa sarıyor. neyse, bana masal anlatmayın.
aşk sonsuza dek sürmez. bazıları sürer zannediyorlar ama zannettikleri şey yoğun bir sevgi oysa. aşk kavuşma anına kadar zirve yaşatır insana. kavuşamayanlar kavrulur gider ateşinde. kavuşanlar ise birlikte bir süre daha zirvede yaşarlar bu duyguyu. zamanla bu duygu yerini yoğun sevgiye bırakır. bu geçiş sürecinin farkına varamaz insanlar. cüzi yaratılanlar için olan hiçbir şey hayallerdeki gibi sonsuz değildir. sonsuz ve mutlak olan tek hakikat allah'tır.
yapamayacağım söylenen şeyleri 30 yaşından önce yaptım. hem de birçok şeyi yaptım. iş, kariyer, para... ama gelin görün ki bir de kader diye birşey var. işte ona ne kadar mükemmel olursanız olun birşey yapamıyorsunuz.
benim için ızdırapla başlayıp biten bir yaz oldu. yüreğimde hiç kapanmayacak derin bir yara açıldı. hayatımda kendimi hiç bu kadar kötü hissetmemiştim. artık hiçbir şeyin benim için bir değeri kalmadı. bundan sonra dünyayı bana verseler bir anlamı olmaz.
serin bir yaz akşamında balkonda oturmuş kahvemi içiyor, gecenin sessizliğini dinliyorum. sigaramdan çektiğim her nefes bana dünyayı unutturuyor. başımı arkaya yaslayıp gözlerimi kapatıyorum. uzaktaki otoyoldan gelen lastik uğultusu adeta okyanus dalgalarını çağrıştırıyor. mahallemizin martıları buna eşlik ediyor. az sonra kitabımı alacağım ve başlayacak yolculuğum.
allah insanların kaderini çizermiş ama toplumların kaderine karışmazmış. toplumlar kendi kaderlerini kendi çizermiş. 23 yıldır olan da bu. taliban gibi hükümeti seçerek avrupalı gibi yaşanamayacağını acı acı öğreniyor türk milleti.
bir kişinin karşısındakine yapabileceği en şerefsizce davranışlardan biri. o kişinin sokakta çiftleşen itlerden daha fazla bir değeri yoktur benim gözümde.
gidiyorsun demek oyuncak bebeğim. ardında yıllarca sürmüş hoş bir rüya ve kavruk bir adam bırakarak... peki ben şimdi o minnoş dudaklarını nasıl unutacağım. seni hem tatlı hem de kışkırtıcı gösteren dudağının üstündeki o minik beni nasıl unutacağım...
on yıldır kullanıyorum. türkiye'de gündem belirlemede çok etkili bir sosyal medya platformu. toplumun tepkilerini anında medyaya düşürebiliyor. mesela benim sokak hayvanları ile ilgili bir tepkim 3500 şükela almıştı. ama son yıllarda yazar kalitesini çok düşürdüler. on yıl önceki uludağ sözlük gibi şu an. yazar alımında ya da çaylaklık/uçurma cezalarında yeni düzenlemelere gitmeleri lazım. şu anki üye sayısı zaten kamuoyu oluşturmada yeterli.
bu yaz izmir'de az bilinen mavi bayraklı bir plaja gittim. suyu soğuktu ama gerçekten çok temizdi. hergün düzenli yüzmek gerekiyor aslında. kafamdan onu atamazken insana kendini iyi hissettiriyor.
önemli olan ne olmak istediğiniz değil, olmak istediğiniz şeyi nerede olmak istediğinizdir. bu ülkede insanlar hep belli şeylere kanalize edilir. olmak istenen sadece büyüklerin çocukken sorduğu sorudan ibarettir. sistemi zorlar ve dışına çıkarsanız karşınıza her türlü engeli/problemi çıkarırlar. bunların arasından sıyrılıp çıkabilenler ise oldukları şeyi verimli bir şekilde keyifle ağız tadıyla yapabilecek bir iş ortamını bulamazlar. geriye dönüp baktığınızda baştaki hayat enerjinizin tamamına yakın bir kısmını sistemin tükettiğini görürsünüz.
bir yazar sizi düşünüyor mu, size karşı fedakar mı, sorumluluk alıyor mu falan yazmış. zaten olması gereken bu sıradan özellikler, artık aranan özellikler haline mi geldi? gerçekten seviye bu kadar düştü mü?
fotoğraflardır. eskiden fotoğraf çekilmek basit birşey değildi. çekileceği zaman insanlar bunun için ayrı bir özen gösterirlerdi. giyim, kuşam, poz, mekan... çekilen fotoğrafların sayısı sınırlıydı ve hepsinin ayrı bir anlamı vardı. değerliydiler, aile albümlerinde saklanırlardı. eski insanlar için zamanı hapsetmekti fotoğraf. yangında evini terkeden amerikalı bir kadının evde herşeyini bırakıp yanına sadece fotoğraf albümünü alarak çıktığını gösteren haberi hiç unutmam.
günümüzde ise insanlar bir günde onlarca fotoğraf çekiyor. telefonları binlerce yersiz önemsiz çekilmiş fotoğrafla dolu. birkaç tanesi hariç diğer binlerce fotoğrafın bir anlamı yok. hatta bunlara ikinci kez tekrar bakmıyorlar bile.
bu soruyu "bir milyon dolar mı cananınız mı deseler" şeklinde sorarsanız tereddütsüz cananım der geçerdim. bakın sevgili değil "cananım" diyorum! bırakın bir milyon doları dünyayı avucuma koysalar ona değişmezdim. ben kendimi biliyorum. herhangi bir şeyle kıyaslanacak birşey değil çünkü aşk. böyle de bir manyağım işte.
mesleğe göre çekim alanı değişen kadınlardan zaten birşey olmaz. çünkü hayatları şekilcilik üzerine kurulmuştur. onlar için önemli olan vitrindir. hayat bu, hiçbir garantisi yok. ileriki dönemlerde vitrindeki bu parçalardan biri veya birkaçı kaybedildiğinde evlilikleri sallantıya girer. uzak durun bu kadınlardan.