Ölümün güzelliği vardı. Yanaklarına dolgunluk veren ufak bir tebessümü, hiç sevmediği kabarık saçları, küçük vücuduna meydan okuyan uzun ince zarif parmakları, dünya hayatını alt üst edecek hayalleri, mitolojiyi kıskandıracak bilimsel hikayeleri, kuşları susturacak bir sesi ve toprağın üstünü kapatamayacağı cennet kadar büyük bir kalbi vardı. Böyle bir ölüme nasıl aşık olunmazdı ?
Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz ikinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mesudane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatının ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem’a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel’in, bir Mahbub-u Lâyezal’in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan cennete çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.
Ölüm haksızlık değildir. Eğer iman etmişseniz her yapılanın karşılığını bulacağı güne kadar bekleyeceğiniz evreye geçmişsinizdir.
Kabir azabı da çekiyor olabilirsiniz.