"kelimeleri daha önce, öyle kötü yerlerde kullanmış oluyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz duygularımıza dokunursa. seslerin başka bir dokunulmazlığı var"
hiçbir kitabı ikinci defa okumak için yanıp tutuşmadım. okumayı bitirdiğim kitap mükemmel olsa bile.. mükemmeldir işte.. o mükemmelliği okumuş ve bitirmişimdir işte..
hiçbir kitabı okumaktan ürkmedim. kitap öyle bir amaç gütse bile.. yazı yazıdır işte.. gerçekliğin ta kendisi değildir ki, ne kadar ona yakın olsa da..
...
ikinci defa okumak için yanıp tutuştuğum fakat bir o kadar da okumaktan ürktüğüm roman.
selim ışık, turgut özben ve olric üçlemesinde turgut'a yakın olma ihtimalim daha fazla olan, selim'in insanları mutlu etmek için nasıl çabaladığını gördükçe zaman zaman kendimi yetersiz hissetmeme neden olan, "tehlikeli oyunlar" kitabı ile peşpeşe okununca insanın aklında tamlamalar yaratan, hayatımı değiştiren, birçok insanın hayatını değiştiren Oğuz Atay klasiği. gerek başında, gerek şarkılar bölümünde ve de tabii ki sonunda, "hangimiz tutunduk ki?" sorusunu soran, aslında 60'lardan başlayarak halkın içinden çıkıp okuyarak aydın olan insanların dramını anlatan, basit burjuva geleneklerine karşı çıkmamızı öğreten kitap. Burjuvaziyle beraber eleştiri sınırı tanımadan bu ülkedeki bütün ideolojileri eleştirmeyi başarabilen ilk kitap. ideolojisi yaşamak, sadece yaşamayı öğrenmek olan, hiçbir yazarın hiçbir eserinin henüz aynı tadı vermediği roman.
iki defa okunması ile kavranılan , ama üçüncü defa okunması ile de anlaşılan kitap .. çok fazla teknik terim barındırıyor .. mühendislikten girip, felsefeden çıkıyor .. selim ışık karakterini çok tanrısallaştırmış ki bir yerinde artık "yok ebesinin amı alisami" diyorsunuz ve turgut özbene acıyıp " zavallı şey , selim abin seni burada mı bıraktı, gelsin ben ona cıs yapıcam ha ağlama tosunum" deme ihtiyacı hissediyorsunuz .. ayrıca okura bu kadarda çok yüklenilmez ki canım .. kafka okuduk bu kadar kasmadık yani..bu arada (bkz: isa gelmedi)
acısı olmadığı halde kendine acı yaratan özenti metin'e turgut'un her sövüşünde işte bu dedim, artık yeni bir ses duyuyorum.. kaybeden adam taklidine sonunda bir tokat geldi dedim... metin ve senin gibiler döneminiz geçti, siz ki hayatı üç-beş beylik sözden ibaret insanlar..olmayan acılarınızı da alıp gidin artık.. mutsuz olmayı isteyen, acı bir tebessümle tüm hayatı özetleyen düşkün ruhlar..metinler..
metin ol metin.
edebiyat ne işe yarıyor..merak ediyorum..
çevremizde yüzlerce selim ışık varken ve biz onları görmezlikten gelerek tutunamamalarına katkıda bulunurken kitabı seven binlerce genç ne kadar ayılıp bayıldıklarını yazıyor sözlüklerde..
selim ışık karakteri hastalıklı ve işin gerçeği uydurma bir karakterdir. çok ciddiye alıp başucu kitabı olduğunu söyleyenler, şişirdikleri balonun içine üfledikleri havayı yutmaktadırlar.
(bkz: işte o kadar)
üniversite 1. sınıfta hocanın okumasını zorunlu tuttuğu romandır. zorunluluk işin içine girince okumamıştım. bir sene sonra kitap rafta gözüme takılınca okumaya başladım. ve neler kaybettiğimi anladım. tekrar tekrar okunası mükemmel ötesi bir kitaptır.
gelmiş geçmiş en iyi türk romanı. bundan daha iyisinin yazılacağını tahmin etmiyorum. okuması zor olabilir; ama kesinlikle buna değer bir kitaptır. kitaptan öte bir başyapıttır.
üniversite 3. sınıf hayat bilgisi ve sosyal bilgiler öğretimi II dersinde hocanın ödev olarak verdiği yedi yüz küsür sayfalık bune diyerek hocanın benden iyi bir küfür yemesine sebep olmuş roman.
"hocam affet bana yaptıgın iyiliğin sonra farkına vardım." cümlesini dedirten oğuz atay şaheseri bir yapıt..
james joyce'un ulyses adlı romanının neredeyse türkiye şubesidir.
müthiş ötesi yapısıyla algıları deşer, anlamların altını oyar.
türk aydınının hayata tutunamayışının resmini çizer ki, insanın gönlünü de çizer geçer.
Ve biz onlara diyeceğiz ki:
Hesaplaşma günü geldi. Şimdiye kadar yalnızca din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz. Ve çıkarınıza baktınız. Hatta gene sizlerden, sizin gibilerden, büyük düşünürler çıktı ve bu kitapların bizleri uyuşturmak için yazıldıklarını ileri sürdüler. Biz zavallılar, ya bu düşüncelerde habersiz kaldık, ya da bunları yazanları bizden sanarak alkışladık. Yani uyuttular alkışladık, uyandırıldık alkışladık. Her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyorsak da, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. Sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk. Ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. Bu çok masraflı dünyada bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. Arada bir bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. Onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter! Bazen kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda her zaman kaybediyorduk. Onlar da sizler gibi onlardı. Düzeni çok iyi kurmuştunuz. Hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan. Kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. Gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlatmak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil. Tabii sizler de bu arada boş durmadınız. Bir takım hayır kurumları yoluyla hem kendinizi tatmin ettiniz, hem de görünüşü kurtarmaya çalıştınız. Sizlere ne kadar minnettardık. Buna karşılık biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık: kıtlık yıllarında, sizler bu dünyanın gelişmesi ve daha iyi yarınlara gitmesi için vazgeçilmez olduğunuzdan, durumu kurtarmak için açlıktan öldük; yeni bir düzen kurulduğu zaman, bu düzenin yerleşmesi için, eski düzene bağlı kütleler olarak biz tasfiye edildik (sizler yeni düzenin kurulması için gerekliydiniz, bizse bir şey bilmiyorduk); savaşlarda bizim öldüğümüze dair o kadar çok şey söylendi ki bu konuyu daha fazla istismar etmek istemiyoruz; bir işe, bir okula müracaat edildiği zaman fazla yer yoksa, onlar kazansın, onlar adam olsun diye biz açıkta kaldık; yani özetle, herkes bir şeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için bir şeyler yapmaya çalıştık. Bütün bunlar birtakım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik. Bize, sizleri yargılamak gibi zor ve beklenmeyen bir görev ilk defa verildi; heyecanımızı mazur görün.
Aramızda hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanıkların kendilerini savunmalarına izin verilmedi. Gereği düşünüldü. Sanıkların ellerinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi. s 226
Bana çiçeklerin adlarını kim öğretecek Olric? Yeni şeyleri öğrenmek için çok vaktiniz olacak efendimiz. Ne kadar iyisin Olric. Benim bütün ihanetlerime göz yumuyorsun ve bana doğru yolu göstermiyorsun. Bir gün bu çiçekler o kadar büyüyecek ki bütün reklâm demirlerini örtecek. Sarmaşıklar reklâm levhalarına sarılacak ve tabiat medeniyeti yutacak. O zaman biz ne olacağız Olric? Biz her zaman yolda olacağız efendimiz. s 572
Yeter artık: bu konuşmayı çok uzattık. Kitapçı fark edecek. s 582
* --spoiler--
ekleme: şunu da eksi oylayan siliğin var ya... şu koca metni buraya yazarken harcadığım süre kadar validesine atlasınlar.
--spoiler--
"Önce kelime vardı." Diye başlıyor Yohanna'ya göre incil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık... Kelimenin bittiği yerde başladı; kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe, yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu. Selim Işık yalnızlığını kelimelerle besledi. Kelimelerin anlamını bilmeden önce tanıdığı yalnızlığı kelimelerin içinde yetiştirdi. Eski yaşantılarının hastalığından yeni kalktığı sırada, aldırışsız kelimeler konuşurken, eski yaraların eski kelimelerinin göğsüne saplandığını duydu birden; sustu kaldı. Kelimeler, yalnızlığını yaşamasına da bırakmadılar onu. Her yandan kuşatıp saldırdılar. Kullandığı kelimeler de dönüp ezdi onu, soluksuz bıraktı. Sonra, yatağından fırladı birden Selim; bütün kelimeleri ve yaşantılarını ezdi ayağının altında. Güneşe çıktı. Güneş, gözünü acıttı bir süre sonra, perdelerini kapayıp kelimelerin karanlığına döndü. Birtakım kelimeler bağışladı onu; aralarında gene yaşamasına izin verdiler. Bu kelimelerle birlik olup amansızca saldırdılar başka kelimelere: aşağılayan, ezen, soluk aldırmayan kelimelere. Yendi, yenildi; sonunda gene yenildi. Kelimelere, kelimelerle birlikte açtığı savaşta. Yalnızlık hep oradaydı.
s 152
Hegel meselesi s 175
Çinli başını kaldırınca ünlü düşünür Len-Sta-Troc-En ile karşılaştım. s 192
Bir dostun varlığı güzel bir şeydir; fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir önemli olan. s 111
Garip yaratıklar ansiklopedisinden:
Tutunamayan (disconnectus erectus): Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. insan boyunda olanları bile vardır. ilk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikler tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu sırada sık sık düşer.) Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez.
Erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar. Dişilerini de aynı sesle çağırırlar. Genellikler başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. Ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar. Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrı yerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikler görülmemiştir. Belirli bir beslenme düzenleri de yoktur. Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. Bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (Bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez.)
içgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat gene taklitçileri nedeniyle, başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir. Bununla birlikte, hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlenmiştir. (Aynı bilginler, kavgacı tutunamayanların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler.)
Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da, gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla sürerseniz, hemen yaklaşırlar siz. Ondan sonra tutup öldürmek işten değildir. insanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, Belediye Sağlık Müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynı hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle saplanabileceğini söylemektedirler.
Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. ( Halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir.)
Filden sonra, din duygusu en kuvvetli olan hayvan olarak bilinir. Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. Fakat toplu, ya da tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olamayacağı sanılmaktadır.
Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi de denemişlerdir. Fakat insanlar arasında barınmaları –ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (Bir keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir.)
Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin artık zamanı gelmiştir. s 151
Büyük bir sarsıntı olmamıştı. Selim ölmeden önce, içinde düşüncenin fazla yer tutmadığı bu evde oturuyorlardı. Selim yaşamıyordu arık ve gene aynı evde oturuyorlardı. Bu olayın etkisini eşyada görmek imkânsızdı. s 45
fakat nihayet ben, sen ve Kenan tarafından layık olduğu mevkie getirilmiş olan matematik, namı diğer riyaziye ilmini üniversel karakterine kavuşturmak hedef ve gayesiyle uykusuz geçen geceler ve ayakta uyuyarak geçirdiğim gündüzler pahasına "Hayatın Koordinatları" yahut kısaca "Bir insanın nerede, ne zaman ve nasıl olursa olsun, ne yaptığının analitik geometri esaslarına göre açıklanmasına giriş" adını verdiği sistemi buldum. s 69
Gordiyum neden kördüğüm?
Çok iyi bilinmesi gereken filozof ve edebiyatçılar:
Soren Kierkegaard
Oswald Spengler
Franz Kafka
Friedrich Nietzsche
...The Tragic Aspect