birdenbire suratındaki zengin, paralı, lebron jamesin yerini koyden sehire buyuk umutlarla gelip orospu olan pakize almıstı aynaya baktı ve basini one egdi ve tekrar aklına gelmisti gecmis, biraz kendinden utanmaya baslamisti sanki, mutsuzlastı, artık yalnızlıgı kendine hayat tarzı olarak benimseyen her aksam soguk duvarları, ruhsuz evin zar zor acilan televizyonunu ve tek basına yedigi yemekleri sırtlayan sırtının ustundeki yuku bir an govdesinde govdesinde hissetti ve her gun oturdugu eskimis ince pencerenin onune oturdu ve sokaktan gecen insanlari izlemeye basladı, sevgilileri, agactan dokulen yaptakları ve onu supuren copcuyü keske supurmesede kalsa o yapraklar orda, dedi icinden ,neden supururlerdiki yapraklari, sonbaharı neden supururlerdiki, zamanının aksama kadar bos oldugunu yapıcak bir isi olmadığından rutubetli odasında bir sigara yaktı kibritin sesi ve sigarayı yakmaya calisirken icine cektigi o duman onu biraz olsun mutlu etmisti bu arada bir yandanda sobaya biraz daha atesledi ve icine gecen sene budadıgı agacların dallarını attı ve tekrar penceresinin kenarına kuruldu bir yandan sigara odanın havasını kirletiyor, soba ısıtıyor, her gecen dakika onun yalnızlığı duvarlara kazınıyor, ömrü kısalıyordu izliyordu disarıda olup bitenleri iyiki pencersinin onu genisti dortyol agızindaydı olan biteni izleyebiliyordu gozu oylece dolanirken parkta oynıyan cocuklara takildi onların herseyden habersiz olan bakışlarına, dusunmeyen beyinlerine, kirlenmemis fıtratlarına, degıstirilmemis olmalarına ve gogsundeki acı biraz daha belirmeye basladı, aldırıs etmedi ve sigarasına devam etti, dısarısını izlemeye, hafif camı araladı bunu seviyodu bir yanda iyice ısınan odanın icinde dısarıdan hafifce esen bir ruzgar hasta olucagını biliyordu sadece atletle duruyordu ve bir anda artan gogusundeki agrıyla beraber oldugu yere yıgılı verdi.
saat gece yarısı. birden doğruldu yataktan. çünkü oda kapısının hemen arkasında çok hafif bir ses duymuş Albert. bir süre öylece dinledi. ses bir daha duyulmadı. ama yanılmış olamazdı. tam kapısının önünden çok hafif bir ayak sesi duyduğuna emindi. tekrar kulak kesildi. şimdi çeşitli fısıltılar ve sesler duymaya başladı. ama bir yandan da bunu zihninin kendisine bir oyunu olduğunu biliyordu. ama birden, hiç de hayal olmayan bir ses duymuştu. tam kapının önünde. yataktan çevik bir şekilde indi ve kapıya kulağını dayayıp dinlemeye başladı. evet, evde biri dolaşıyordu. tam kapıyı açacaktı ki az daha büyük bir budalalık yapıyordu. kapının arkasındaki adam, belki de albert'ı odanın dışına çekmek için özellikle gürültü yapmıştı. bunu bekliyordu belki de. ama ne olursa olsun evde dolaşanın kim olduğunu öğrenmeye karar vermişti albert. eline kapının arkasındaki sopayı aldı. önce kilidi açtı, sonra da sürgüyü çekti. ve kapıyı birden açarak sonuna kadar araladı...
yok artık o da nesi, bir zombi elinde kemik testeresiyle ona yaklaşıyordu. zombinin niyeti kafatasını kemik testeresiyle kesip beynini afiyetle yemekti.
Albırt ve selena korku dolu gözlerle kanlar içinde yerde yatan ibrahim Tatlısese bakıyordu. Başından akan ve Yavaşça ilerleyen kan çiğköftenin yanında yere dökülen kırmızı pul biber ile temas etti ve...
daha sonra kara delik meydana geldi. albert ve selena korkularından iyice altlarına sıçmışken, ido ne yapacağını şaşırmış, halay çekmeye başlamışdı. bu sırada kara delikten bir telefon kulübesi çıktı. herkes şaşkınlıkla telefon kulübesine bakıyordu.
telefon kulübesinden bir adam çıktı ve 3-lüye yakınlaştı. selena bu adamı tanımışdı. bu meşhur doctor who-ydu! tabi selena onu görünce hemen yavşadı. yanına yaklaştı ve ona sarılarak "tüm bölümlerinizi izledim. sizin hayranınızım, doctor who" dedi. doctor onu sinirli bir şekilde geriye itti ve "boklu-boklu ne sarılıyorsun, kız bana!" dedi. sonra da "hem doctor who kim? benim adım hekim kim. elhamdülullah müslümanım" diye de ilave etti.
"burda ne işin var?" dedi albert. "siz donunuzu değiştirin de, ben anlatırım" dedi hekim kim iğrenerek. bir kaç dakika sonra her kes yerde yatan ibrahim tatlısesin üzerine oturmuş meraklı bakışlarla hekim kimi izliyordu. bu sırada laik teyze de kalpten gittiği için, onu da masa olarak kullanıyordular. ve hekim kim anlatmaya başladı.
"uzak bir galakside dalekler masum türkleri öldürüyorlar. onlara tek başıma engel olamam". "oralarda türklerin ne işi var?" diye sordu albert. "gazetede çıkan haberi okumadın mı albert? tüm uzaylılar türkmüş." diye sevinçle selena dedi. "neyse, lafımı kesmeyin tahsini götünüze sokarım!" diye bağırdı hekim kim. ido "tahsin kim?" sorusunu sorarak laik teyzenin üzerinde halay çekmeye devam ediyordu. "benim sadık yol arkadaşım" söyleyerek telefon kulübesine duygu dolu bakışlarla baktı. selena "adam hiç yol arkadaşını götüne sokar mı?" dedi gülümseyerek. öyle tatlı gülümsüyordu ki, hekim kim sonunda dayanamadı ve elindeki aleti ona doğru tutarak onu yok etti.
albert şaşkınlıkla hekim kime bakıyordu. ido halay çekmeyi bırakmış, kala kalmıştı. hekim kim ayağa kalktı ve "siz artık benim yol arkadaşlarım olacaksınız. gelmeyenin götünü keserim" dedi ve içtenlikle ido ve alberte sarıldı. daha sonra hepsi tahsine bindilier ve uzak uzay türklerinin yaşadığı türk gezegenine geldiler.
türk gezegenine dalekler hücum etmişti. her taraf savaş alanına çevrilmişti. yolda gelirken hekim kim o meşhur kehaneti anlattı "bir gün onlardan biri gelecek ve kaşlarıyla bizi kurtaracak". onlar türk gezegeninin anadolu kıtasına iniş yaptılar. onları rte kod adlı ajan karşıladı. daleklere karşı en büyük savaşı veren adamdı. rte onları karşıladı ve sarayına getirdi...
edit: bu entry koray the turk arkadaşımın entry-sinden hemen sonra yazılmıştır. önce onu okuyun.
bu temas sonucu ido tatlıses meydana geldi. albırt ve selena şaşkınlıktan az kalsın küçük dillerini yutacaklardı. bu nasıl bir kimyasal tepkimeydi allasen?
tam bu sırada ido şöyle dedi:
'korkmayın! kaşımda aşk başkadır.'
konu alakasız bir şekilde dağıldığı için kendi yazdığım (#27308832) entry-den devam edeceğim.
rte onları sarayına getirdi. hekim kim onunla birlikte ileride sihbet ederken albert ve ido arkadan tırsarak geliyordu. çok şaşırmışdılar, çünkü, burası acayip şekilde yozgata benziyordu. ancak buranın yozgatdan tek farkı vardı. her tarafda yaralı, bir tarafa koşan ve yerde hareketsiz yatan askerler vardı. herkesde bir gerginlik vardı. sanki bir şey onlara saldıracakmış gibi hazırlıklı ve korku dolu idiler. albertidonun kulağına yaklaştı ve "burdan kaçmak için plan yapmalıyız" dedi. ido bunu duyunca daha da tırstı, ama sonra cesaretini topladı ve eline mendilini alarak "ben halay çekip onları oyalayacağım, sen tahsine git" dedi. bu sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. bir uzay gemisinin yanında durmuştular. albert "buraya niçin geldik?" diye sordu. rte "burası savaş alanı, daha güvenli bir yere gitmeliyiz" dedi.
bu sırada beklenen oldu. dalekler türklere saldırmağa başladı. askerler rtei korumak için silahlarını çıkardı. ama artık çok geçti. askerlerin bir çoğu ölmüştü bile...
albert o gece düş görüyordu.. ''hayır, durun yapmayın, güzel günler göreceğiz güneşli günler'' diye sayıklıyordu ter içinde bir o yana bir bu yana dönerek.
son olarak soluna dönmüştü, dönmeyecekti! birden telefon çaldı, telefonda ki; "ara beni yala beni" diyordu. albert salya sümük telefonu bacakları arasına aldı ve o sırada lanet olası federaller çoktan gelmişti bunu yaka paça uyandırıp canım rüyanın içine sıçmışlardı.