Cartman brah
@hicbitmeyenakbil    895 (olay adam)
on birinci nesil yazar 190 takipçi 3272.81 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    atatürk e diktatör diyenler vatan hainidir

    6.
  1. Diktatör kelimesinin ne anlama geldiğini bilmeyen bir avuç cahilin zırvalaması. Atatürk diktatördür arkadaşım. Diktatör halkı üzerinde kimyasal silah kullananlar için kullanılmaz sadece. Diktatörlüğü milletinin bekası için de kullanabilirsin. Başlıkta yazılan entrylere bakıyordum da Cehaletin o mayhoş kokusu başımı döndürdü. Bu kadar bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, kapasitesiz insan başka bir ülkede bulunamaz. Bakın o hiç okumadığınız ön sözlerden birini paylaşıyorum. Bir kere olsun atlamayın, okuyun. Kitap dâhi diktatör.

    Ben bütün dünyanın aklı başında ve bilgili insanlarının paylaştığı bir görüşe katılanlardanım:
    Atatürk bir dâhiydi ve bu dâhînin yaptıklarının genel bilânçosu hem kendi milleti hem de insanlık
    açısından çok olumludur. Aklı başında hiç kimsenin zaten bu konuda bir şüphesi yok. Üzerinde
    tartışılan mevzu Atatürk’ün diktatör olup olmadığıdır. Bence Atatürk, ilk ve kanımca en başarılı biyograflarından Harold Courtenay Armstrong’un (1892-1943) 1932 yılında yayınladığı Grey Wolf Mustafa Kemal—An Intimate Study of a Dictator (Bozkurt Mustafa Kemal—Bir Diktatörün içten Bir incelenmesi: Arthur Barker Ltd., Londra, 352 s.) kitabının başlığında da belirttiği gibi, bal gibi bir
    diktatördü2, ama bir zorba değildi. Maalesef memleketimizde bu iki kavram sıklıkla birbirine
    karıştırılır. Bununla birlikte onu tarihteki resmî ünvanlı ilk diktatör
    3 Gaius Julius Caesar’dan (MÖ
    100-44) beri tarihteki ekseri diğer diktatörlerden ayıran önemli bir özelliği vardı: Tüm düşüncelerini milletini temsil eden meclise öyle veya böyle kabul ettirdikten sonra uygulaması. Atatürk’ün meclisi
    sadece iki defa tehdit ettiği söylenir: Birincisi, Büyük Taarruz’dan evvel başkumandanlık görüşmeleri sürerken. Bu tehdidi de şu sözlerden ibarettir: “Orduyu başsız bırakmadım, bırakmıyorum,bırakmayacağım.” O zaman ülkenin içinde bulunduğu nazik durum ve meclisin takındığı tutum düşünülürse bu ifadeyi mazur görmek kolaydır. Diğeri de hilâfetin saltanattan ayrılması tartışmaları sürerken söylediği: “Bu iş olacaktır. Ama bu arada bazı kafalar da kopabilir” sözleridir. Bu, aslında dinsel anlamda dogmatik (yani dinin kuralları gereği) ve tarihsel kökleri olmayan bir birliktelik
    hakkında ülkenin kritik günlerinde yapılan sonu gelmeyen bilgisiz ve akılsız tartışmalar karşısındaki isyanını dile getirir. Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 gününü Türkiye’nin kaderini eline aldığı tarih
    olarak kabul edersek, ülkenin yönetiminin cansız parmaklarından kaydığı 10 Kasım 1938’e kadar 19
    senede Atatürk hiçbir kararını altında milletin temsilcilerinin imzalarının da olmadığı bir bildiriyle ne milletine ne de dünyaya tebliğ etmiş veya uygulamaya koymuştur.
    Milletinin temsilcilerine kararlarını kabul ettirme yolları çok çeşitli şekiller almıştır: Bazen onları bezdirene, yorana kadar meclisi çalıştırmış sonunda oylarını alıp onları dinlenmeye göndermiş, kendisi de hemen alınan kararları uygulamaya koymuştur. Bazen verilen oyları saydırmadan “Oy birliği ile kabul edildi” dedirtivermiştir. Ama bu kararlara daha sonra itiraz eden çıkmamıştır. Her kararın altında öyle veya böyle milletin temsilcilerinin imzaları vardır. Atatürk buna büyük önem vermiştir: Kurtuluş Savaşının en tedirgin günlerinde, bazen milletin temsilcilerinin tehlikeyi göremeden veya görmelerine rağmen karar alınmasını güçleştirdikleri, yani ülkeyi ve milleti tehlikeye
    attıkları dönemlerde, silâh arkadaşlarının bazılarının meclisten kurtulma yönünde yaptıkları tekliflere asla iltifat etmemiş, her seferinde “meşruiyetten ayrılamayız” demiştir.
    Peki dikta bunun neresindedir? Bunun için Agatha Christie’nin (1890-1976) polisiye romanlarının
    meşhur detektifi Hercule Poirot’nun son macerası olan Curtain! Poirot’s Last Case (Perde! Poirot’nun Son işi: Collins Crime Club tarafından yapılan ilk baskı, 1975) adlı romanından benzetmeler yapayım: Poirot kaldığı otelde işlenen cinayetleri işleyenlerin muhtelif olduğuna, ama tüm cinayetlerin aynı hedefe yönelik işlendiğine bakarak bunların arkasında tek bir sorumlunun olduğunu düşünmektedir. Sonunda, bunları işleyenlerin tek bir kişi tarafından bu cürümleri işlemeye
    ikna edildiklerini keşfeder. Dikkat buyurunuz: Azmettirildiklerine demiyorum; ikna edildiklerine
    diyorum. Bu durumda cinayetlerin kaynağını bildiği halde gerçek fâili tevkif ederek adalete teslim etmesi imkânsız hale gelmektedir. Sonunda, ölümcül bir hastalığın pençesinde tekerlekli iskemleye mahkûm olmuş olan Poirot kararını verir ve adamı kendisi öldürerek ömrü boyu mücadele etmiş olduğu bir suçu işler. Burada iki benzetme yapmak istiyorum: Birincisi cinayetleri işlemek isteyen adamın bunu kendisi yapmayarak başkalarını ikna ederek yaptırtmasıdır. Bu ikna etme işi, Atatürk’ün
    yöntemidir, ama Atatürk bu yöntemi iyi işlerde kullanmıştır. Diğer bir benzetme de, bu mükemmel suça (yani cezalandırılması mümkün olmayana) karşı Poirot’nun sonunda, sürekli insan öldüren bir katili ortadan kaldırmak gibi olumlu bir amaçla, toplumun tasvip etmediği bir yöntem kullanmaya, yani suç işlemeye kendisini mecbur hissetmiş olmasıdır. Burada da Atatürk, kendisinin doğru bildiği
    şeyleri topluma rağmen yapmak zorunda kaldığı için Poirot gibi davranmıştır: Normal şartlarda belki kabul görmeyecek ikna yöntemleri kullanmıştır.
    Atatürk’ün yaptıkları tarih mahkemesi önünde yargılanmış ve kendisi tüm uygar insanlığın
    alkışlarını almıştır. Bugün hür ve refah bir ülkede yaşıyorsak bu onun eseridir. Atatürk, özgürlüğü
    öğretebilmek, topluma yayabilmek için bir süre diktatörlük yapmıştır. Bunu çocuk yetiştiren
    ebeveynin çocuklarına yaptığı muameleye benzetebiliriz. Ebeveyn veya veliler, çocuklar belli bir
    akılcı muhakeme düzeyine erişmeden (ki tıbben bunun aşağı yukarı 18 yaşında tamamlandığı
    sanılmaktadır) ve belli bir bilgi deposunu oluşturmadan, onlar adına karar alır.
    Her toplumun tam bir bilgi hazinesiyle mücehhez olarak tamamen akılcı davranacağını düşünmek büyük ölçüde 20. yüzyılın bir modasıdır ve ilk kez 1906 yılında Amerika’nın ilk sosyoloji profesörü William Graham Sumner (1840-1910) tarafından Folkways (Halk Yolları) adlı meşhur kitabında dile getirilmiştir. Batı uygarlığının kapsadığı toplumlar dışında hiçbir araştırma yapmamış olan Sumner, her toplumun kendi içinden yargılanması gerektiğini iddia ederek, dış kıstaslarla toplumların konumlarını belirlemenin yanlış olacağını öne sürmüştür. Modern bilimsel dilde buna rölativizm, yani bağılcılık denmektedir. Sumner, yönetimlerce halklara empoze edilen reformlara da karşıydı. Bu fikirlerin kökleri, ta Jean-Jacques Rousseau’nun (1712-1778) “asil yabani” düşüncesine kadar
    inmekle beraber, 20. yüzyılda Amerikan antropolojisinin babası denilen Alman kökenli Amerikalı
    antropolog Franz Boas (1858-1942) ve onun şöhretli Amerikalı öğrencisi Margaret Mead (1901 1978) tarafından geniş bir kesime öğretilmiştir. Aslında bu fikirlerin ne kadar yanlış olduğu
    konusunda son zamanlarda gerek sosyoloji gerekse de sosyal antropoloji içinden ciddî sesler
    yükselmeye başlamıştır.
    4 Bu itirazların en derli toplu sunulduğu eser yine bir Amerikalı’ya ait olup,
    Los Angeles’deki Kaliforniya Üniversitesi’nin (UCLA) antropoloji ve toplumsal psikoloji profesörü
    Robert B. Edgerton’a ait olan Sick Societies (Hasta Toplumlar: 1982, Free Press, New York) adlı
    önemli kitaptır.
    Daha onsekizinci yüzyılda yapılan coğrafî keşif gezileri sayesinde, bazı toplumların fikirsel ve
    hissî gelişmelerinin diğerleri kadar olmadığı açıklık kazanmıştı. Meselâ Kaptan James Cook (1728-
    1779), Büyük Okyanus adalarının birindeyken gemisine misafir gelen bir yerli kralının, un çuvalı
    taşıyan tayfaların elinden çuvalın kazayla düşerek patlaması sonucunda elbisesinin kirlendiğini
    görmesiyle hıçkırarak ağlamaya başlaması, elbisesi temizlenince de sanki hiçbir şey olmamış gibi
    diplomatik ziyaretine devam etmesi karşısında hayrete düşmüş, bu insanların gelişim düzeylerinin bir
    çocuğunki kadar olduğunu düşünmüştü. 1982 yılında yayımlanan kitabında Profesör Edgerton’un bütün
    dünyadan derlediği örneklerle vardığı sonuç, Cook’unkinin aynıdır. Bazı toplumlar gelişme
    basamaklarında geridir; bazıları ise ileri. “Bunu kabul etmemek, geri toplumları gerida kalmaya
    mahkûm etmek demektir,” diyor Edgerton.
    Atatürk de kendi toplumunun geri, hattâ hasta olduğu kanaatindeydi. Ahmet Hâşim’in pek çok
    yazımda atıf yaptığım 1919 tarihli bir mektubunu okuyanlar, Atatürk’e hak vermeden edemezler. Bu
    mektubu bu önsöz içinde, mümkün olduğu kadar çok kişinin okumuş olması için, tekrar yayınlıyorum.
    Unutmayın, bu mektup yazıldığı zaman ortada ne Atatürk’ün fikirleri, ne de icraatı vardı henüz:
    “Ankara’da Almanya imparatoru’nun Anadolu hastalıklarını incelemek üzere gönderdiği bir tıp
    heyetinin bazı büyük rütbeli üyeleriyle görüştüm ... Anlamışlar ki, Anadolu Türkleri’nin karınları
    kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi yakın bir yok
    olma ile tehdit eden bu halin sebebi nedir bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse
    de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki,
    ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı! ... istisnasız nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki
    taş devri keşiflerinden ve âletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp ... onun kanını
    ve canını emen bir canavardır! ... Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde
    taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur. Anadolu
    külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi, en nefis icatları olan yoğurt bile pislik
    mahsûlünden başka birşey değildir. ...Anadolu hemen baştan başa frengilidir. Anadoluluların güzelliği
    de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, topluca o kadar topal ve
    topalların o kadar muhtelif çeşidi görülür ki insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla
    etrafa bakıyorum sanır”
    5
    Bu mektupta yazılanlar Bağdat doğumlu bir şairimizin kaleminden çıkmıştır. Hâşim,
    Galatasaray’da okumuş, izmir’de öğretmenlik yapmış, Düyûn-u Umumiye’de çalışarak devletinin mâlî
    sefaletini yakından tanımış, Birinci Dünya Savaşı’ndaki askerliği esnasında ise Anadolu’yu gezmiştir.
    Daha sonra Osmanlı Bankası’nda çalışan şâir, tedavi için Frankfurt’a gittiğinde Avrupa’yı da
    yakından tanımış, bu konuda ölümünden bir yıl önce bir de Frankfurt Seyahatnamesi başlıklı bir
    kitap yazmıştır. Yani, Hâşim’in gözlemleri bilgili ve akıllı bir adamın gözlemleridir.
    Bu gözlemlerin ortaya serdiği ise taş kalmış, daha doğrusu, o düzeye itilmiş bir toplumdur. Gerçi böyle gözlemleri yapan tek Osmanlı Hâşim değildi. Osmanlı’nın son ikiyüz yılı
    içinde buna benzer gözlemler ve fikirler pek çokları tarafından, hattâ bizzat III. Mustafa, III. Selim ve
    II. Mahmud gibi padişahlarca bile dile getirilmiştir. Bunu inkâr eden tarih cahilidir veya kötü
    niyetlidir. Bugün Atatürk’ün yaptıklarından ziyade yöntemlerine tevcih edilen eleştirilerin büyük
    çoğunluğu, Atatürk’ün içinde faaliyet gösterdiği zamanın şartları dikkate alınmadan yapılmış boş
    eleştirilerdir; çoğu, Uğur Mumcu merhumun ifadesiyle, bilgisi olmadan fikir üretmeye kalkanların
    söyledikleridir. Bu eleştiriler genellikle belirli fikirleri hiçbir eleştiriye tâbi tutmadan kabul eden
    yobazlar tarafından yapılmaktadır. Bunların temsilcileri, politik yelpazenin en sağından en soluna
    kadar saçıldıkları gibi, sosyal disiplinler içinde bilim yaptıklarını sananlar arasından da
    çıkmaktadırlar. Ancak sosyal disiplinler içindeki bu hastalık, yukarıda Sumner, Boas, Mead gibi
    örneklerle altını çizdiğim gibi, ülkemize has değildir.
    Bu kitapta dile gelenler özel bir incelemenin değil, altmış yıllık bir ömür boyu okunanların,
    duyulanların, görülenlerin bir sohbette dile gelen bir sentezi, bir özetidir. Burada anlatılan sahneler
    hafızamdan derlediklerimdir. Bunlarda şöyle yanılmalar olabilir: Yazılı olarak ifade edilmiş bir
    düşünceyi, sözlü olarak ifade edilmiş gibi anlatmış olabilirim; veya bunun tersi olmuş olabilir.
    Atatürk’ün bazı sözleri hafızadan nakledildikleri için mealen ifade edilmişlerdir. Müşkülpesent
    okuyucunun bunlara takılmadan kitabı okumasını bilhassa istirham ederim. Burada bizi ilgilendiren
    fikirlerdir. Kitabın amacı da Atatürk’ün milletimizi uygarlaştırmak, refaha kavuşturmak, dünyada
    saygınlaştırmak gibi asil ideallerini halkıma hatırlatmaktan ibarettir. Onu eleştiren, hattâ ona hakaret
    edenlerin, bizleri bütün dünyanın gözünde ve kendi içimizde ne hale düşürdüklerini içeride ve
    dışarıda aklı başında her insan görmektedir. Umarım bu düşüş ciddî bir kırıma sebebiyet vermeden
    yakınlarda bir gün nihayet durur ve gene tırmanışa geçebiliriz ulusça.
    A. M. Celal Şengör
    Anadoluhisarı, 23 Ekim 2014
    1 2005, Bilim Adamı Olarak Atatürk: Hava Harp Okulu, [istanbul], 26 s; 2006 Bilim Adamı Olarak Atatürk: Hava Kuvvetleri Dergisi
    Ek, Şubat, 16 s 2014, Bilgiyle Sohbet—Popüler Bilim Yazıları: iş Bankası Kültür yayınları, 772 pp.
    2 Yaygın anlatılan bir hikâye, Atatürk’ün, bu kitabın Türkiye’de çevresindekilerce yasaklanmasına gösterdiği tepki ile ilgilidir. “Niçin
    yasaklıyorsunuz? Adam eksik bile anlatmış. Keşke yine gelse de ben bazı eklemeler yapabilsem”. Armstrong’un kitabında yaptığı önemli
    vurgulardan biri, Atatürk’ün başarılarının çevresindekiler sayesinde olmaktan çok, onlara rağmen meydana geldiğidir. Bu durum, kitabın
    Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı dönemindeki hükûmetler tarafından niçin yasaklandığını gösterir: Armstrong’un yer yer pek acımasızca
    (ama bence çok haklı olarak) eleştirdiği pek çok kişi, o hükûmetlerin başbakanları, bakanlarıydılar. Atatürk, ülkeyi yönetmek için ihtiyacı
    olan kişileri kırmamak için tasvib etmediği bu yasağa katlanmıştır.
    3 Dictator Roma Cumhuriyeti Senatosu’nun olağandışı haller için tek bir seçilmiş memuruna (magistratus extraordinarius) tanıdığı
    mutlakî yönetim hakkını temsil eden ünvanın adıydı. Bu ünvanın olumsuz bir çağrışım yapması da 20. yüzyılın marifetidir. Tersi bir örnek
    19. yüzyıldan verilebilir: italyan birliğini kuranlardan Giuseppe Garibaldi (1807-1882) Sicilya ve Napoli’yi Fransız hegemonyasından
    kurtarmak için 1860’da başlattığı Spedizione dei Mille (Binlerin Seferi) esnasında halkının da coşkulu desteği ile kendisini 14 Mayıs’ta
    Sicilya’nın diktatörü ilân etmişti. Atatürk’ün diktatörlüğü de doğası gereği Garibaldi’ninkine benzer (gerçi Atatürk böyle bir ünvanı hiçbir
    zaman kullanmamıştır). ilginç bir diğer benzerlik de, Garibaldi’nin 11 Mayıs 1860’da Marsala’ya çıkmasıyla, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da
    Samsun’a çıkması arasında kurulabilir.
    4 Yeni Zelandalı sosyal antropolog Derek Freeman (1916-2001), 1983’te yayınladığı Margaret Mead and Samoa adlı kitabında, Mead’in
    1928’de yayımlanmış meşhur ve etkili eseri Coming of Age in Samoa’da (Samoa’da Ergenliğe Erişmek) kullandığı bilgileri kendisine
    veren Samoa’lı genç kızların Mead ile dalga geçtiklerini ve kendisine gerçekle alâkası olmayan bilgiler verdiklerini belgelemiş, Mead’in
    gidip yerliler arasında yaşamak yerine Samoa’da bir Amerikan üssü içinde oturarak genç yerli muhbirlerle yetinmiş olmasını eleştirmiştir. Böylece rölativist Amerikan sosyolojisi ve sosyal antropolojisinin temel eserlerinden birinin tamamen temelsiz olduğu ortaya çıkmıştır.
    5 Ahmet Haşim’in Saruhan milletvekili, Cumhuriyet döneminde de Demokrat Parti’nin kurucularından ve ilk Millî Savunma Bakanı Refik
    Şevket ince’ye (1885-1955) yazdığı 3 Eylül 1919 tarihli mektuptan: O. Karaveli, Sakallı Celâl, 5. baskı, 2004, Pergamon Yayınları, s. 45-
    46. ince daha sonra Demokrat Parti yönetimiyle ters düşünce bakanlıktan ayrılmış, Meclis Başkanı olmuştur.
  2. blue whale

    22.
  3. Bu "oyun" hakkındaki en iyi analizi yerli chucky yapmış.
    https://m.youtube.com/watch?v=AcH9r_9CwDk

    ilgi çekmek için intihar eden gençlerle ilgili şu yorumunu çok beğendim

    spoiler
    ünlü mü olmak istiyorsunuz? bakın, nobel orada.
    spoiler
  4. ok computer

    30.
  5. radiohead'in kelimenin tam manasıyla aşmış albümü. dillere pelesenk olmuş, şarkı falan çalmıyor iken kafalarda çın çın çınlamış, efsane radiohead şarkıları hep bu albümde.
  6. il barbiere di siviglia

    3.
  7. rossini'nin mükemmelin de ötesinde yer alan aynı zamanda "en komik olan" diye tanıtabileceğim operası. La gazza ladra'dan sonraki en sevdiğim bestesi olabilir.
  8. torch of the mystics

    1.
  9. Sun city girls'ün en meşhur albümü olabilir. Açılış parçası olan The shining path isimli cover gecenin şu saatlerinde enfes gidiyor. lambada'nın en etkileyici yorumu sanırım.
  10. feministlere bir not bırak

    57.
  11. yiğit alp çavdar

    1.
  12. Bir insan sevmediği birini her paylaşımına dislike atmak için takip eder mi? Ben ediyorum ve Bu çocuğu gördükçe halime tekrar tekrar şükrediyorum. Son üçlemesi kendisinin masterpiece'i olabilir. daha önce vurduğu, daha sonra dirilen Slender man ve arayıp rahatsızlık verdiği jeff the killer tarafından saldırıya uğruyor ve öldürülüyor (bkz: wtf) Zirvede bırakmalı bence. Bu çocuğa gamex'te denk gelen olursa tutsun kolundan bir psikiyatriste bıraksın. Ana babasına yazık.
  13. özel numaradan arayan cin

    3.
  14. kathaarian life code

    2.
  15. az önce hissettiğin

    10.
  16. sarcofago

    2.
  17. dream theater

    367.
  18. misfits

    119.
  19. Gelmiş geçmiş en iyi punk grubudur. Zira kendilerini dinleyen nesilden fırlayan james hetfield, dave mustaine, cliff burton, lars ulrich, tom araya, jeff hanneman gibi isimler efsanevi bir tür olan thrash metal akımını misfits başta gelmek üzere dinledikleri gerçek punkçılardan esinlenerek başlatmıştır. En sevdiğim punk kişisi gg allin, grubu da misfits herhalde.
  20. ağlamak

    1276.
  21. Rahatlamaya yol açabilir. Hele ki bir süredir içinizde tuttuysanız.
  22. son karar

    5.
  23. Verilmesi bazen çok zor olan. Üzerine saatlerce düşünmek gerekiyor gerçekten de çünkü o kadar fazla olasılık var ki. Bu entryi girerken kendim için fazlasıyla önemli bir kararı verme aşamasındayım ve en bunalımlı aşamanın bu olduğunu düşünüyorum. iç sesimle anket düzenliyorum ama hâlâ bir taraf hayır, sakın derken diğeri evetten yana.
  24. yazarların söylemek istedikleri

    645.
  25. evet. zamanı geldi galiba tüm birikenleri kusmamın...

    ikilemlerde kalmaktan, hatta bazen ne ikilemi üç durum arasında, dört durumda arada kalmaktan ve hiç dahil olmadığım bu mevzunun en çok sorumluluğunu üstlenen kişi olmaktan yorulmaya başladım. mental yorgunluk baştan beri vardı ama gün geçtikçe fiziksel olarak da çökmeye başladım. artık geceleri yastığa kafamı koyduğumda uyuyamıyorum hepsini düşünüp tartmaktan ve zihnimi temizlediğim an güneş doğmuş oluyor. uykusuzluk ve iştahsızlık yüzünden saçlarım dökülmeye başladı, yüzümde stresten ötürü sivilceler çıkmaya başladı. ama bunların hiçbiri sikimde değil. evet, artık küfür etmem gerekiyor çünkü fazla birikti. umursadığım, kıçıma taktığım tek şey var o da hâlâ sizin mutluluğunuzu sağlamak. bunun için güneş doğana kadar düşüncelere dalıyorum bunun için yemek yemekten çok bu düşüncelerle meşgul oluyorum. ama ben ne kadar çırpınırsam üstümdeki yük bir o kadar artıyor. artık ferahlamak istiyorum. bir sabah gözlerimi açamamak, sonsuza dek uykuya dalıp bu boktan hayattan kurtulmak. bazı günler tüm günümü intihar notu tasarlamakla geçiriyorum. sonunda ne oluyor dersiniz? yine sizin o ikilemleriniz arasında boğuluyorum ve gidersem uçurumun iyice büyüyeceğinin farkındayım. hele ki kendi isteğimle gidersem. yapacağınız ilk şey birbirinize bok atmak olacak. bu çocuğun kendini öldürmesine sen sebep oldun, hayır sensin sebep diye. bu yüzden ölüm meleğinin defterindeki sıradaki insan ben olmak istiyorum. kendiliğinden olacak böylece bok atma şansınız olmayacak. gerçi onda da sağlığı senin yüzünden zarar gördü dersiniz ya.. bazı geceler sırf bu akıntıdan kurtulmak için dua ediyorum. lütfen diyorum ya her şey bir çözüme kavuşsun ya da yarına kadar ruhum bedenimden ayrılsın. ama ne oluyor? yine lanet bir sabaha gözlerimi açıyorum ve yine gel git... bugün bir gerçekle daha yüzleştim. hayatımın en büyük travması olabilir belki de. ama beni en çok üzen bu gerçeğin bunca sene benden gizli tutulması oldu. kırgın hissediyorum. bu yüzden eskisi gibi sizi bir arada tutmak için çabalamak istemiyorum. sadece çok yorgunum. hem mental olarak hem de fiziksel olarak.. derin bir uyku istiyorum sonunda uyanamayacağım...
  26. internetten hastalık araştırmak

    71.
  27. Kendi kendinize kanser teşhisi koymanızla sonuçlanacaktır.
  28. bir söz söyle okuyana ilaç olsun

    535.
  29. in my darkest hour

    29.
  30. Dave mustaine'in ölen metallica basçısı cliff burton için bestesini yaptığı, sözlerini ise diana isimli o zamanlarki sevdiceği için yazdığı bir parça. Dave, megadeth gitaristi jeff young'ı diana'ya yavşadığı gerekçesiyle şutlamıştır gruptan. So far so good so what'ın en iyi parçası olabilir belki de...
  31. on the road again

    9.
  32. ilk kez south park'ta duymuştum bu parçayı. cartman bisikletiyle tatlı tatlı turlarken farkettiği devrilmiş cenin taşıyan kamyonun enkazına bakarken arka planda çalıyordu. tabi anlaşılan tek kısmı nakaratıydı bulmam çok zor olmadı bu sayede. willie nelson ile tanışmama vesile olan şarkı oldu böylece... şu an çoğu şarkısını ezbere bildiğim ve her hafta muhakkak bir kez olsun dinlediğim country üstadı nelson'ın baştacı yaptığım ve ezberlediğim ilk, en tatlı şarkısı bu. country lafı geçti mi aklıma ilk gelen... Sözleri şöyle:

    Just can't wait to get on the road again.
    The life I love is making music with my friends

    And I can't wait to get on the road again.
    On the road again

    Goin' places that I've never been.
    Seein' things that I may never see again

    And I can't wait to get on the road again.
    On the road again -
    Like a band of gypsies we go down the highway
    We're the best of friends.
    Insisting that the world keep turning our way

    And our way
    is on the road again.
    Just can't wait to get on the road again.
    The life I love is makin' music with my friends

    And I can't wait to get on the road again.
    On the road again

    Like a band of gypsies we go down the highway
    We're the best of friends

    Insisting that the world keep turning our way

    And our way
    is on the road again.
    Just can't wait to get on the road again.
    The life I love is makin' music with my friends

    And I can't wait to get on the road again.
    And I can't wait to get on the road again.
  33. johan liiva

    6.
  34. johan liiva

    5.
  35. Arch enemy'nin ilk vokali. Ve hiç kuşkusuz en iyi vokali. Angela'dan da, alissa'dan da iyi fakat erkek diye kıyaslamak istemiyorum çok diğerleriyle.

    Sürekli istanbul'da takılıyor hatta istanbul'a benden çok gitmiştir. acarkent'te bir kafeyi (sanırım nzl cafe) kendine mekan bellemiş her fırsatta orada herif. ayrıca istanbul'a çok gelmesinin sebebi de eski sevgilisi muhtemelen. Eda diye bir hanımefendiyle birliktelermiş eskiden şimdi ise arkadaşlar. Sohbet etmek isteyen falan olursa reddetmiyor fanı olan arkadaşımdan duyduğum kadarıyla denk gelirseniz eğer bu bilgi de benden küçük bir iyilik.
  36. fade to black

    243.
  37. 1984, boston club konseri sonrası ekipmanları çalınan ve her şeyini kaybetmiş gibi düşünmeye başlayan james hetfield'ın intihar etmek aklından geçerken yazdığı şarkıdır fade to black. metallica'nın halk müziği tadındaki ilk şarkısıdır bu yüzden metal sevmeyen çoğu insan bile bu şarkıya bayılabilir.

    bahsettiğim sözleri yazarkenki yaşadığı o bunalımlı, depresif dönemi en net şarkının yazıldığı zamanlardaki konserleri izleyerek james'in ifadesinden, şarkıya kattığı hislerden görebilirsiniz ki bu paylaştığım da o konserlerden biri: https://youtu.be/n6_bscavo50
  38. her bakanın farklı gördüğü inanılmaz fiyat

    2.
  39. dream theater

    365.
  40. 10 ekim'de Volkswagen Arena'da konser verecek aşmış grup. Meraklısına duyurulur!
  41. sabaton

    39.
  42. 1 ekim'de istanbul'da olacak mükemmel power metal grubu.
  43. sosyal olamamak

    3.
  44. Zamanla alışılabilir. (bkz: denendi çalışıyor)

    Küçüklüğümden beri insanlarla kaynaşamıyorum. Önceleri bunu insanlardan nefret ettiğim için yaptığımı düşünüyordum fakat zaman geçtikçe anladım ki insanları çok sevdiğim için böyle yürüyordu işler.
  45. sözlüğün en güzel kızı

    100.
  46. Zall olduğuna katılıyorum zira burun deliklerinde altın oranı bulmak mümkün.
  47. oytunkaran

    5568.
  48. Zeytinli rock festivalinde tarihlerindeki en büyük sıçış performansını sergilemiş mor ve ötesi ile eğlendiğini iddia eden sözlükçü. Müzikten anlamadığını bir kez daha görmüş olduk.
  49. sözlük kızlarının sevdiği sakal tarzları

    3.
  50. Sakalı bilmem de kadirizm bıyığına hastayım beyler muck.
  51. daha fazla entry yükleniyor...
    © 2017 uludağ sözlük