bugün köpek gezdiren hatun beni görünce gittiği yöne değilde, bana doğru yürümeye başladı, o esna da ben çok güzel kızlar var ya diye arkadaşımın yanında söylenirken, hatunun her bir yanına bakıyorum, sonra bir çocuk koşarak geldi, rahat 7 yaşındadır. ayıp ayıp nasıl bakıyon dedi. lan. utandım. ne bileyim birden çıktı işte. ablasını mı kıskanmış kıyamam o gözleri kör ederim ben yine de bakmam o çocuk varken, ama aniden geldi işte.
kural 28: hatun kişinin yanında ablası, erkek kardeşi kız kardeşi abisi babası annesi varken bakılmaz.
ben daha 7 yaşındayken babam ablama sulu boya almış ve nasıl kullanıcağını gösteriyordu. tabii o zamanlar masa denen bişey yok. yemeği bile yerde yiyoruz. ömrümde ilk kez sulu boya gören ben bi öğrenme edasıyla babamın yanına geldim. babam ben gelene kadar güneşi çizmiş gökyüzüne geçmişti bile.
ben gene biraz alan araştırması yapayım derken bi baktım yerde bardakta fanta duruyor. babam arkası dönükken bardağı dikişimle yüzümü buruşturmam bi oldu. onu boyalı suyu orada yutmak zorunda kaldım. ah şu zorundalık hissi! içimde bi garip his oldu böyle aptallıp ile saflık arası bi pişmanlık duygusu. herşeye atlamamam gerektiğini ilk o gün anlamıştım.
okulun en zıpır sınıfıyız bunda özel okul olmasının da payı var elbet şımarık sıpa dolu güzide sınıfımız. okuduğumuz kolejde nurcuların efenim varın siz düşünün.
yukarıda da belirtmiş olduğum gibi çok zıpır,arsız, edepsiz, pislik bir sınıf olduğumuz için sınıfta gizli kameralar vardı. her gün türlü suçlara sebebiyet vermekte bu sınıf unutmayalım. neyse tüm sınıfta bir dedikodu kamera var ama nerede ? rahat rahat sövüp sayamıyoruz bitanecik hocalarımıza , ayşenin aliyle olan ilişkisinin geyiğini yapamıyoruz arkadaşım ! en son düşünüp taşındık sınıfın ihtiyar heyeti olaraktan son kararı verdik.
aramızdan 5-6 kişi belirledik ve sınıfımızın farklı cephelerine hareket çekmelerini söyledik, kimi disipline verirlerse onun hareket çektiği yönde kamera vardır dedik.
neyse planımızı uyguladık sonucu beklemeye koyulduk. en sonunda bir arkadaşımızı müdür yardımcısı serkan bey odasına aldı. en son cıktığında kafa göz dağılmış bir halde gördük ve yanına koştuk.
bizim dinlenme odalarımız vardı, adı dinlenme odası ama bir nevi mescid. oraya çıkar öğlen arası falan namaz kılardık. ben de 11 yaşında falanım daha rekatları karıştırıyorum. yanımda biri olunca ancak kılabiliyorum. emine diye de zıpır bir arkadaşım var, ona güvendim. hadi namaz kılalım dedik tabii hava soğuk, biz nasılsa buluğ çağına ulaşmadık "anadan abdestliyiz peh" diyerek soğuk su ile abdest almayı reddedip o şekilde namaza durduk. kimse de çaktırmıyor namazı bilmediğini. ben çaktırmadan göz ucuyla emine'yi takip edicem. yarım saat geçti bizim kız hala secdede "supaaanarabbiyalalaaa" deyip duruyor. kalk-yat-kalk-yat bu periyot yaklaşık 1 saat sürdü. en son yemişim böyle namazı deyip selam çaktım iki yana. meğer emine de bilmiyormuş kılmayı beni takip ediyormuş, ee be kızım söylesene..
üniversite ikinci sınıfta başıma gelmiştir bir tanesi.
kısa boylu olmamın dezavantajlarından birini yaşadığım olaydır aynı zamanda.
ben yine laboratuvara geç kalmışım ve sorumlu asistana ne uyduracağım diye düşünerek koşar adımlarla okul binasına yönelmiştim. tam kapıdan girecekken, kapıdan o esnada çıkan 2 metre boyundaki devin göbeğine kafamı geçirmiştim. kafamı kaldırıp önce karşımda bir göbek, daha da kaldırınca da iki metrelik o çocuğu görmek fenaydı. * o an kendimi güliver'in ayakları altında ezilmek üzere olan bir karınca gibi hissetmiştim.
kekeleyerek özür dilerken, kafa attığım çocuğun bana sırıtışını hala unutamam.
sonra tabi laboratuvara çıkınca sorumlu asistan, tam beni azarlayacağı esnada, "hocam aşağıda 2 metrelik bir çocuğunun göbeğine kafa attım" deyince, "neeeeyyy!" diye attığı çığlığın ardından olayı benden dnleyip, "yırttın laboratuvardan atılmaktan, geç bakalım" demişti. o çocuğu da fakültede çoğu kez gördüm ve her beni görüşünde yüzünde o pis sırıtış vardı. *
bundan 8-9 yıl evvel köye gittik tatil için. Oturuyoruz bi yerde. Epey de kalabalık o sıralar yaz aylarında olduğumuz için. Elemanın biri bisikletle yolda giderken küçük bir yılanı ezmiş. boyu da en fazla bir buçuk metre falandır. Elinde getirmiş onu da. Yılanı görünce fırlama arkadaşın biri eline aldı ve herkesi korkutmaya başladı. Bende epey korkarım yılandan. Ben yaklaşık 15 metre uzakta duruyorum korktuğum için. Yılanı tıpkı kement sallayan bi kovboy gibi sallıyodu elinde. Derken bana döndü ve;
-al lan kemerin yoksa takarsın.
Dedi ve yılanı üstüme fırlattı. O gün bugündür tam bir fobi haline dönüştü yılanlar benim için.
kucuk bi yegenm var 8 aylık belki daha da buyuktur ama tas catlasın 1 yasındadır. neyse annesi bana bırkaıp pazara gitti bende cok sevyrm keratayı. oynasırken parmagımı burnuna dogru yavasca göturdum ki gözleri sası olsun guleym biraz neyse göturdum dedğm gibide oldu gözleri sası oldu guldum cektim parmagımı duzelemdi gözleri. anam ödum patladı acıldım şamarı cocugun kafaya bi vurdum aglamaya basladı ama amacıma ulastm gözleri duzeldi. hala sokunu atamadım ustumden.
1981 de amerika da meydana gelen bir olayda randolp matika, yıldırım çarpması sonucu evinin önünde öldü. adamın dul eşi yeniden evlendi. damat pepero, düğün gecesi sigara içmek için balkona çıktı. düşen yıldırım, damadın ölümüne neden oldu. kadın sinir krizleri geçirdi. tedavi için gittiği klinikte bir doktora aşık oldu ve evlendi. bir hafta sonra hastasını ziyarete giden doktora da yıldırım çarptı ve adam öldü...
efendim sene bilmem kaç, lakin son 4 sene içerisinde gerçekleşen bir olaydır. en yakın arkadaşımlan birlikte, bulunduğumuz ve yaşadığımız şehrin sokaklarında ve caddelerinde hunharca dolaşmaktayız. Arkadaşım fazlasıyla araba meraklısı, bilmediği şey yoktur arabalar hakkında. Işte dolanırken gördüğümüz arabalar hakkında bana kısa bilgiler vermekte. Gördüğü bir araba hakkında bana ilginç bir bilgi vermişti. Araba opel tigra, arkadaşla samimiliğizden dolayı bana rahatça bu araba pezevenk arabası deyiverdi. (travesti arabası da olabilir ama o pezevenk arabası dedi.) neyse o gün bitti. Ertesi gün yine dolaşıyoruz. Karşıdan karşıya geçmekteyken yine o meşhur tigra ufukta göründü. Kader, o an arkadaş telefon görüşmesi yaptığından mecburen o arabanın geçmesini bekliyoruz. Arkadaş da bana kısa kısa bilgiler veriyor yine, (aha pezevenk arabası geliyor, eheh kırmızı renk bir de vs. ) araba 7 metre ileride yavaşladı, önümüzden yavaşça geçti. Geçerken boş durmadı, bana selam çaktı. (başkası olamaz mı? O an benden başkası yoktu yok kenarında, arkadaş geri çekilmiş ben sap gibi ortada. Arkadaş ve ben şaşırmaklıyız, benle ufaktan dalga geçmeye başladı. Bu sırada ağzımdan dökülen tek cümle "arabayı kuzenim kullanıyordu." oldu. Arkadaşım o neşesi birden yok oldu. Mahcuplardan mahcup, dumurlardan dumur bir yüz ifadesi. O gün erkenden ayrıldık, arkadaş kaldıramadı. Ertesi gün tekrar buluştuğumuzda durumu anlattım arkadaşıma, eniştem o arabayı satın almış. (kendisi de araba tutkunu, 3. Arabasını tigra olarak belirlemiş. Tabi arabayı bilmiyor.)
O sıralar pek yarılmamış olsak da, bu konu açıldığında acayip yarılıyoruz.
Yazarın notu: yha mblden yzıyorm, o yzdn yrmams olblr .s.s
bugünkü hürriyet gazetesinde, uyuşturucudan gözaltına alınan kenan imirzalıoğlu ile özge özpirinççi'nin sadece gözlerinin sansürlenip, isimlerinin k.i. ve ö.ö. olarak yazıldığını görmek.
ben onun kenan olduğunu bilmiyordum zaten, iyi ki hatırlatmışlar.
bursa görükle deki mopaş markette yaşanmış olaydır.
sevgili kedim ve aynı zamanda biricik oğlum kuddusi'nin maması ve kumu bitti babası olarak şaypa dan mecburen kum almaya gittim ancak orada kalmamıştı bende hemen yandaki mopaş'a girdim ürünlerin nerede olduğunu bilmediğim için hemen mağazada görevli bir kadına "pet ürünler nerede acaba" diye sordum...
geçenlerde ailecek çarşıya dolaşmaya çıktık. Annem ve benden küçük iki kardeşimden büyük olan bir mağazaya girdi. Ben, babam ve küçük olan kardeşim caddede beklemeye koyulduk, derken babam polis arkadaşlarını gördü ve küçük kardeşimle yanlarına gitti. Ben de yalnız kalmamak için arkalarından gitti. Babam ve polisler 5 dakika kadar konuştu ve o sırada polislerden biri benimle diyalog kurdu.
(+:polis, -ben)
+n'aber genç, okuyor musun sen? (burada gayet samimi bir soru soruyor)
-sağ olun komiserim, üniversiteye geçtim.
(bu sırada ben hariç herkes gülüyor.)
+güzel güzel, nereyi kazandın zart zurt...
...
...
+iyi günler genç *
-size de iyi günler :-)
Biraz uzaklaştıktan sonra babam konuşmaya başlıyor:
+oğlum ne yaptın sen? *
-ne yaptım baba?
+üniversiteye geçtim denilir mi hahahaha
- ... .s
Benden on dakika boyunca ses çıkmadı, o an üniversiteyi kazandım diyememişim. Kırmızı bir suratla çarşıda dolaştım. Belki ben yarılmadım ama ortamda bulunan 7 kişi bir güzel yarılmıştı. tabi ben de yerin yarılmasını diledim.
çalıştığım iş yerinde klima sürekli açık ancak akşam en son çıkan adam klimayı kapatıp öyle çıkıyor. o gün de ben en son çıkan adam oldum... ışıkları vs. kapattıktan sonra aklıma klima geldi ancak ara ara bir türlü kumandasını bulamadım. ben de gittim şalterden kapattım ve sabah ilk gelen arkadaş kumandayı aramasın diye not yazdım;
"klimanın kumandasını bulamadığım için şalterden kapattım. sabah geldiğinde şalterden açıp devam edersin..."
iş yerine geldim öğlen gibi, arkadaşımın yüzü bir güleç, bana bakıp kahkaha atacak neredeyse. lan n'oldu dedim;
- hahahha abi sen nasıl adamsın ya. notu bıraktığın yerin hemen altında çekmece var, oraya baksaydın kumanda oradaymış...
+olum baktım yoktu lan?!
- hahahahhaha tamam abi yoktu.
ulan taşak meselesi haline geldik iki dakkada... fazla da üzerinde durmadım mevzunun ama bir yandan da düşünüyorum en az on kere baktım o çekmeceye, yoktu amına koduğmun kumandası...
neyse iki gün geçti olayın üstünden. patron geldi dükkana, yarım saat durdu muhabbet falan derken telefonu çaldı, gitmesi gerekti...
- heeh tamam onu da aldım. ehehhe geçen gün telefon diye klimanın kumandasını almışım zaten...
+ neey?
- hahaha vallahi ya sorma, eve gittim cebimden bi çıkardım kumanda... gül gül öldük. sabah da erkenden geldim bıraktım çekmeceye aldım telefonumu...
o günden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı... kumanda, ben, arkadaş ve klima hiç bir zaman birbirimizin yüzüne ciddi bakamadık... ne zaman göz göze gelsek gülüyoruz amına koyim... hele patron geldiği zamanlar, oooh sabah programı gibi dükkan...
zaman: 2 yıl önce
yer: karadenizde bir köy evi
sebep: kız isteme töreni.
olay:arkadaşımın istenme töreni vardır. misafirler gelmeden önce, kızın ailesi tarafından; damat kişisine tuzlu kahve yapılacağı konuşulmuştur. erkek tarafı gelir, kahveler hazırlanmaya başlar. evin çok yaşlı kişisi daha önce hiç kahve içmediğinden, kahvenin tadı acı ve garip gelmiştir.
tuzlu kahvenin kendisine geldiğini söyler. mekanda bulunanlar olayı anlayıp, kahkaha atarak günü tamamlar.
ve ortada torunlara anlatılacak bir hikaye kalır.
kendime makarna koyup bilgisayarın başına geçtiğim sırada sokaktaki çocukların birinin aldığı cipsi diğerlerine vermedikten sonra hep bir ağızdan tempolu olarak "boğazında kalsın boğazında kalsın" şeklinde bağırdıkları sırada yediğim makarnanın boğazımda kalması. öksürürken kahkaha attığımız ilk orada gördüm.
dersten çıkıp zümre başkanımı beklemeye başladım kendisine acil vermem gereken evraklar vardı. neyse efendim kaşla göz arasındA BiLGiSAYARIN BAŞINA GEÇMiŞ HOCAMIZ MYNETTEN HABERLERE BAKIYOR. BEN DE görür görmez bu adam n'apıyor demeden koptum gittim yanına. hocam bi bakar mısınız dedim ama o anda oradan uzaklaşmak için neler vermezdim. çünkü tam da o anda denk gelen haber aynen şuydu :
'' diplomalı bakireler ''
ah o hocamın haberi anında geçmek için gösterdiği çaba, benim kızarmam....