davetsiz misafir.
anbean gelecektir bilirsiniz ve sevdiğinizin başında öylece bekler, sevdiğinizin elini sıkıca tutarsınız. ölüm üzüntünüzü ve kararlılığınızı görüp belki acır ve geri döner diye salakça bir düşünceye dalarsınız. "belki ben özelim belki tanrı bana torpil geçer, ölüm gelmek istese de tanrı onu geri gönderir, onun göç etmesini erteler" diye düşünürsünüz... nafile.
ölüm tek gelir çift gider, bunu öğrenirsiniz başka da bir bok yok...
ve ölüm yanındakiyle oradan uzaklaşırken size yaşamanız için bilmediğiniz kadar zaman bırakır.
acıktığınız ya da çişiniz geldiği anda sizin için hayatın devam ettiğini anlarsınız...
acıdır. kimse ölen kişi kadar acı çekemez, geride kalanlar sadece yalnız kaldıkları için üzülürler. ne kadar severseniz sevin, en çok kendinizi seversiniz.
insanların reddettiği bir kavramdır. biri öldüğünde hemen neden diye sorulur, böylece ölüme maruz kalmamak için önlemler alınır. oysa insanlar ölümün hayata ait oluşunu kabullenmelidirler çünkü insan ölebilir bir varlık değil ölmekte olan bir varlıktır.
Ruhun hastalığı yaşam ise, tedavisi ölümdür. Kaçınılmaz olan gerçektir. Ha erken gelmiş, ha geç. Kimi zaman keşke başımıza gelse dediğimiz olaydır. Kimi zaman ise korktuğumuz şeydir kendisi...
hazmedilemez bir gerçek. katlanılamaz bir son. fizik kanunundaki "hiçbir şey yoktan var olamaz, var olan hiçbir şey de yok olamaz, sadece form değiştirir" olayını ne yönde anlamalıyım merak ediyorum. ruh mu, gübre mi? doğumumdan öncesini bilmediğimden, ölümümden sonrasını da bilmiyorum. Ölümün gizemi de varlığın başlangıcı gizeminden farksızdır. Bazen oyuncak gibi hissetmiyor değil insan kendini. Öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız, seviştiklerimiz, bizimle birlikte yok oluyor. Bir spermden sonsuzluk beklemiyorum ama bir sperm "ben" haline gelebiliyorsa farklı şeylere de ihtimal veriyorum. acı olansa, yakının ölümü ve "artık var olmaması"dır. beyin hazmedemiyor gerçekten. yok olmak. ne büyük bir kabus.