Ölüm, bir canlı varlığın (insan, hayvan ve bitkinin) hayati faaliyetlerinin kesin olarak sona ermesidir. Canlı varlıkların herhangi bir dokusunun canlılığını kaybetmesine de ölüm denir. Allah kimseye göstermesin.
O kadar soğuk bir şey ki o haberi aldığınızda , tüm vücudunuz kaskatı kesiliveriyor... Ebedıyete intikal ediyor, bu dünyada müthiş bir insansa eğer onun için sıcak bir ölüm oluyor, ama tersiyse...
Ölüm en ciddi konu , olaydır. Bundan daha ciddi bir olay yok dünyada. Bir yakınınız, bir arkadaşınız öldüğünde herşey boş gelmeye başlar siz de birgün öleceğinizi düsünürsünüz. Ama bu belirli zamandan sonra normal hayatınıza dönersiniz, aynı tas aynı hamam!
Ama o ölüm anındaki düşüncelerimizi hayatımızın her anına yansıtabilsek, huzurlu bir şekilde tadarız o duyguyu. Çünkü 3 günlük dünyada kimseyi kırmaya gerçekten değmez, herşey gelip geçici. ister ateist ol, ister sağcı ol, ister solcu ol ne olursan ol o toprağın altına gireceksin ve asıl hayat ordan sonra başlayacak.
Madem ki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e; "Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler," denildiği zaman: "Tabiat da onları!" demiş.
Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!
Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de herşeyin ölümü olacaktır. Öyle ise, yüz sene daha yaşamıyacağız diye ağlamak, yüz sene evvel yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet çektik, bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.
Başımıza bir defa gelen şey, büyük bir dert sayılmaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm, uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır, çünkü yaşamıyanlar için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşıyan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın saat beşinde ölen ihtiyar sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimizi gülünç etmez? Ama edebiyetin yanında, dağların, şehirlerin, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür.
Tabiat bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: "Bu dünyaya nasıl geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken duymadığımız kaygıyı ve korkuyu, hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının, şartlarının biridir. (insanlar birbirini yaşatarak yaşarlar ve hayat meşalesini, koşucular gibi, birbirlerine devrederler - Lucretius).
Yaşadığınız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün her günkü işi, ölüm binasını kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz, çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Yahut şöyle diyelim isterseniz; hayattan sonra ölümdesiniz, ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.
"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp gidemiyorsun? Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak, yine boşuna geçip gidecek daha başka günler katmak istiyorsun? Lucretius."
Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır, ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz.
Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yoktur. Atalarınızın gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.
kimse ölümü tatmadı, tatmayacak; çünkü insanlar yaşadıkları hakkında bir şeyler hissetmeye ya da yaşadıklarının etkilerini görmeye anında başlamazlar. Hep yaşadıkları andan sonra hissederler bu olayla ilgili şeyleri. bu yüzden de ölümü tadamayacaksınız. öldüğünüzde bunun hissettirdiklerini anlayacak zamanınız olmayacak.
ince bir ipin ucuna bağlı yaşıyoruz.Bazen ölmek için yalvarmak bazen de yapmak istediğin her şey için ölmemeği arzulamak.Sevdiklerimizi de yanımızda istiyoruz.Hiç ölmiycekmiş gibi sonu yokmuş gibi yaşıyoruz.Biraz ölüme yaklaşınca her şeyin ne kadar anlamsız, ne kadar garip, ne kadar boş olduğunu anlıyoruz. Bir sürü soru sıralıyoruz arka arkaya... Bu geçici dünyada neden her şeyi bu kadar kafana taktığını ölümün nefes kadar yakınken nasıl bu kadar dünya zevklerine kapıldığını, sevdiklerine bu kadar yakınken neden onları kırdığını illa ki mezarında mı ağlaman gerektiğini düşünüp dururuz.Sonra ölüm korkusu geçer ve bir daha ölüme yaklaşana kadar bu düşündüklerimizi unuturuz.
hakkında ne yazılırsa yazılsın asla bitirilemeyecek olan bir şeydir ölüm. gerçek bir varoluşa açılan kapı mı yoksa gerçekten bir yok oluş mu ? hiçbir şeyde olmayan bir soğukluk var ölümde ve o soğuklukla gelen yanma hissi. buzun insanı yakması gibi belki de. ölümün soğukluğu içinde yanıyor geride kalanlar. peki kime, neye göre geliyor ? adaletli mi davranıyor, kesinlikle hayır. aniden geliyor, hiç beklenmedik bir anda ve daha dün yanınızda olan kişi artık yok diyorlar. ne oldu, öldü. kelimelerin tükendiği, her şeyin anlamını tamamen yitirdiği yerdedir ölüm. gerçekten yok mu ediyor gidenleri, yoksa onlara sonsuzluğun kapısını mı açıyor ? koca bir muamma ölüm denen şey. peki geride kalanlar için nedir ölüm ? büyük bir acı ve ızdıraptan başka bir şey değil. sadece bir kişiyi alıp gitmiyor, geride kalan o birsürü insanı da alıyor ölüm aslında. ve insanın üzerinde nasıl soğuk bir etkisi vardır anlatılamaz. tamamen altüst eder insanın bünyesini, belki inancını bile sorgulatmaya kadar götürür. insanın hayata bakış açısını tamamen değiştirir. büyütür insanı olgunlaştırır belki ama tüm o hayata dair umutlarını da söküp alır insanın içinden. sessizliğiyle boğar insanı, sessiz çığlıklar içinde boğar. buz gibidir aynı zamanda da kavurucu, yakıcı bir ateşi vardır insanın içini yakan. tamamen bir tezatlıktır, tıpkı sonsuz bir yaşama kapı açması ve bir yaşamı sona erdirmesi gibi.
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.