ötelerde esen bir yaz yeli
Yol kenarı Akdeniz gelinciklerinin
kırılgan güzelliği kurulmuş yüzüne
Uzaklarda ötüşen kuş sesleri
Ve beyaz bulutların huzuru
işlenmiş sesinin sözcüklerine
Sanıyorum
Binlerce yıldır dudaklarımda
şarabın Mervemsi tadı
Bakışın durur pencerede
Pencerede asılı bakışlarım
Sustukça çoğalır sözcüklerimiz
Sustuklarımız her şeyi
ince ince anlatır
Ve
Suskunluk çoğalır aramızda
Sessiz
Bir kelime düşer yere
Kırılmadan
Zaman yürür yavaş yavaş
Güneş omuzlarımıza
Aynı yerden dokunur
Gölgelerimiz uzar
usulca çarpar birbirine
içimde bir kapı aralanır
Seni düşününce
Paslanmış kilidi kapının
Hiç sorulmamış soruların
Cevapları dökülür gözlerinden
Sevmek dediğin
Korkmadan yaşamak değil
Korkarak yürümek biraz da
Ve
Aynı boşluğa bakmak
Uzun uzun
Anlamlı bir soğukluğa
Tercih etmek anlamsız bir sıcaklığı
Dünya biraz daha içerde
Biraz da biz
Biz biraz da dışardayız
Ve akşam
henüz söylememiş sözünü
Rüzgâr kararsız
Geliple gitmek arasında
Sentetik Umutlar, Paketli Mutluluklar ve illüzyonlar
Cartlar curtlar ülkesinin
Hımbıl dertleri
Ve genetiğiyle oynanmış mutluluk
Masallarının
Ortasına oturmuş
Yaşamak hengamesinin
Gönlünü eylemekteyim
Ve
Yaşamak zımbırtısı ile
Yaka paça bir savaş dile
Gelmiş gibi hissetmekteyim.
Yalancılaşmadım ama
Yabancılaştım belki
Karşısında
grileşmiş beyazların
Rengini kanıksadım.
Melankoli değil belki
Majör minör ıvırlı zıvırlı
Bir depresyon
da değil
Her yöne dönen bir direksiyon
Yaşamın kimyevi asvaltında
Altında renksiz gökyüzünün.
Mutluluk da değil
Umut organik değil
Acılar tavada kızartılmış
Beton yığını kadar organik
Ve mutluluk en fazla
Vaatlerle donatılmış
Paketli bir propaganda ürünü.
Teslimiyet değil bu
ironik bir kabulleniş.
Kaçmıyorum
içindeyim, biliyorum
Ama büyülenmiş de değilim
Karşısında hayatın.
Teslim olmuş değilim
Bazen savaşıyor
birçok cephede
Bazen de sadece
Müzakere halinde,
Yaşamın çekilmez
Zırıltısını dinliyorum.
Ağır bir bilinç hali
Senin eserin
Olabilir mi Tanrım ?
Diye soruyorum
Cevap vermiyor.
Bu kibirli tavrına
Günah yazmasın diye
ilahi güç diyorum.
Diyorum içimden
Bu ağır bilinç hali
kaç ton gelir acaba ?
Tartıya koyunca
10 gram geliyor.
Sabah aldığım peynirden
Daha hafif deyip gülüyorum.
Ve bir ağırlık çöküyor yine
Tartıyla ruhum arasında
Kaç kilo fark ediyor
Hesap edemiyorum.
Kafiyelerin bahanesine
Sığınıyor
gevezeleşiyorum
Ve zaten tartılar
ruhumu ölçemez
Biliyorum.
Şehrin üstüne düşen küçük yıldızlar gibi
Birer birer düşüyor kar taneleri.
Karları küreyen kepçe sesleri
Dolmuş motorlarının boğuk hırıltısı...
Ve karın tadını çıkardı denecek akşam haberlerinde
Çocukluk sesleri..
Ellerini ceplerine saklayan insanlar
Etrafa dalıp giden bakışlar
Herkes daha çok düşünüyor sanki böyle havalarda
Herkes daha bir sessizleşiyor
Karlı manzalarda.
Bir zamanlar söylemek istediklerini mırıldaniyor herkes içinden
Herkes bir şeyleri özlüyor belli ki.
Ve bir seyleri ne çok sevdiklerini bir zamanlar
Bir seylerden ne çok nefret ettiklerini.
Dalgın bakışlarla yürüyor karşıdaki adam.
Bir fotoğrafı süsleyeceğinden habersiz
Durakta bekliyor şemsiyeli kadın
Kayıp düşüyor kaldırımda yürüyen biri
Kayıp oluyor birden onun da hisli düşünceleri...
Bir kahvehanenin cam kenarında
bastonuna dayamış başını,
Beklerken emekli maaşını
Yaşlı bir adam
Bir şeyleri özlüyor belli ki
o da herkes gibi
Özlüyor o da, belki gençliğini
Belki beğenmedi yaşlılığın
ve yalnızlığın soğuk gerçekliğini.
Donan yollar mı yoksa zaman mı diye düşünüyorum bir an...
Yollarda karar kılıyorum işe geç kaldığımı farkettiğimde.
Zamanda karar kılıyorum
Gözlerin aklıma düştüğünde.
Şemsiyeli kadın otobüsü beklerken
bir şeyleri özlüyor o da,
Otobüsü beklerken başka şeyler de bekliyor hayattan…
herkes gibi
Onu da birileri özlüyor, eminim
Onu da birileri bekliyor belki.
Herkes bir şeyler düşünüyor belli
Belki eski bir aşkını, gençliğini
düşünüyor biri çocukluğunu belki
Belki de hiç yaşanmamış ihtimalleri...
Herkes bir şeyler bekliyor
Ya da birilerini.
Otobüs geliyor bir tek
Ve şemsiye kapanıyor
Tıpkı bu fasıl gibi.
Herkes birbirinin yanından geçip gidiyor
Fakat değmiyor birbirine hiçbiri
Sanki yağan kar taneleri...
Ben de bu kenti ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum,
Ben de bu kentten ne kadar nefret ettiğimi...
Ben de bu kenti düşünüyorum ve başka kentleri..
Beyaz karlar yağıyor
Beyaz yıldızlar düşüyor saçlarıma
Kar yağışını ne çok sevdiğimi düşünüyorum
Ve bu karlardan ne kadar nefret ettiğimi..
Seni sevdiğimi hatırlatıyor bana çocuk sesleri,
Ve senden ne kadar nefret ettiğimi
bu soğukluk hisleri.
Seni ne çok beklediğimi düşünüyorum
Ve seni ne kadar çok beklemediğimi.
Beklemediğim zamanın biriktiğini hatırlıyorum
Üst üste biriken karlar gibi
Beklediğim zamanı çoktan geçtiğini…
Halkın büyük heyecanıyla, ilk günkü rengi, ahengiyle ve tüm renkliliğiyle 30 yıldan sonra, kayapınar belediyesi ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi organizasyonuyla gerçekleşmiş konser.
Yüz binlerin katılımıyla gerçekleşen konserde halk, grubunu ilk zamanlarındaki gibi, 88lerin, 90ların ruhuyla karşıladı.
ilk buluşmada olmasa da ikinci buluşmada üniversite döneminde başıma gelen olay .
Bir hastalığı varmış kıyamam fazla heyecan yapınca bayılmıştı.
Üstelik öğrenci evindeyken oldu olay endişelenip ambulans çağırdım. Konu komşu eve kız attığımı öğrenmiş oldu. Her akşam yemek yollayan karşı komşu da selamı sabahı kesmişti. Hey gidi günler *
Bu tutuşan
Ellerimiz olmasa
Avuçlarımda
Koca bir yangın derdim.
Yemyeşil yapraklar arasında bir şelale,
Kıvrılan dağlar arasında bir şehir
Memleket olmasa adı
Adına firdevs derdim.
Bukleli saçlar arasında bir çift göz
Gözlerin etrafında al yanaklar,
Yanaklardaki çukurlar
gamze olmasa
Adına vaha derdim.
Güzel şiirler yazan yazar.
Corona günlerinde aşk adlı şiirini keyif alarak okudum, kendisine güzel yazmalar ve başarılı bir şiir ve aşk hayatı diliyorum.
Ben bir oyun yazarıyım.
Gördüğümü gösteririm.
Nasıl alınıp satıldığını gördüm insan pazarlarında
insanların
Bunu gösteririm, ben, oyun yazarı.Birbirlerinin odalarına ne düzenlerle girdiklerini,
nasıl coplarla ya da parayla,
sokakta nasıl durduklarını ve beklediklerin,
nasıl tuzaklar kurduklarını birbirlerine,
sözleştiklerini
umutla nasıl,
nasıl astıklarını birbirlerini,
nasıl seviştiklerini,
çapulculukla kazandıkları parayı
nasıl savunduklarını
ve nasıl yediklerini.
Bütün bunları gösteririm ben. Birbirlerine söyledikleri sözcükleri dökerim kağıda.
Ananın oğluna neler söylediğini,
işçiye neler buyurduğunu işverenin,
nasıl yanıt verdiğini karının kocaya,
tüm yalvaran sözcükleri, tüm buyuran sözcükleri,
yaltaklanan sözcükleri, aldatan sözcükleri,
yalan söyleyen, bilmeyen,
güzel ya da yaralayan...
Bunları kağıda dökerim ben.Yaklaşan kar fırtınalarını görürüm
ve yaklaşan depremleri,
yolu tıkayan dağları görürüm
ve yataklarından taşan nehirleri.
Ama şapkaları var kar fırtınalarının,
depremlerin cüzdanlarında paraları,
dağlar gelirler arabalarından inerek,
şahlanan nehirler denetler polisi.
Ben ışığa çıkartırım bunların hepsini. Gösterebilmek için gördüklerimi
başka halkların, başka çağların oyunlarını okurum.
Bir iki oyun yazdım, inceleyerek
iyice o zamanın tekniğini ve
kaparak işime yarayacak olanı.
ingilizlerce nasıl sunulduklarını inceledim
büyük feodal kişilerin
inceledim zengin kişileri,
ki onlar için dünya sadece özgelişimleri içindi.
Ahlakçı ispanyolları inceledim,
o harika duyguların ustaları olan Hinlileri
ve aile kurumunu gösteren Çinlileri
ve kentlerdeki çok renkli kaderleri.Kentlerin ve evlerin görünümü, benim zamanımda
öylesine çabuk değişiyor ki,
iki yıl ayrılıp geri geldin mi
olursun bir başka kente yolculuk gibi.
insanlar kalabalıklar halinde değiştirivermişler
görünümlerini
şu birkaç yıl içinde. Fabrika kapılarından içeri giren işçiler gördüm ve kapı
yüksekti,
ama dışarı çıktıklarında bükülmüştü belleri.
O zaman şöyle dedim kendi kendime:
Her şey değişmede
ve her şey sadece kendi zamanına göre.Ve böylece ben,
her sahneye kodum bir tanıtma işareti
ve her fabrika avlusuna ve her odaya yıl sayısını işaretledim
sığırlarını damgalayan çobanlar gibi.Ve orada kullanılan tümcelere de
bir tanıtma işareti kodum,
unutulmasınlar diye yazılan
geçici insanların deyişleri gibi
olsunlar diye onlar da.işçi tulumu içindeki kadının o yıllarda
bir bildiri önünde eğilip söylediklerini,
ve şapkaları enselerinde borsacıların
katipleriyle dün nasıl konuştuklarını,
bu olayların geçtiği yılların
geçiciliği ile damgalandım.Ama bütün bunlara bir şaşırtıcılık verdim,
bunların en bilinenlerine bile hatta.
Bir kimsenin inanmayacağı bir şey gibi döktüm kağıda.
Hiç kimsenin görmemiş olduğu bir şey gibi sundum
bir kapıcının kapıyı çarpmasını donan bir insan yüzüne.
"Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. insanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar.
Bu noktada, çevrenin sıcaklığını hissetme arzusu kısmen karşılanır ama, buna karşılık okların acısı hissedilmez. Kendi iç sıcaklığı çok yüksek olanlar ise ne sıkıntı vermek ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih ederler."
Yaklaşık bir yıllık insignia kullanıcısı ve uzun yıllar Opel kullanıcısı olarak kesinlikle insignia diyorum.
D segmentin en konforlu, sağlam ve yol tutuşu iyi olan arabası. Kullanmış olduğu cvt şanzıman kalitesi tartışılmaz bile.
Bu kıyaslamada Renault kalitesinin Opel karşısında, talismanın insignia karşısında pek şansının olduğunu düşünmüyorum.
zamanın eskiyen takviminden
bir yaprak daha düştü usulca.
umutlarımızı ve kırgınlıklarımızı
bir bohça gibi sırtımıza yükleyip
geldik işte buraya.
Ve şimdi…
Gönül verdik,
kalp kırdık,
gönül aldık bazen.
Kalbimiz paramparça oldu belki bazen.
Bazen gönlümüz alındı, iki sihirli sözcükle.
Fakat yaşadık her şeye rağmen.
Geçmez dediğimiz günler geçti,
kaç zifiri gecemiz yine sabah oldu.
En güzel anlarımız
avuçlarımızda sıkıp tutmaya çalıştıkça
kum taneleri gibi kayıp gitti parmak aralarımızdan.
Bir avuç toprağa ektiğimiz
rengârenk çiçekleri sevdiğimize verdik bazımız.
Bazımız, sevdiğimizi bir avuç toprağa verdik…
Bir avuç toprağa ektik gözyaşımızı.
Bir avuç topraktan biçtik ekmeğimizi.
Bir temmuz sıcağında dondu belki içimiz,
soğuk bir ocak sabahında sıcacık oldu gözlerimiz.
Mayısta çiçek açtık bazen,
bir kasım günü yaprak döktük.
Öfkelendik,
üzüldük,
sevindik,
kahkahalar attık bazen ağız dolusu.
Böyledir biraz da her yıl.
Güzel dileklerimizle başlar,
güzel dileklerimizle uçup gider
hiç konmamış gibi avuçlarımıza.
Ama yaşanır şöyle ya da böyle.
Güzel dileklerle başladık şimdi yeni bir yıla.
Bazen güzel şeyler yaşayacak,
bazen üzüleceğiz.
Ama şunu da bileceğiz ki
geçip gidecek.
O yüzden:
Yıllar geçip giderken;
hayatı ertelemediğimiz,
anı dolu dolu yaşadığımız,
çoğunlukla güzel günler geçirdiğimiz,
kötü günlerin üstesinden gelebildiğimiz;
nereden bileceksin, şehrin sokaklarında
kaybolan ışıkların gözlerim olduğunu ?
her seher yüreğimde açan karanfillerin
her akşam ellerimde sararıp solduğunu,
nereden bileceksin ?
Bir avuç gövdeyle başlar her sabah !
sabanın izinde ter,
ekmeğin suskun gölgesi.
Düşen her tohum bir dua,
her filiz bir çocuk gibi
ana rahminden doğrulur sabaha.
Zaman,
bir ırmak gibi akar ayak bileklerimizden.
Ne yana dönsek,
bir çağrının esmer sesi:
Gel, diyor,
senin olanı al,
senin olanı bırak.
Kış gelir,
gökyüzü keder gibi yağar çatılarımıza.
Sözcükler susar,
eller sabahın kabuğunda nasır tutar.
Bir çocuğun yüzüyle ısınır soba,
bir annenin sesiyle büyür tohum.
Ama biliriz…
gün olur,
en bereketli tarlayı da
en neşeli türküyü de
bir sessizlik sarar.
Gövdemiz toprağa döner,
adımız rüzgâra.
Ölüm,
bir yorgunluk gibi çöker alnımıza.
Ve toprak ana,
bizi tekrar alır koynuna.
Her şey başa döner:
Bir tohum,
bir çocuk,
bir ağıt.
insan ruhunun iki kutuplu savaşı,
bir yanda ışıkla yıkanmış sabahlar,
karanlıkta soluk soluğa öte yanda
çırpınan düşünceler.
Gözlerimde dolaşır,
eksik kalmış bir duygunun yankısı,
sanki bir ömür arayıp da
bulamadığım bir sesin kırıntısı.
Sorgular yüklü her adım,
"Ben kimim?" sorusu
dönüp durur içimde,
bir girdap gibi çeker geçmişi.
ve geleceği.
Ne zaman bir cevap bulsam
hemen arkasından gelir
Bir başka boşluk.
Anlam dediğim
hep bir adım ötemde,
dokunurum,
dağılır.
Geceleri susturamam içimdeki yankıyı,
bir tarafım susmak isterken,
Haykırır diğeri.
Bu beden,
bu kalp
iki kutbun çekişmesinde
bir yol bulmaya çalışır.
Bazen huzur sandığım şey
sadece alışkanlıktır,
bazen kararsızlık
en dürüst halimdir.
Ve ben,
her gün yeniden doğarım
çelişkilerimin rahminden,
bir umutla
belki bu kez bulurum kendimi
yarım kalmayan bir duygunun içinde.
II.
Eksik Bir Şey
insan ruhunun iki kutuplu savaşı,
sessizce geçer içimizden.
bir taraf beklemekten yorgun,
Gidecek bir yer arar diğeri.
bazen bir çocuk suskunluğunda,
bir şair yalnızlığında bazen.
Gözlerimde dolaşır,
eksik kalmış bir duygunun yankısı,
ne zaman göz göze gelsem aynayla
kırılır içimdeki yüz,
ve hep bir yanım eksik kalır
adı konulmamış bir sevgide.
Bilirim;
insan bazen yalnız kalmakla
yenilir kendine,
bazen de çok konuşmakla.
Ben susmayı öğrendim en çok,
Dökülen sözcüklerin
Anlamsızlığını bildiğimden.
Ruhumda dönüp duran sorular var
ne zaman birini yanıtlasam
öbürü kanar içten içe.
Bir anlam arıyorum
ama anlam,
hep biraz uzakta duran
ve yüzünü çevirmeyen bir kadın gibi.
Geceleri daha çok büyür içimde bu arayış,
bir yıldız gibi düşer kalbime
kıpırtısız bir özlem.
Kendimle karşılaşırım sık sık
bir kahvede,
bir durakta,
ve bakarım:
hangi ben, hangisine yalan söylüyor?
insan ne yerse o kokar. Ne okursa onu konuşur. Kimi seviyorsa kalbi o kadardır.
Sizsiniz kendinizle ilgili tüm cevapları kendinizi tanıyacak olana sunan. Yaşamınız verir sizi ele. Müzik arşivinizden bellidir kişiliğiniz.
Aşkı sevme biçiminiz. Dinlediğin tarz. müzikte saklıdır sevgiye olan siddetiniz. En kötüye vereceginiz cezada-dir adalet. Herkes sever dogdugu topragi, oraya bomba düstügünde belli olur kimliginiz. Sevgi bir bütün diyalog evrene karsi. Yagmurda islak bir kediye puslanmiyorsa gözleriniz, ask sözlerini sakinin siz. Komsunuzla sohbetimiz kadar uzaktakine olan bagimiz. Mesafe denilen tanim sadece zamanla ilintili. Yoksa yalniz bir gecede bir kahve yudumlarken de onu anabiliriz. Insan çevresi kadar güçlüdür. Kaç el uzattiysan o dostluklarla si-nanirsin karanliginda. Aile bagin kadar baghsin hayata.
Sana karsi yapilan her seye ragmen durusundadir tavrin.
Gizledigin iyilik kadar büyük. Anne baba sevgisine izin verdigin kadar küçük. Tek bir dünya var "vicdanının" etrafinda dönen. Tüm karakterindir onun içinden geçen.