saçmalığı severim ama bazı saçmalıklar aşırı saçma, absürd sanat ile bokumsuluk arasında ince değil dev bir çizgi vardır, hatta birbirini hiç tanımazlar, aynı meridyende bile değillerdir. ben size sanat budur şudur demiyorum ama bazı şeyler hiç sanat değil bildiğin bok, ha bok da bir sanat çeşididir o ayrı.
Yeni bir sanat galerisinin açılışındaydım. Libido seviyemden habersiz sağa sola bakınırken uyarıcılığına hasta olduğum renge takıldı önce gözüm, kırmızıydı elbise, sahibi kendisinden sıkı. Yaklaştım, varlığımı sezdirmeden. Zaten onun çevresindeyken benim varlığımın dikkat çekmesi gibi bir ihtimal yoktu, rahattım. Yaklaşınca kokusu geldi burnuma, chanel no.5 değil daha da ötede bir şey, hormon kokusu, elma kokusu, yasak kokusu. Bir tabloya doğru hareket etti. Kokuyu takip etmeye başladım, hansel ve gretel gibi kırıntı peşindeydim, evin yolunu bulmaya çalışıyordum ve birden ''open your heart, i'm coming home'' diye mırıldandım.
O’nun önündeki tabloyla arasında hiçbir şey yoktu fakat hemen arkasında mevzilenmiş olan benim tabloyla aramda her şey vardı. Yüzümle gözümün aynı doğrultuya bakamamasının cezasını ödemeye hiç hazır değilken bir erkek yanıma gelerek kibarca selam verdi. içeriği -her şeyin farkındayım ve özgüvenim o kadar yüksek ki seni selamlıyorum olan bu kısa selama yine aynı incelikle, küçük bir boyun hareketi vasıtası ile karşılık vermeye çalışırken ensemin kalınlığı bana aslında ince bir insan olmadığımı, rol yapmayı kesmem gerektiğini hatırlatırcasına pürüz çıkardı. Lanet olsun deşifre oldum.
Adam bana -güzel parça değil mi? diye sorarken gözlerinin kadının üzerinde olduğunu fark ettim. Ama cevaplar konusunda başarılıydım ve tabloya bakarak, -takip ettiğim bir sanatçı dedim. Adam -tabloyu kastetmediğimi biliyorsun! Dedi. Gözlerim kadının kalçalarındayken - ben zaten tanrıdan bahsediyordum! Dedim.
Son olarak çıkışta üçümüz birer duble viski içmeye karar verdik.
oh lovely art, in how many grey hours,
when life's fierce orbit ensnared me,
have you kindled my heart to warm love,
carried me away into a better world!
how often has a sigh escaping from your harp,
a sweet, sacred chord of yours
opened up for me the heaven of better times,
oh lovely art, for that ı thank you!
schubert'in an die musik adlı operasında, sanat için yazılmış bu güzel sözleri okurken anlamalıydım böyle tarifsiz coşkuyla karışık mutluluklar yaşayacağımı.. sanatın sonsuz ışığını hissederken, insanların neşeli şarkıları dansları eşliğinde yorumlarken, tiyatro sahnesinin benim için bir mabed olacağını gözlerim dolarak farkedeceğimi tahmin edemezdim. ağzında sigarasıyla daktilosuna hükmeden bir yazarın yaratacağı öyküler, şiirler, romanlar.. kırların yeşilliğini insanların gülen yüzleriyle birlikte resmeden ressamların tabloları.. bambaşka bir düzlemde akıp giden farklı boyuttaki matematiksel çizgilerin onlarca enstrümanla birlikte notaların yarattığı ezgilere döken kompozitörlerin eserlerini.. dijital oyuncakların bizler için birer tehlike olmadığını filmlerle, fotoğraflarla gösteren çeşitli yönetmenlerin ve fotoğrafçıların verdiği emeklerle ortaya çıkan yaratılar...
onların eserlerini ancak goethe en iyi şekilde övebilir; "bilde, künstler! rede nicht!"
kurt schwitters; "sanatçının tükürdüğü her şey sanattır."
bir yapıtı sanat yapan; biçimi, konusu, içeriği, türü ve yansıttığı ustalık değil, sanatçının onun sanat olduğunu bilmesidir.
tamamen içindekileri boşaltmaya yarıyor. kim bilir, belki ben de bir yerinden dahil olabilseydim sanata belki bu kafaya sahip olmazdım. boşaltırdım içimdeki tüm pislikleri bir yere. hem de onların güzelleşmesini izleyerek...
kutsal bir anlam yüklenmemesi gereken insan uğraşısı. bir çok yönü vardır. toplumsal bir durumu dile getirebilir, bireysel bir duyguyu açıklayabilir hatta salt ticari kaygılar yüzünden bile yapılabilir. onun adına dahi sanat denir. ama adı sanat yapıtı bile olsa çıkıp rahatça bu tablo beş para etmez denebilir. ama sanat değil demek kimsenin tekelinde olmayan bir şeyi sahiplenmek ve sorgulamaktır. herkesin çok farklı fikirleri olabilir bu konuda. örneğin ben sinema dışındaki sanatların hiç birinde bakın işte bu çok iyi yargısına varmam. en iyi resim, en iyi şarkı benim için iyidir en fazla.
burjuvanın hobisi haline gelmişse de, ekmek gibi su gibi bir ihtiyaçtır. "o zaman pasta yiyemem ben arkadaş"
Korsana hayır da demeyeceksin. Kitabı 40 Tl ye satmayacaksın. Bir enstrümanı beşyüz tl ye satmayacaksın. Tiyatro kursunun kapısından geçmek 400 tl olmayacak. Ama nerde?
Bir ışık... Tünelin ucundaki değilse de, sahnedeki bu ışık çevremdeki karanlığı delip bana kadar ulaşıyor. Ulaşmakla kalmıyor, yüreğimdeki buzulu eritmeye başlıyor. içim ısınıyor... Gözlerim aydınlığa alışınca, ışığın kaynağını görüyorum: işte bu sanat! Her şeyi aşka dönüştüren...