ateist olsan çatır çutur günah işlerdim. ha ne kadar mutlu olurdum orası ayrı konu günah ve haram kalbi öldürür mutluluk vermez lakin bir ahiret yoksa sorgu sual, insan her şeyi yapmakta kararsız olabilir.
bütün alt hikayesi ismine yüklenmiş fasarya film. bütün dillerin ve tek tanrılı dinlerin çıkış noktası olarak kabul ediliyormuş babil. konuşup anlaşamayan farklı uluslardan insanlarla böyle bir bağıntısı var sanırım isminin.
görünen hikaye 20 dakikalık bir montajla hiçbir kesintiye uğratılmadan aktarılabilir aslında (feci spoiler): "bir japon avcının, faslı bir rehbere hediye ettiği tüfekle, çocuklarını meksikalı bir bakıcıya bırakarak tatile çıkan amerikalı bir çiftin kadın olanın vurulması."
filmdeki uzuuuuuun sekanslarda o kadar çok vakit bırakmış ki yönetmen izleyicisine, o araya bir sürü hikaye doldurulabilir. kelebek etkisi mesela: attığınız her adım, dünyanın çok uzağında inanılmaz etkiler yaratabilir. o japon baba hediye ettiği tüfekle, bir dünya savaşına bile yol açabilirdi biraz daha zorlansaydı senaryo.
o sağır ve konuşamayan japon kızın varlığından yola çıkarak, filmin isminin göndermesini de teslim alarak asıl mesaj şöyledir de denebilir: "konuşabiliyorsunuz diye anlaşabildiğinizi mi sanıyorsunuz?" özellikle konuşanlar iki karşı cinsse mesela (amerikalı çift, japon kızla babası gibi) anlaşamadan içinize gömmeye alışın diyor.
kişisel çıkarımım en güzeli ama: hangi yola çıkarsanız çıkın, isteksiz birini almayın yanınıza, burnunuzdan getirir. yol, oyun, aşk... hepsi hayat bunların. "varmak" neredeyse imkansızken, hiç değilse yolda mutlu olmak için arkadaşınızı iyi seçin.
postwatchscript: x2 forwardla izleyin, hiçbir şey kaybetmezsiniz. (tembel yönetmenleri slowmotion kınıyorum)
sosyolojinin toplum dediğine, bazı terbiyesiz antropologlar kitle der. kitleler düşünmeden, içgüdüleriyle hareket eden ilkel bir organizmaya da benzetilebilirler. toplumun beyni neden-sonuç ilişkisi kurabilir, uzun vadeli plan yapabilir.
toplumun kolektif davranışları ile kitlenin sürü davranışlarının en temel farklılığı aslında süredir. belli bir ortak tavır zaman içinde, önceki yaşantılarla biçimlenerek olgunlaşır ve yine akıl kavramından uzak düşünülmediği için belirleyicisi rasyonalite olur.
korku, öfke, nefret, açlık gibi mağara adamı güdüleriyle hareket eden grupları hakaret etmek isteyenler güruh, kimseyi sallamayan antropologlar kitle olarak adlandırıyor. yozgat'ta içinde insan var diye ev, araba, madımakta içindeki 'öteki' insanlarla birlikte otel yakanlarla, maraş'ta 'alevi' oldukları için insan kesenler bunlara örnektir. bir statta yakıp yıkan, kişisel hiçbir husumeti olmayan birine, yanındaki yapıyor diye koltuk fırlatanlar da bu gruptandır.
kitleyi korkuyla kontrol etmek baskıyla kitlenin yoğunluğunu arttıracağından, kontrol etmek amacı güdenler tarafından kullanılmaz. korku sadece kaos yaratmak isteyenlerin kullandığı bir yöntemdir. toplumlar dünyanın lezzetli yerlerinde adalet duygusuyla, sıradan yerlerde dez/mezenfermasyonla yönetilir. (kontrol edilmez, çünkü toplumun kontrol edilmeye ihtiyacı yoktur. kontrol altında tutulana güruh denir, kitle denir, sürü denir.)
yıllar geçerken sadece izlememek, kendine, insana, dünyaya bakmak, inanmak ve değer yaratmak. cesur ve akıllı insan işidir. bu yüzden bin yaşında "küçük"lerle doludur dünya (kendimden biliyorum).
sadece büyümek ancak bir kanser hücresinin derdi olabilir.
sözlüklerde spoilerı bol olanlardan. bin jip yönetmeni filmi diye standdan çekip alıp, hevesle sonuna kadar bekledim, hala bekliyorum...
ama hakkını yemeyelim tümüyle, enfes görüntüler var. sonbahar bu kadar mı güzel olur; en az 17 renk yaprak saydım. uzakdoğulu yönetmenlerin renkleri başka oluyor. (belki holywood'un bilmediği kameraları vardır)
filmi yazan da kim ki duk'muş. senaryo kendine ait olunca sık sık fikir değiştirmiş gibi geldi bana. freudyen bir arkadaşın babayı yorumlamasını çok isterdim.
(bu entry bin jip'i görmenizi engelleyecekse sakın okumayın!)
nezaret, hastane, bar üçgeninde evin yolunu bulamamış erkeğin sevgilisine durum izahı şarkısı. oğlanın hikayesi biraz abartılı olduğu için, daha önce gerçeği başkasından duyduysa diye endişeli, o yüzden ikide bir "biliyosan anlatmiim" diyor.
her şeyi önemsiz kılmak için de sevdiğini söylüyor, ama dikkatini yalan olması muhtemel cuma gecesi hikayesinden çekebilmek için de herzamankinden biraz az sevdiğini sıkıştırıyor.
hiç yalan söylemeyen birine inanmak kolay olduğundan sevgilisini banyoya sokuyor, geceyi akıtıyor üzerinden, uyutuyor klibinde kız.
kor'general. önyargısız ve bir cahil olarak okuduğum kitaplarında çalışkanlığına, aydın sorumluluğu taşıyan havasına hasta ederdi. korktuğum başıma geldi. her kanalda, her gazetede yazıyor, konuşuyor olmasını taraf olmama prensibine bağlamıştık. şimdi anlıyoruz saçaklı mantığı diline dolamasının nedenini. bir aydından beklenmeyecek kadar pelesenk ettiği 'vicdan' rahatlatması içinmiş. oysa biz muğlak'ı mutlak'a galip getirme çabasını savunuyor sanmıştık. düşüncesi kafatasına bol gelenlere verdiği nizami ayarları gülümseyerek okumuş, ontolojiyi milletler seviyesine taşımasına disiplinler arası slalom denemesi diye bakmıştık. hep hür irade görmek isteyen aptal gözlerimizin suçu.
gücün kitle yönetmekteki acımasız yöntemlerini yok sayıyor değiliz. biz de komple komplo teorisyeni sayabiliriz kendimizi. ancak düşünme yetisinden yoksun biz zavallıların duygularıyla da böyle oynanmaz. üniversitede gay kulübü kurulmuş, onu da oryantalizme bağlamış. sonuçtan sebebe giden, eşitliğin sağ tarafına her zaman "oryantalizm" yazan acaip bir matematik yöntemi geliştirmiş. fiziği bir kedinin kuyruğuna*, sonra iki çift turnanın kanadına* bağladığında esprili ve akıllı inanılmaz kadındı. şimdi ezber bozmayı kafa bozmaya indirgeyen, yaygın cehalet denizinde mezenfermasyondan sorumlu derince devletin sütun bacaklı neferi.
her parlayanı münevver bilmek aptallığımızdan değil, iyi bakarsak iyi olur'a inanmaktandı. mürid istememiştim, şimdi mürşid de istemiyorum. boş geldim, dolmadan gideceğim, kendimi aşka vereceğim.
sarı saçlarından sen suçlusun! artık sevmeyeceğim.