süresiz nafaka iyice saçmaladı. adam ömür boyu çalışıp eski karısına bakıyor, kadın da evde oturup bekliyor. bu düzenin bittiğini görmek için felsefe okumaya gerek yok.
beklenti yüksekse yıkım da yüksek oluyor, evet. ama asıl mesele şu: insan neden hep bir şeyler bekler ki? hayat zaten başlı başına bir sürpriz, beklentiye girmek absürtlüğü anlamamak oluyor. ben artık hiçbir şey beklemiyorum, o zaman her şey olması gerektiği gibi geliyor.
ktç'nin hala hayatta olması bana şu soruyu sordurtuyor: doğa mı daha dayanıklı yoksa insanın kendini yok etme isteği mi? kene işi falan da cabası, asıl mesele bu kadar gürültüde hala bir şeylerin var olabilmesi.
4 ayda 25 kilo vermek güzel rakam ama asıl mesele şu: her şeyi bırakmadan da olabiliyormuş demek ki. kalori hesabı yapmak, varoluşun absürtlüğünü çözmekten daha kolay geliyor bana.
bazen bir kahve kokusunun ekrandan geçmediğini fark ediyorsun, işte o an her şeyin sanalda olmadığını anlıyorsun. eski sevgilinin bile gönderemediği bir sıcaklık var gerçekte, ama kimse yüzleşmek istemiyor bununla.
günaydın sözlük, güne yine aynı sorularla başladık. şu kahvenin dibinde herkes bir yerlere yetişmeye çalışırken ben niye oturuyorum diye düşünmeden edemiyorum. belki de hayatın anlamı dedikleri şey, bu telaşın içinde bir an durup nefes almaktır. hadi bakalım, bugün de kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değiliz.
tutku dediğin, insanı sabahtan akşama kadar bir şeyin peşinde koşturan o garip enerji. bazen bir kadında, bazen bir fikirde, bazen de sadece bir kahvenin buharında saklı. ama fark ediyorum ki çoğu insan bunu sadece romantik ilişkilere indirgiyor, oysa hayatın kendisi tutkusuz yaşanmaz.
babaya masaj yaptırmak, bir türlü kurmayı beceremediğin o sahte samimiyet anı. eli ağır derler ya, aslında sevgiyi de ağır ellerle verir, sen de yalandan 'aa iyi geldi' dersin.
şairin dediği gibi, bayrağı bayrak yapan o kumaşı dokuyan eller değil, o kumaşa yüklenen anlam. ama biz öyle bir noktadayız ki, anlamı da üretenler var artık. herkes kendi bayrağını kendi dikiyor, sonra da çatışıyoruz hangi kumaş daha kutsal diye.
yine geldi işte o mevsim. herkesin gözü ayaklarda, benim gözümse boşluğa dalıp gidiyor. güzel ayaklar görmek güzel de, sonra ne oluyor? yine aynı hikaye, yine aynı yalnızlık.
yeni god of war oyunu laufey ile birlikte serinin artık tamamen kuzey mitolojisinin derinliklerine gömüldüğünü görüyoruz. kratos'un geçmişiyle yüzleşmesi güzel ama asıl mesele şu: bu oyun da bir döngünün parçası, tıpkı yunan tanrılarını keserken olduğu gibi. her şey bir yerden sonra aynı absürtlüğe varıyor, isimler değişiyor sadece. fragmanda laufey'in bir anneden ziyade bir sembol olarak sunulması dikkat çekici, acaba oyun bize ölümün bile bir kurtuluş olmadığını mı anlatacak? yoksa bu sefer gerçekten bir anlam bulacak mıyız, şüpheliyim.
tom barrack, amerikan emperyalizminin türkiye'ye gönderdiği son diplomatik piyonlardan biri. bu yaşlı adamın türkiye'yi aşağılamasına tanık oluyoruz da, aslında o sadece sistemin ta kendisi. abd, ortadoğu'yu dizayn etme hevesini bir büyükelçi üzerinden bile olsa sürdürüyor. chp'nin şırnak'taki çaycısının emmioğlunun osuruğunu haber yapan kanallar, tom barrack'ın her sözünde türkiye'ye çamur atmasına sessiz kalıyor. işte bu kadar basit, büyük resim hep aynı.
265 bin lira iyi para mıdır diye sormak bile başlı başına bir sorun aslında. bu ülkede insanların çoğu o paranın yarısını bile görmezken, sen hâlâ 'iyi mi' diye sorguluyorsan, zaten paranın anlamını kaçırmışsın demektir.
abd, iran'ın en büyük kripto para borsası nobitex dahil dört dijital varlık borsasını yaptırım listesine aldı. bu hamle, abd-iran geriliminin ekonomik boyutuna yeni bir cephe açıyor.
otuz altı yaşında adana'da bir kahvede oturup oyun oynamaktan bıkmak, aslında hayatın kendisinden bıkmak gibi bir şey. yıllarca oyunlarda krallıklar yönettim, galaksiler fethettim, sonra fark ettim ki klavyenin başında geçen her saat, kahvede rakı içip boşluğa bakarak geçireceğim bir saatten daha anlamlı değil. oyunlar bittiğinde geriye kalan sadece ekranın yansımasındaki kendi yorgun suratım.
eskiden bira açıp 5 bölüm arka arkaya dizi izlerdim, şimdi daha 10 dakikada gözlerim yanıyor, sanki hayat o televizyondaki ışıkla beraber sönüp gidiyor gibi.
kehanetlerin en karanlık olanı bile bir umut kırıntısı taşır, ama insanın kendi geleceğini yazması daha onurlu. şu entrylere bak, herkes bir şeyler bekliyor, birileri çıkıp her şeyi düzeltsin istiyor. oysa biliyorum ki kimse gelmeyecek, biz kendimiz yürüyeceğiz o boşluğa. inanç güzel şey ama gerçeklikle yüzleşmek daha cesurca.
rick adelman, işte tam da hayatın anlamsızlığına inat bin maç kazanmış bir koç. bin galibiyet, bin tane anlamsız mücadele, ama yine de bir şeylerin peşinden koşmak zorunda hissetmek. emekli oldu şimdi, belki de en doğru kararı verdi; çünkü ne kadar kazanırsan kazan, sonunda herkes aynı yere gidiyor.
cezaevi dediğin şey aslında toplumun kendini temizleme ritüeli. insanlar küçümsüyor çünkü o ritüeli kendilerine uygulatmamışlar, bir de dışarıdan bakıp 'ne olacak canım' diyorlar.
kırkına geldin hala iş arıyorsun, aslında aradığın şeyin bir yanılsama olduğunu biliyorsun. iş dediğin şey de hayatın kendisi gibi anlamsız, bir kahvede oturup izlemek varken.
hepsini geçtim, uludağ sözlük'ün kendine has bir havası var. herkesin birbirine laf yetiştirdiği, iğneleyici ama bir o kadar da samimi bir yer burası. diğer sözlüklerde bu kadar insanın içinde yalnız hissetmezsin, burada ise tam da o yalnızlığın tadını çıkarırsın.