daha yaşamadım bilmiyorum dedirtecek durumdur. ölümün tarifini yapmak imkansızdır. bizim yapacağımız sadece gözlemlerdir. yaşadıysak kaybetmenin acısıdır. ölüm acıdır kalana sadece. inanması, anlaması zor olaydır. donup kalmaktır. hiç beklemediğimiz anda gelir genelde çünkü bir kanser hastası için bile ölüm beklenmeyen istenmeyendir, acılarının biteceğini bile bile. bir trafik kazasıdır kimi için. aniden gelen bir haberdir. başımız sağolsun diyerek içeri giren babadır. ellerini sıkarak kendini tutmaya çalışan annedir. olup bitenleri anlamaya çalışan kardeştir. etrafı izleyen çocuk olmaktır. ölümü markete gidip ekmek alıp gelmek kadar doğal karşılamaktır. günlerce gelmediğini farkedene kadar.. hiç gelmeyecektir giden. sokakta oturur bekler bazen köşeyi dönüp gelmesini kaybedilenin. rüyalarında gelir. etrafa bağırır çağırır. arkasından, o farketmiyor sanılıp kurulan cümleler onu daha da öfkelendirir. psikolojisi bozuk tabirini kabul edemez. hala inanamamıştır.
annesinin sıktığı yumrukları gelir gözünün önüne metanetli kalmak için. ağlayamayan babası gelir gözünün önüne, komşular, mahalle ahalisi, imam, yeşil cenaze arabası gelir gözünün önüne...
mezarlığa gider bir gün tüm cesaretini toplayıp. torağın üzerindeki böcekler..
biraz daha büyüdüğünde içinde kalan insanlar arasında dikkat çekmemek için sakladığı duygularını votka dolu bir bardakta bulur. sırıtıyordur tüm hüzünler yüzüne. onlarla dost olur. şerefe der ey dünya ahalisi! hiç gelmeyecekmiş gibi yaşadığınız şu günlerde gelecek ölüm için şerefe.
hiç anlam veremediğim şu durum. Yani sevdiğin bir insan ölüyor. Hani ne oldu tüm yaşananlar, hayaller, emekler... Hayatın boş geldiğini hissettiren duygu.
''Ölüm her aklına geldiğinde
Ah edip vah edip inleme
Bu halinle Tanrıyı incitmiş olacaksın
Ecel kapını çaldığı zaman
Evi telaşa verme
O geldiği zaman
Sen gitmiş olacaksın..''
Sagopa kajmer in 'ölüm aşağıda ve hayat yukarıda
doğduğum gün başladım dipsiz tırmanışa.' sözlerinden yola çıkılırsa içinde bulunduğumuz durum, hayatın ta kendisi.
YAŞAM BOYU 'HAYIRLISI OLSUN' DiYEREK DUA EDERiZ BiZi YARADANA...
iŞiN HAYIRLISI,
EŞiN HAYIRLISI,
EViN HAYIRLISI,
GÜNÜN HAYIRLISI... *
ÖLÜM iLE BiR NEFES KADAR iÇ iÇEYKEN,
BiR O KADARDA GERÇEKLiĞiNi BiLiYORKEN;
ÖLÜMÜN BiLE HAYIRLISI... *
Şu yaşıma kadar en çok okul sırasında (o zaman lisedeydik tabi) 5 arkadaşla toplaşıpta, masa örtüsü, hırka, bere gibi eşyalardan baş örtüsü yapıp cin çağırdığımız gün yaklaştığımı düşündüğüm olgu.
Sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman, sağ kalmak suçunun kefaretini, yüreğimize işleyen yeğin bir pişmanlıkla öderiz. Ölümü, bu kişinin ne kadar eşsiz benzersiz olduğunu açıkça anlatır bize; varlığının, bir zamanlar, bütünüyle var kıldığı, yokluğunun, kendi bakımından ortadan kaldırdığı dünya kadar uçsuz bucaksız hale gelir bu ölü; yaşamımızda daha çok yer tutması, gide gide yaşamamızın tümünü kaplaması gerekirdi gibi gelir bize: Kendimizi sıyırırız sonra bu sersemleyişten: O da, öbürleri arasında, öbürleri gibi bir bireydi, o kadar, diyoruz. Ancak, kimsecikler için elimizden geleni -hiçbir zaman- yapmadığımızdan, kendimize, gene de bol bol sitem edecek nedenler buluruz.
Bir dostumu veya sevdiğimi o dönüşü olmayan topraklara göndermekte çok zorlanıyorum. "Ölüm, zehrini nereye akıttın?" sorusunu, "Kalbimin, zihnimin ve anılarımın içine" diye cevaplıyorum.
her görüldüğünde kurtlar vadisi'ni 2003'ten beri seyretmenin etkisinden olsa gerek, elif dedim türküsünü akıllara getiren kelime. önce zihinden "ölüm ölüm dediğin nedir ki gülüm, ben senin için yaşamayı göze almışım." cümlesi geçer, ali candan'dan. sonra da o muhteşem bağlama vuruşları duyulur kulaklardan. dayanamadım link vereceğim: http://www.youtube.com/watch?v=otIGGP9emVU