aklının "o an"da takılıp kalması. ne bir adım ileri ne bir adım geri...
küçücük bir çocukken başladı tatlı ama anlamını kavrayamadığımız bakışlar. aynı sıralarda küçük küçük yıllarca süren o bakışlar. başka çocuklar saçlarımı çekerken sert sert bakmalarından anlamalıydım o sevginin dostluğun ötesinde olduğunu. hastalanıp haftalarca kendinden geçmiş bir biçimde uyurken geldin ilk defa bana dokunmaya. yalnız kalma fırsatı bulmuşken oturdun baş ucumda. "seni o kadar çok seviyorum ki..." bir tek bu kısmı kalmış aklımda ne üzücü. oysa ağzından çıkan her bir sözün içime işleyeceğini adım gibi biliyorum. o zaman da bilmeliydim. "seviyorum..." dediğinde durmamalıydı an. gözlerimi açıp, yanaklarına kondurmalıydım içimin en masum olduğu anlardaki öpücüğü. "ben de seni seviyorum..."
hemen uyanmak istedim hasta yatağımdan. okula koşarsam karşılayacaktın beni. onlar saçlarımı çemek isterken senin ellerin engel olacaktı hep. bana karşı hep tatlı tatlı gülümserken, canımın acıyacağını hissettiğin anda sertleştirdiğin o bakışların engel olacaktı.
biz büyürken, aşkımızın da büyüyeceğini düşünür müydük sahi. o yağmurlu günde aninden ellerimi tuttuğun zaman daha da sokuldum sana. yaşamın ne olduğunu ilk algıladığım gündü belki de. seviyordum. hava daha da soğusun istedim. soğusun ki kalbine biraz daha yaklaşayım. sokulayım sana iyice. avuçlarım ellerinde kaybolsun sonra...
aradan geçen zaman anıları da çoğalttı, gülüşleri de. sahi neden kavga ettik biz. deli gibi de seviyorduk oysa. sokağın ortasında, bakışlara aldırmadan haykırırken ne geçiyordu aklımdan. cevap vermeni beklerken suskun kalman öfkelendiriyordu beni. bağırdım.... bağırdım... yine bağırdım... "seviyorum seni" dediğinde cevap kabul etmedim. sırtımı döndüm. yürürken ardımdan gelmeni hayal ediyordum oysa. sıkı sıkı sarılacaktım. ilk kavgamızdı. bilmiyordum nasıl davranmam gerektiğini. oysa ben de seni seviyordum...
ani fren yapmaya çalışan o aracın sesi... karanlığın ortasında kaldım o an. ışık küçüldü yavaş yavaş. soluklarım sıklaştı. nefes alamadım... şimdi sen uzanıyordun sessizce. baş ucuna geldim o küçücük bedenime geri dönerek. ve aynı sözler döküldü ağzımdan sessizce... seni seviyorum... seni çok seviyorum...
ben öldüğüm gün
yeşil bir elbise giy.
bir daha görmeden yüzümü, ellerimi
kırlarda dolaş, şarkı söyle
ağla, gözyaşın çimen beslesin
ulu bir ağacın dalına as resmimi
ben öldüğüm gün
güzel insanlarla konuş
deniz kenarında otur, bir sigara iç
dalgalarla dertleş.
gözlerinin rengiyle boyansın baktıkların
ama karaların uzağından geç
insanların belleği doğanınki kadar zayıf değilmiş.acı,insanın kalbine dokunduğunda keskin uçlu bir bıçağa dönüşür ve derin kesikler bırakırmış kalbin üzerinde. özellikle de içimizde yarıklar açan acının temelinde çok sevdiğimiz birinin kaybı varsa...
ruh dünyamızda şiddetli fırtınalar yaratan acıyı hafifletmenin yolu,onu dişarıya aktarmakmış...
bazen kalbimizde boy veren mutluluğun ömrü,bir kelebeğinki kadar kısa oluyormuş...
Çoğu zaman sevgilim acaba ölse daha mı iyi olurdu diye düşündüğüm, o olmasa bu kadar düşünmek ve kıskanmak zorunda kalmazdım diye adama türlü türlü ölüm senaryoları yazdığım dama sonra allah korusun deyip kendime geldiğim garip haller..
ilk aşk, ilk sevgili, çocukluk arkadaşıysa nasıl can yakacağını yaşamadan tahmin bile edemezsiniz. Hele ki sizinle buluşmaya gelirken olmuşsa bu olay yıllar yılı kendinizi saçma bir soru yağmuruna tutarsınız. Bazen onu yanınızda ararsınız, bulamadığınızdan kızar, aynı acıyı yaşamasını bile dilersiniz. Yerine birilerini koymayı denersiniz önce, sonra asla dolamayacağını yalnızca farklı insanların gelebileceğini anlarsınız. Artık kendinizi suçlamaktan vazgeçersiniz yıllar geçtikce. Kaybettiğiniz günden sonraki 40 gün boyunca içinizde yanan mumlar gitgide söner ve sadece 1 tanesi yanar. Bazen bir şarkıda, bazen okuduğunuz bir duvar yazısında, bazen de nedensiz o tek mum yanar tekrar tekrar içinizde. Artık daha az ağlarsınız, onu içinizde hissetmek yetmeye başlar size.
Sevgili, cesedi soğudu diye ölmez! Sevgili; sevgili olma hassasiyetine ters hareket ettiği, sevgilisini kendisine değer verdiğinden dolayı utandırdığı ve sevgililiğe lâyık bulduğuna pişman ettiği için ölür!!
eğer mecazi anlamda ölmüş ise, insana eziyetlerin allahını yaşatabilecek durum.
hani sobanın üstünde kestaneler pişerde, yanarım korkusuyla alamazsın ya.
hah, tam öyle birşey işte. yanmışsan bir kez sobanın ateşiyle, üstünde çok sevdiğin şeyler olsa dahi yaklaşamazsın ona. korkarsın..
"Yaman benim eski arkadaşımdı... O, Ankara Sanat Tiyatrosunda oyuncuydu, ben de Ankarada yaşayan bir öğrenciydim.
O zamanların Ankarası, herkesin birbirini tanıdığı ve belirli yerlerde toplandığı bir yerdi. 70li yıllardı ve kültür tüketicileri birbirlerini bir şekilde sıkça görürlerdi.
Bizim müşterek arkadaşlarımız vardı, bunların başında Rutkay Aziz gelir. Rutkayla siyaseten de bir aradaydım, Türkiye işçi Partiliydim ben.
O yılların derli toplu Ankarasında sık sık görüşme şansımız olurdu. Yamanla tanışmamız o yıllardır; fakat aşık olmamız daha sonraya rastlar.
O sinemaya "Sürü" filmi ile geçince istanbula gelmişti, ben de daha sonra istanbula geldim. O eski bir Ankaralı olarak bana sahip çıkmaya kalktı; Ankaralıların böyle bir derdi de vardır.
Biz, başımıza aşkın taşının düştüğünü bir mevsim geçtikten sonra fark ettik. Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yamanın eşyaları var. Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma hâlidir.
Ben Ankaradan örselenmiş ve kırılmış bir kalple gelmiştim. Yaman çok tutkulu ve sabırlı bir adamdı, bir de baktım kalp ağrımdan eser kalmamış. Yani taş düşmüştü ama adını koymamız için bir mevsim geçmesi gerekti
Yaman, o kadar temiz bir adamdı ki, ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben Yamanı hep bir lunaparka benzetirim. Onunla yaşamak bir lunaparkta yaşamak gibiydi. Bir yandan bütün cümbüşü, pırıltısı, eğlencesi ve sürprizleri, öte yandan yüreğinizin ağzınıza geldiği anlarıyla tam bir lunapark gibiydi.
Üstelik ben bir Ankaralı olduğum, üstüne üstlük bir subay kızı olduğum için, bir yanımla derli toplu, diğer yanımla despot falan bir kızdım. Yaman bir gün bana, benim taklidimi yaptı; her şeyi net olarak alt alta sıralamamı, emir kipiyle konuşmamı, canımın içi derken bile bazen tonlamamdan dolayı Hadi canım! anlamı çıkabileceğini falan gördüm.
Bu, bir oyuncuyla birlikte olmanın hem avantajı, hem dezavantajıydı. Bunu Yamanın aynasında görünce, Aaa çok fena bir şeymişim! dedim. Ee bu aynayı tutan eğer pırıltılı ve doğru bir adamsa, dönüştürücü de oluyor. Benimle o garnizon sesiyle konuşma derdi.
Yaman, çok renkli ve heyecanlı bir adamdı. Ben derdim ki; Tanrım, bu adam ne zaman yorulacak! diye. Meğer acelesi varmış... Her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve çoşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu.
Her şeyi hızlı yaşardı, hızlı yemek yerdi, hızlı içki içerdi, bir proje söz konusu olduğunda hızına yetişemezdiniz. Bir gece arkadaşlarla yemekteyken sabah kahvaltısını Bodrum Türkbükündeki evimizde yapmaya karar vermesiyle kendimizi yollarda bulmamız bir olurdu. Bazen düşününce dehşete kapılıyorum, demek ki acelesi varmış diyorum. Kısa bir ömre, birkaç kişilik bir hayat sığdırdı.
Bizim Yamanla tarihe kayıt olarak düşeceğim hiçbir kavgamız olmadı. O, kalbini insanlara açarken de, onlara güvenirken de çok hızlıydı ve kırılması da doğal olarak aynı hızla olabiliyordu. Aktörlerin kalbi camdandır. Çok çocuk, çok bebektirler. Belki de bunu çok yakından gördüğüm için ben daha dikkatli davranırdım. Belki de tek sürtüşmemiz onu kıranlara karşı olan tutumumdan olmuştur.
Ben köşeleri çok olan bir insandım; Yaman beni eğitti. O hüzünleri ironik bir neşeye çevirebilme ustasıydı. Bu yönüyle de bakınca gam kasavetten çok çabuk çıkabilirdik.
Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden biz olabilme hâlidir. insan egosu denetlenmesi en güç olan şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz.
Biz birbirimize karşı çok saygılıydık; mesleklerimiz ve bunun gerektirdiği fedakârlık hallerinde hele daha da çok saygılı ve yol açıcı davrandık hep.
Ee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik. Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi. Aşk bazen de bir kıyamama hâlidir.
Şunu çok açıkyüreklilikle söyleyebilirim; o benden daha iyi bir insandı. O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz... Ben Yamanla birlikte onun kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar masum yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın. O, o kadar ahlâklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız.
Hastalığının son bir ayında, ki hastalığın çıkmasıyla kaybetmemiz 1.5 ay sürdü. Tıp hastalığının süratine yetişemedi. Hep şunu düşündüm; hayata, sanatına ve bize dair bir sürü düşüncesi, projesi vardı ve hepsi sanki hızla arka arkaya gerçekleşmeye başlamıştı. Neden şimdi, neden bu adam, diye çok düşündüm. Orada bile hızlıydı.
Komaya girene kadar Yeşim Ustaoğlu ve Tayfun Pirselimoğlu ile birlikte senaryo çalıştılar. Onlar her gün geldiler ve bu oyunun gönüllü yoldaşı oldular. Sonra o film çekildi; Yeşimin ilk uzun metraj filmidir "iz" filmi ve Yamana adadılar.
Yamanın rolünü Aytaç Arman oynamıştı. Bunlardan bahsetmişken o sürecin acısını hafifleten bir yığın katıksız dostluklar yaşadık. Gerçi o sürecin acısı hafiflemiyor. Ben de harlı ateş şeklinde yanma hâli tam 10 yıl sürdü. Asmalı Konakın son dört bölümünü yazarken o acıyla yeniden yüzleştim ve ancak o zaman birazcık küllendi diyelim.
Böyle, bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana. Bu ateşle yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın.
Yamanla her günümüz Sevgililer Günüydü... Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır. Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğazı turlardık.
Sezeni anmamak olmaz: Sezen, Yamanın çok yakın arkadaşıydı. Ben Yamandan dolayı tanıdım. Sezen, insanın hayatına çok hafif dahil olur. Sızar ve siz bunu anlamazsınız.
O benim kardeşim, arkadaşım her şeyim oldu. Yamandan sonra işlerimin önemli bölümünü tasfiye ettim. Sezen, ısrarla profesyonel olarak birlikte çalışmaya zorluyordu beni. Nerdeyse kafamı kıra kıra bana şarkı sözü yazdırdı.
Birlikte yazdığımız ilk şarkı; Masum Değiliz. Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece. Yalnızlık, sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna diye...
Yamandan iki ay sonra yazdık. Daha sonra bu ısrar otuz küsur şarkı sözü üretti. O dönem Sezen bana sadece 3-5 saat uyumaya yetecek kadar boşluk bırakıyordu. Stüdyolar, kayıtlar, konserler vb. çok yoğun bir rehabilitasyon oldu benim için. Sezenin o toplumsal düzeydeki rehabiliterliği benim için özel bir muamele seçkinliğinde oldu. O benim kardeşimdir, canımdır.
Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır. Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre aitiz biz.
Öyle kadınlar ve erkekler tanıyorum, risk almıyorlar. Aşk emniyetli bir şey değildir. Emniyetli olan sevgidir. Aşk ehlileşmez, sakinleşemez. Öyle olursa akraba olursunuz.
Bir de aşık olunacak mecra kalmadı. Artık ortak alanları paylaşmıyoruz. Bizim agoramız yok artık. Herkes kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde.
Bu hem maddi hem manevi bir şeydir. Gelir, böyle adamı aşkta da emniyet arayan birine dönüştürüverir. Herkes kendi kişisel başarı öyküsünün peşinde. Belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk.
Şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor. Yoksullaşmamız sadece ekonomik anlamda olmadı. Duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık. Şimdi empati denen modern kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir dünyadan geldik buralara.
Dizilerdeki aşık olma süreci o kadar uzun ki, öncelikle bu rasyonel değil! Aşk çok ani, hızlı ve genellikle beklenip, tasarlanamayan bir şeydir. Kafana bir taş düşer, neye uğradığını şaşırırsın. Ve bunun aşk olduğunun da sonradan adını korsun. irrasyonellik sadece bu değil, bir de dizi karakterlerinin çok ön hazırlığı var aşık olmak için. Halbuki, hayatta böyle değildir, aşk tasarlanılan ve ön hazırlığı yapılabilen bir şey değildir.
Eskinin, hani o dalga geçilen mantık evliliklerinde bile, bugünkü hesaplılıktan daha çok aşk vardı diyesi geliyor insanın. Ali Poyrazoğlu dedi, Aşk bir kör atlayıştır.
insanların birbirleri için sağlama yapacakları alanlar kalmadı. Modern hayatlar ve modern zamanlarda böyle bir şansı yoktur insanın. Son bir aydır, Ben aslında duyguları olan iyi bir insanım mesajını, ben şu cümleyle alıyorum.
- Babam ve Oğlumu gördün mü?
- Hee gördüm
- Ağladın mı?
- Sana ne?
Yani ben de duyarlıyım ve iyi bir insanım. Bu arada, ben de filmi seyrettim. Yeri gelmişken ve sabah seansında katılarak ağladım ama bu soruları soran insanlarla o kadar ayrı şeylere ağladık ki.
Benim o filmde yandığım, bu ülkenin o temiz çocuk yürekli insanlarının, bu ülke tarafından nasıl da kırıldığını, nasıl da örselendiklerini, onurlarıyla ekmekleriyle nasıl da oynandığını gördüğüm için bu uğurda yiten, onulmaz acılar çeken insanlarımızı hatırlayarak ağladım.
Belki de bugünkü aşksızlık hâli de, o dönemlerin ürünüdür diyeceğim ama aşk bunların hepsinin üzerinden atlayabilecek bir şey olmalı... "
son günlerinde sadece elimi tut dedin.
elimi tut, dünya yansa umrumda değil...
ve son nefesini verirken yine gülümsüyordun. nasıl severdim gülümseyişini... iki elimi sıkıca kavrayıp seni seviyorum demeye çalıştın.
ama cümleni bitiremedin. sana kızgınım şapşal.
ellerimi tutarak gitmen ne acı. hep buz gibiydi benim ellerim.
söz vermiştin, yaşadığım sürece ısıtacağım seni de, ellerini de... çok erken gitmedin mi? üşüyorum ben.
aptal tedavi dönemi, dökülen saçların, mahvolup giden hayatın...
hatırlar mısın? "sen de bir gün öleceksin, yalnız ben biraz erken gidiyorum."
o gün kendimi tutamayıp ağlamıştım da serumlardan, siktiğimin iğnelerinden delik deşik olan ellerinle silmiştin gözyaşlarımı.
ilk defa o gün öptün beni.
halbuki elimi tutmaya kıyamazdın ama biliyordum, vaktimiz yoktu.
yalnız kaldığımız her an bana anlatırdın nasıl tanıştığımızı.
"sen öyle bir geliyordun ki karşıdan, gözlerimi alamadım."
her seferinde ben de sana salak salak gülerdim.
'yine bak bana, ben hep aynıyım.'
sonra şu hastalık çıktı başımıza. her gün hastaneye gittin.
daha az görüyordum seni. ama olsun demiştim, sen iyi ol da ben seni unutmaya razıyım.
bazen o kadar yorgundun ki yaşamak için çabalamaktan, konuşamazdın bile benimle.
ama ben biliyordum ne dediğini. bakışlarımızdan tanırdık birbirimizi.
o lanet yaz günü, son kez sarıldık birbirimize. saçlarımdan tutup kendine çektin, uzun uzun kokladın.
"orada kokunu çok özleyeceğim" dedin. ben yine anlamamıştım ama sen biliyordun... sen ertesi güne bu dünyada olmayacağını biliyordun.
sabah kalktığım gibi yanına geldim yine ama uyuyordun. ellerini tutup avcunun içini öptüm.
çelimsiz ellerinle, ellerimi avcuna aldın ve diyemedin o şeyi.
diyorum ya, cümlen yarım kaldı.
hayatın o gün ellerimin arasından kayıp gitti. seni tutamadım. sana hayat veremedim.
özür dilerim...
herhangi bir ölüm gibi değildir. hele ki onun can çekişmesini haftalarca izlemişseniz, okmeydanı hastanesinin koridorlarında uykusuz vaziyette kan için koşturmuşsanız, o kanı yetiştirmek için size yol vermeyen bir taksicinin ağzınını burnunu kıracak kadar çileden çıkmışsanız... ve gittiğinizde o, dilinde şehadetle, tık nefesini vermeye hazırlanıyorsa çok koyar insana. toplayamazsınız kendinizi, dayanılmaz, inanın dayanılmaz. sonra son konuşmalar asla unutulmaz, o hakkını helal et der, helal edersin zaten, ağlarsın, eline sıkı sıkı tutunursun, bilirsin gideceğini ama tutunursun... en taş kalpli en gaddar insan bile bu sahne karşısında dayanamaz zannımca, çok zordur, hemde çok.
insan düşününce içinden birşeyler kopuyor, gözleri doluyor. sokaktaki dilencinin ölümü bile koyar adama kalbini ömrünü verdiğininki nasıl koymasın. ölüm kesin kaybediştir hayatta. hiç bir cevap, hiçbir ümit kalmamıştır artık. ölüm o kadar soğukturki sevgiliyi bilmemde bir kardeşin ölümünde o buz gibi mezara dokunup, kazıp geri çıkarma isteğidir. atlatılmaz. anlaşılmaz. inanaması kabullenmesi zordur. ve ''tüm ölümler kesindir''
beden ruhtan çıktığında mı dersin, yoksa bedenin varlığı yok sayılır mı bilemezsin.
ruh bedenden çıksın burada.
ruh bedenden çıkar da geri döner mi dersin? döner. öyle bir şizofrenidir ki sevgilinin ölmesi. kabullenemezsin bir ömür boyu yokluğunda yaşayamayacağını bilip delirtirsin kendini, onu unutmamak, onsuz kalmamak için.
ya da ölümü seçersin. aklına mukayet olacağını iyi bildiğinden ötürü. vazgeçmek, kalbe gömmek gibi bir seçenek yer olmaz seviyorsan gerçekten eğer.
şimdi siktir ediyorum onu bunu.
öldüğünü düşünüyorum. hem delirir, delirdikten sonra da ölürüm lan.
ulan sen nasıl bir şeysin böyle ki, hayatımı adamaya korkmayayım.
iyi ki varsın be güzelim. hep olacaksın yaşadığın müddetçe. iyi ki varsın sevgilim.
aldatmasından daha iyi olan durumdur. en azından saygını sevgini ömrünce yaşatırsın içinde. geçen günlerinin ne kadar boş olduğuna ağlamazsın, onunla geçen güzel günlerini hatırlar onlar için gözyaşı dökersin.