ekonominin dibine vurulmuş bir sohbet sırasında, hiç konuşmayıp, konuşma boyunca pusuya yatmış, resme onlarca anlam yüklemiş ressam edasıyla susup tüm cehaletini tek cümlede ölümüne ortalığa s.çan arkadaşınızın patlattığı bombadır.
- abi aslında ekonomi ...
+ ya hacım bir şey dicem, biz niye merkez bankasından kredi kartı alamıyoruz?
- ?!/()&%?
noktalarımın saygı durduğu zamanlar bunlar. saygı kalışlarına her zaman dayanıklıdır bacaklarım, çok tek ayak üstünde durdu zamanında noktalarım. hep nerede duracağımızı bildik ne de olsa. ne vakit biri saygı diye fısıldasa kulağımıza, toplanıp durduk cümlenin sonuna. saygı duruşu dedik adına, öylece kalmaktan çekimledik bu eylemi üstelik, oldu da. güzel durdu hayatın üstüne duruşlar, saygı da eklenince manen doyurduk kendimizi. sevişmek gibiydi, tatmin oldu eksikliklerimiz.
gidenlere saygı duyduk, ben ve adlarına/ varlıklarına koyduğum noktalarım. öyle sıradan gitmediler üstelik, bir gece bir soruyla noktalarımı aklıma çakacak kadar marjinaldiler.
biz de uyduk onlara,
durduk saygıya.
saygı duruşu dedik adına da.
çorak topraklarda susuz günlerdi. her şeye uzaktık, herkese uzak, medeniyete değil sadece kendimize bile uzaktı yolumuz. sadece maydonozun sarı olduğunu sandığım günlerdi aslında(kimse söylememişti zira gelene kadar sararıyor diye). ne eksik ne fazla.
bir kaset çalarımız vardı, yoktu kasetimiz. sadece kaset çalarımız vardı, iki büyük anfisi. kaset alacak paramız vardı acımayın o zamanki bize, ve hatta kasetler. ama kasetler de uzaktı bizim medenileşememiş medeniyetimize diğerleri gibi.
sonra bir gün, bir yakınımız geldi istanbul'dan. akşam olunca valizinden bir kaset çıkardı; gökyüzü herkesindir. o an sevincim bu kaseti dinleyeceğim için değildi, anla işte, sadece kaset çalarımızdan ses çıkacaktı. çalacaktı. içine bir kaset konulacaktı ve televizyon gibi müzik olacaktı. her gün emek emek tozu alınan kaset çalar kendini gerçekleştirecekti, ben de onunla kurduğum hayallerimi.
günlerce, gecelerce, aylarca durmadan dinledim. dünya başka yöne dönüyordu, inan bana, başka yöne dönüyordu. pusula zımbırtısı hala kuzeyi gösteriyor olabilirdi, suların rengi hala "herrenk"ti ama dünya başka yöne dönüyodu.
yıllar sonra, bugün, dünya başka yöne döner mi diye açtım bu şarkıyı. ama artık çok geçti, ne demişti adam? "hergün yeniden kodlanan umutlarla kirletiliyor dünya ."
sonsuz ayrılıktır,
geçmez zaman.
her gece hep aynıdır.
- e başka neler yapıyorsun?
+ bir sözlükte mod'luk yapıyorum boş zamanlarımda.
- (iç ses; atma recep din kardeşiyiz) öyle mi?
+ evet bakınıyor musun sözlüklere?
-genelde zamanım olmuyor.(iç ses; yalandan kim ölmüş.) sen hangisinde yöneticisin?
+ .... sözlükte.
- öyle mi, uğrarım belki, nickin ne? (iç ses; oltaya geeell.)
+ ...
- e ben onu tanıyorum, bizim ahmet.
+ ?%!''&
yeni tanıştığımız insanlar yalan söylemek zorunda kalmasın diye, şu andan sonra gelen sessizlik bir daha hiç yaşanmasın diye, ezik insanlar da rahatça yalan söyleyebilsin oltaya gelmesin diye, moderatör üzerinden yalan söylemek de 1 ytl olsun diye koyun bir tane fake moderatör sözlüğe, isteyen istediği gibi yalan söylesin onun üzerinden, isteyenin kendisi olsun isteyenin teyzesi.
şimdi müdür, düşünüyorum ki yaptığımız şu örnekteki gibi; elimizde bir hamur var, ekmek yapıyoruz, halk tuzsuz diyor, biz de elimizdeki hamura tuz atmıyoruz da hamuru çöpe atıp yeniden hamur yapıyoruz tuz koyarak. yani neden birinci basamak sağlık ocaklarını iyileştirmedik de tuzsuz diye çöpe atıp aile hekimliği getirdik? bu bir.
ikincisi, uzmanların yazdığı ilacın bile aile hekimine danışıldığından bahsediyorsunuz her yerde. ve şu anki aile hekimlerinin 7 günlük eğitimden geçtiğinden(ve dahası 1 yıl açık eğitimden). bu yedi gün mü halkın birinci basamak hekime olan güvenini arttırdı yoksa biz yani daha doğrusu biz değil de siz buna inanmak mı istiyorsunuz?
üçüncüsü; sistemin gayet yolunda olduğundan ve hekimlerin mutlu olduğundan söz ediyorsunuz. sistemi örnek aldığımız ülke, hekim başına iki aile ile çalışan ve 2508 dolar kişi sağlık harcaması olan bir ülke. biz 513 dolar düşen payla, ve doktorun ağzına çalınmış bir parmak balla sistemin iyi olduğundan mı söz ediyoruz?
dahası ilk pilot uygulamamız düzce. bana söyler misiniz düzce'de pilot uygulamasından nasıl bir hata sonucu çıkardınız ve düzelttiniz sisteme dair? ki bugün ülkenin %30unda yaygınlaştırdınız.
bilir misiniz bilmem sevgili müdür, bir şarkı vardı eskilerde; kurbağanın birisi dere kenarına gitmiş, orada bir öküz görmüş, şişmiş şişmiş öküze benzemek istemiş, sonunda benzeyemeden patlamış, bum! siz anladınız beni, eminim.
her şey olduğundan fazla görünüyorsa gözüne, ya uykudan uyanmışsındır ya içkili ya da değer yargılarını bir gözden geçirmeli. gözlerini yumup ne kadar küçük kaldığını düşünüyorsan bir an, dünya büyüyorken ve sen hala küçüksen... bil ki sanadır parkedeki oyuk, kumandadaki kırmızı düğme, duvardaki çöp. hadi bir yer seç kendine.
bir bardak soğuk sütle sarhoş olunamayacağı göz önünde bulundurulursa, iyi halden tutuksuz yargılanabilirim.
* yarına açık çek yazan değil, yarına açık çeki olan birinin düşlediği.
anlaşmaların tek taraflı yapıldığı bir ütopya düşünüyorum şu ara. bir asa dört kız feda edilmeyeceğini bilen bir tanrı varken masada, kartları atıp "hepinizin restine" diyorum, tanrı rest olursa biz de oluruz bilerek üstelik, o kabul ediyor. misketlerimi geri veriyor ve bu yaşama oyunu bitiyor sonra.
bastığımız vücutlarda ayak izlerimiz kalıyordu kimliğimizi açık eden, her geçen gün yeni bir mezar kazılıyor, üzerine yeni bir ayak basıp toprağını sabitliyordu. yeni izler beliriyordu ardından, bir daha hiç kaybolmayacağını sandımız kimliklere giriyorduk. sen ben oluyordun, bense sen... birbirimizin üzerine bastığımız gün takıyorduk bu nişanları devlet törenleriyle, asilleşiyorduk. sonra bir gün, birisi ayağını kaldırıp üzerine bırakıyordu / sonra bir gün birisi ayağını kaldırıp üzerime bırakıyordu. gazetelerde kayıplara hükümsüzdür ilanı veriliyor, hükümsüzleşiyorduk.
aci çekmenin alışılagelmeyen bir tınısı vardır. ancak sorun odur ki ,acı karar verilirken çekilir yaparken değil. yani uçurumdan atlarken yaşanmaz acı, uçuruma düşünce aklın başlar, bedenin uçuruma düşene kadar çalmaya devam eder ezgisini.
acı karar verilirken çekilir yaparken değil. sonrası hep basittir.
ace reklamlarının yaşlanmayan sevimli yüzü, sen geberme e mi? e.
sevgili ayşe teyze,
öncelikle selam eder ellerinden öperim (dedem girişi!). sonralıkla, memleketin durumundan biraz söz etmek isterim.
millet fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüşken ace'nin fiyatlarının biiip lira olması tek sevindirici şey sevgili teyze! kıtlık yıllarında tüm kadınların ace'lere saldırmış olmaları, çocuklarının mamalarına protein var diye ace koymaları ve çocukların köpürmeleri pek bir sıradan olmaya başladı. millet ace'yi çok sevdi ayşe teyze. öyle sevdi ki ace'yle yıkadı akıllarını, ucuza temizlik yaptı. yemeklere pul biber yerine ace koymaya başladı, her yer bembeyaz oldu, yemekler bile, beyaz krizler gördü bu ülke.
şimdi sana bir teşekkürü borç bilirim sevgili ayşe teyze, cırt diye yırtılan her şey(sen adına akıl mı dersin göz mü ... mü bilmem ama) artık daha sağlam çünkü.
satırlarıma son verirken at gözlüklerini gözümüzden alıp burnumuza taktığın için teşekkür ederim ayşe teyze!
yaşasın ace, yaşasın ayşe teyze!
son zamanların garip modalarından birisidir adına "göz fotoğrafı" denilen. deneye konu kişi(bu bazen bir fare olabilir, deney kabında) fotoğraf makinesini eline alır, burnunun üzerine koyar ve tek gözünün resmini çeker. o ara içinde ya göz rengine dair gurur hisleri taşıyordur, ya kaş yapısına dair ya da kakasını yapıp rahatlaması gerekiyordur, çekince rahatlar.
(bkz: güle güle kullan türkiye)
yazıya bir girişle başlayıp bir girişle devam edip bir girişle bitirmek sadece kapı eşiklerinde oturuyor olmanın tinsel büyüsü olmalı. içeri girmek ve dışarı çıkmak ya da içeri çıkmak ve dışarı girmek arası karmaşada hep aynı yerde saymak, evet adı bu olmalı. oysa, girerken çalınası kapılar vardı, ardına kadar açılası ve bazen çarpılası.
hani adamlar vardır ya hayatınızın eşiğinde oturan adamlar. sevgiliniz değildir, dostunuz da değildir, aşık değilsinizdir. yok bu adı konulmamış bir aşk, sevgi değildir çünkü düşünüp aşık olmadığınızı bilirsiniz, su gibidir, içmeyince bir an "ayhh bir su olsa da ağzımız tatlansa" demezsiniz ama içersiniz işte, devam için gereklidir, yoksa çakılı kalırsınız hayatın bir yerinde.
hani adamlar vardır ya, hayata derin izler bırakır, diyorum ya gitmeleri de kalmaları da bir karmaşadır, ne olduğu belirsiz insanlar, nerden geldiği ve nerede olduğu ve belki ne zaman gideceği.
hani adamlar vardır ya, aşık olmak istemezsiniz, dost da değilsinizdir üstelik. henüz tanımlanmamış yeni bir adı olmalı bu adamların.
hani adamlar vardır ya, yutkunduğunuz yerde dururlar başka duracak yer bulamamış gibi, tanımlanmayı beklerler, tanımlandıklarında yok olacaklarından habersiz.
hani adamlar vardır ya, öyle böyle değil bildiğin adam işte, az gördüğün, az anladığın, az anlamlandırdığın anlaşılmasız adamlar...
hani adamlar vardır ya, o adamlar bazen de yoktur işte.
. nokta ile başlamanın yenilmişliği bir yana, arasına virgül konulan cümleler kadar bile bağlantısı olmuyordu bazen insanın hayata. "umutlarını sıfırla" derdi birisi, umutlar serbest atış gibidir, her yükselişi bir düşüş izler diye de eklemeliydi. eklemedi. ne fark ederdi ki. zamanlama doğru olmasa da her durumda bir son vardı, bazen gördüğümüz bazen görmezden geldiğimiz.
yalanlara inanmayı istemeyi bırakıp bir söz savrulurdu zamana sonra;
seni düşlerimden azad ediyorum, artık özgürsün.
aynı mesajın özel günlerde herkese gönderilmesi hadisesidir, felaketmiş gibi anlatıyorum zira ne zaman ki birisi çoklu mesaj göndermenin hayatı kolaylaştıracağı kararına vardı, o vakit insanlar aynılaştı.
hayatı kolaylaştırmayı, hayatı olmasa bile sınavları kolaylaştırmayı amaç edinmiş insan modeli eylemidir. üzerine söylenecek pek de söz yoktur, ifadenin kendisi zeka kapasitesi üzerine açıklayıcıdır zira.