Yabancı, hakkında en az bilip de en rahat atıp tuttuğumuz kişidir.Zerre kadar tanımamamıza rağmen, hükmünü baştan yazdığımız.Ne gariptir ki, yabancı korkusunun gırla gittiği bu dünyada en büyük acıları yabancılar değil, tanıdıklarımz çektiriyor bize.Dünya yabancılardan boş yere korkup, kendi yakınlarından zarar gören insanlarla dolu...
işin aslı herkesle yabancı olacaksın, çünkü insanlar tanıdıklarını kırmakta çok başarılılar, tanıdığın insanlar tanıdıkların, yakınların, 'yabancı' olmayanlar sana seni çözdüklerini düşünürler çoğu zaman oysa insan her zaman bir değişim içindedir, gelişim ya da düşüş..yabancı sana senin göremediklerini gösterebilir, yabancı sende ne var ya da sende ne yok görebilir, 'O' senin yaşama düzenin içerisinde hesaba koymadığın bir basamaktır ya ona takılıp düşersin ya da üzerine basıp yükselirsin.
ertuğrul özkök'ün çoğumuz gibi ilkgençliğinde okuduğu ve kendisini etkileyen kitaplardan biridir. yazılarında sık sık bu kitaptan ve yusuf atılgan'ın "anayurt oteli" adlı kitabından bahseder. ertuğrul özkök'ü bu kitabın o malum keskin, kısa giriş cümlesi çok etkilemiş ve yazılarının üslubunu da bu cümle belirlemiştir.
çekimlerinin hala devam ettiği bir hakan yılmaz filmi.
yönetmen yardımcısı: özgür öznur tümer, ikbal erkan
görüntü yönetmeni: hakan yılmaz
yapım sorumlusu: arda semetli
senaryo: hakan yılmaz - savaş yılmaz
set fotoğraf: sevcan peker
sanat yönetmeni: savaş yılmaz
ses: armağan sevim
oyuncu koçu: gökben derviş
--spoiler--
haymo ya da gerçek adıyla ishak, varoluşundaki aidiyetsizlik duygusuyla çocukluğundan beri dönüşsüz yolculuklar deneyen ve son 20 yılını doğu avrupada bir haymatlos olarak yaşamış siyasi bir mültecidir. 1980 darbesi sonrasında aranan haymo ve iki arkadaşı türkiyeden meriç nehrini yüzerek sınırın diğer tarafına, yunanistandaki lavrion mülteci kampına iltica ederler. lavrion mülteci kampında kaldığı günlerde arkadaşlarıyla portakal ve tütün bahçelerinde çalışan haymo, aynı kamyonette kampa vardığı arnavut mülteci eleniyle uzun ve sessiz bir aşk yaşamaya başlar.
yerleşme güdüsü olmayan ve yatağından ancak sürekli bir nehir gibi akan haymonun yolu yıllar sonra bir kez daha doğduğu ülkeden geçer. şafak ile karşılaşır. şafak, izmirin eski mahallerinden birinde, bir kortejoda annesi ve erkek kardeşiyle yaşayan aylak bir genç kızdır. haymonun görme engelli abisi avaz ile yasak bir ilişki içerisindedir. şafakın yasaklara, tabulara olan ilgisizliği onu haymoya yakınlaştırır. bu yakınlaşmayla şafakın hayatında yeni bir serüven başlayacaktır.
--spoiler--
Kararsız ve çok savruk
Büyük dalgalar aşındırır
Kendi törelerini,
Omuzlarım, göğsüm daralır
Gölgeleri uzamakta korkularımın
Umuda yüklediğimiz
Tüm sevi çeker gider
Kaya toprak olup dökülmeden
Sarsılır önce bilinci
Ateşi bana vurur
Süregiden uğraşların
Kutsal bir kavuşmanın uykusunda
Bütün tasalarıyla
Akşamına çekilir.
Ellerinde yüreğimin olmamış meyvası
Adım sesleri beni çağırır
Haykırışım çakılı kaldı
Bana sunduğun gizle, yabancım
Ayrılığın ormanından topladığım çalı çırpıyla tutuşturacağım
seninle yaralanmış şafağı
o zaman taşlar dile gelecek ve anlatacak
zamanın nasıl yağmalandığını
şimşekle beslediğimiz fideyi
bir gün gelirsem, şimdi otlarla kaybolmuş yoldan
anılarla kıpırdayacak eşyalar, eskiden yaşadığım evde
uyuklayan bir köpeğin birden dikilmesi gibi
yabancı bir sesle.
bazen en güzel hisleri yaşatandır, bir daha göremeyecek olmanın verdiği tedirginlikten mütevellit..
- en güzeli bi yabacının sohbetiymiş..
- en sağlamı bi yabancının sözüymüş..
...
yabancım, diyorum birden, yabancım
sevgili arkadaşım
şimdi ben buradayım ya
olmayabilirim az sonra
her şeyi yüzüstü bırakabilirim
bırakabilir miyim dersin
bırakabilirsin
... *
en yakın yabancı sendin,
daha sürülmemişken ışığın biberi
yaramıza,
yaslanırken boşlukta duran bir merdiveni
henüz.
güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
ilkyaz derken -kışı gözden kaçıran
yüzlerce eller yukarı, saygı duruşlarımız
en güçsüz kollarla-
çözüldü aşkın zarif ilmeği
bulandı aynalar duruluğu.
çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık
olduğunu..
- Söyle, Anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı bacını mı, yoksa kardeşini mi?
+ Ne anam, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim.
- Dostlarını mı?
+ Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.
- Yurdunu mu?
+ Hangi enlemdedir bilmem.
- Güzelliği mi?
+ Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.
- Altını mı?
+ Siz Tanrı'ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.
- Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı?
+ Bulutları severim... işte şu... şu geçip giden bulutları... eşsiz bulutları!
Geldiğimde yabancıydım bu şehre, yabancı yaşadım ve yabancı öleceğim. Artık insanların bana yabancıymışım gibi davrandıklarını anlamam için sezgilerimin kuvvetli olmasına bile gerek yok. Her şey kötü bir filmdeki kadar açık ve basit...
Bu şehirde herkes daha önceden provasını yaptıkları bir oyunu sahneye koyar gibi yaşıyor. Ve ben bilmediğim bir dilde, hiçbir provasına katılmadığım oyunda, konuk oyuncu bile değilim. Şehirde, insanlarda erişemediğim bir var. Sanki ben hariç herkesin bildiği bir sır sadece benden saklanıyor. Yoksa bu şehirde herkes neden bir sırrı saklar gibi davransın ki ?
Sanki şehirde herkes birbiriyle geçmiş zamanlardan eski bir dost da bir ben değilim. Herkes bir birini tanıyor da, bir ben kimseyi tanımıyorum. Yalnız ben bilmiyorum burada konuşulan dili, yalnız ben bilmiyorum sıram geldiğimde hangi rolü yapmam gerektiğini... Garip bir hayat mültecisiyim bu şehirde, yurdum neresi, oyunum hangisi, rolüm nedir bilmiyorum. şimdi seni tanıyorum ve dostumsun biliyorum.