portekizli yazar jose saramago' ya 1998 yılında Nobel edebiyat ödülü kazandıran kitap.
bugün başladım. daha kitabın ilk sayfasından itibaren okuyucuyu içine çeken bir konuya sahip. Allah Allah acaba ne oldu diyerek sayfaları çevirtiyor.
yazarın okuduğum ilk kitabı. Konuşma çizgileri kullanılmamış kitapta ancak hangi lafı kimin söylediği net anlasiliyor. dikkat ederseniz, virgülden sonra buyuk harfle basliyorsa yan cümle, baska bir konusmaci konusuyor demektir. Bu yüzden sağlam kafayla okunulmasi gerek. ikincisi kitapta karekterlerin isminin olmaması kendilerinden kör doktor, koyu renk gözlüklü genç kız de şeklinde bahsedilmesi hoşuma gitti. Bence akılda daha kolay tutuluyor.
bitirince gelen ekleme: kitabi birakmak istedigim cok zaman oldu. Ne hikmetse ne zaman birakmak istediysem, kitap beni daha cok icine cekti. agir agir okumak gerek agir, sarsici bir konusu oldugu icin. olay örgüsünün yaninda, (bkz: üst kurmaca metin) leriyle anlatim daha da akici kilinmis. okuyun, üzerine kafa yorun.
kısaca tanımlamak gerekirse jose saramagoya 1998 yılında nobel edebiyat ödülünü kazandıran roman.
kitaba gelirsek, son zamanlarda okuduğum en vurucu romanlardan biri. saramago bence bu eseri kaleme alırken biraz kafkanın dönüşümünden birazda albert camusnun vebasından etkilenmiş. fakat iki kitabından ötesinde çok güzel bir kurgu ortaya koymuş.
yazar kitapta körlük üzerinden, insanların yeri geldiğinde nasıl ilkelleşebildiğini nasıl zulümler yapabildiğini bize gösteriyor.
ve tabiki kitaptaki kadınlar, bu noktaya ayrıca değinmek istiyorum. kitapta bir felaket anında kadınların yine yaşamın her anında olduğu gibi erkeğe oranla daha fazla bedeller ödediği ve daha fazla acılar çektiği çok iyi resmedilmiş. ve yine saramago bize doktorun karısı üzerinden kadınların felaket anlarında nasıl toparlayıcı ve bütünleyici oluşunu, düzlüğe çıkmada erkeklere nasıl yön verdiğini anlatmış.
saramagonun tarzı * ilk başta okuyucuyu yorsa da -ki zamanla alışılıyor- kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Jose saramago' nun nobel ödüllü kitabı. Kurgusu çok güzel dili için ağır, sıkıcı demişler ama ben gayet akıcı da bulmuştum dil olarak. Kurgusuna diyecek yok zaten.
Bir de görmek diye bir kitabı var bu yazarımızın daha okuyamadım. Ama beklenti yüksek.
Bazen romanın konusundan tamamen bağımsız bir konuya dalıp yazarın kendi kendine bir şeylere kızışına ya da alakasız bir konuyu uzun uzadıya irdelediğine şahit olduğunuz kitap. Bu durum romana kısa esler verip kafanızı dağıtmanıza ve eğlenmenize sebep oluyor.
Örnek verecek olursak "elinizin altında yiyecek var mı, hayır hepsini bitirdim dedi yaşlı kadın kör gözlerinde beliren kuşku ifadesiyle . Bu gibi durumları anlatmak için kullandığımız değişmez bir deyiş bu tabii ki, yoksa gerçekle ilgisi yok. Çünkü gözler yani sözcük anlamıyla aldığınızda göz denen organ hiçbir ifade taşımaz. Oyulup alınsa bile gözler cansız iki bilyeden başka bir şey değildir. Çeşitli görsel güzellikleri ve incelikleri taşıyan insanları gözler hakkında güzel sözler söylemeye çağıran yalnızca kaşlar ve kirpiklerdir. BÖyle olduğu halde parsayı her zaman gözler toplar."
Ayrıca Roman için her ne kadar yoğun liberalizm eleştirisi dense de ben ideolojik bir kaygıdan çok insanın hayvanileşmeye ne kadar meyilli olduğunu gördüm . Hele ki gözyaşı yalayan köpek imgesi insanların bazen hayvandan bile daha aşağı inebileceğini bas bas bağırıyordu. Çünkü doktorun karısını Roman boyunca ilk kez avutan ve hatta kollayan köpekti. Kocası doktor ise genel itibari ile kayıtsız soğuk bir hava çiziyordu karısının özverisine karşı. Kısacası romanda hayvan çiftliği vb. Lerindeki gibi yoğun bir ideolojik eleştiri yoktu bana göre. Zaten romanda geçen körlüğü salt bir metafor , imge olarak ele alırsak bu durumda romanın yaklaşık yüzde doksanını açıklayamaz hale geliriz ki romanın yüzde doksanında bahsedilen gerçek manada bir körlüktü.
bazen oturuyorum, hic yasamadigim bi durumun ne kadar zor oldugunu anlamaya calisiyorum. gozleri goren bi insanim, haliyle bunlari da yazabiliyorum. gece uyandigimda lavaboya ya da mutfaga giderkeb uzun bi koridordan geciyorum. her gun gectigim artik ezberledigim koridor. ama isik yakmadan girince koridora bi tedirginlik oluyor. dengemi kaybediyorum. koridordaki nesnelere carpip takiliyorum. bu anlattiklarimi her gun her yerde yasayanlar var. ellerindeki beyaz sopayla carpmadan dusmeden yuruyorlar. ne buyuk bi cesaret. ankaranin sokaklarina o sekilde cikmak ne buyuk bi cesaret.
aklim almiyor. bazen gozlerimi kapatiyorum ama hissedemiyorum. buyuk zorluk. cok buyuk. benim goren gozumle yaptigim isleri gormeden yapmak zorunda.
saramago'nun kurgusal olarak çok begendiğim fakat işleniş olarak sıkıcı buldugum kitabı. bir noktadan sonra çok fazla tekrarlayan ve alt metni olmayan detaylardan kitabı bitiremeyeceğim hissine kapılsam da bitirdim. tavsiye ederim.
Eskil Vogt'un yönetmenliğini yaptığı film. Elbette körleşme durumunu birebir ifade edemem. Lâkin kendi kendimize gözlerimizi birkaç dakikalığına kapattığımızda bulunduğumuz mekânlara dair dönüşümü, belirsizliği anında hissederiz. Foucault'nun heterotopia kavramı bu filmin ruhuna işlemiş durumda. Filmdeki asosyal karakterin, arkadaşıyla buluşup bir şeyler içerken kafe, tren ve otobüs dönüşümleri inanılmazdı. O an için kişiler bulundukları mekânları sandıkları, zannettikleri - daha doğrusu- zannettikleri mekânlar farz ediyorlar. Sonradan kör olan ikinci kadının söylediği yalana inanması da mekânı dilsel bir hale getiriyor; yani doğru olan o an orada olan, olunan yerken o kadın olduğu yere değil de başka bir şeye, yalana inanıyor. Kesinlikle izlenmesi gereken bir başyapıt...
yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra raslantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak; aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yerde çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık.
insanın en büyük korkularından biri olan körlüğü daha ilk sayfada bir çip gibi kullanarak beyninize yerleştiren. sonra sizi bir robotmuşsunuz gibi rahatça kontrol eden, korkutan, umut veren, düşündüren ve sonunda delirten bi kitap.
Pek çok düşünürün alamet-i farikası. Bazıları için körlük en ayırt edici özeliktir aslında. Mesela, kitap okumakla aradaki engelleri, bir masa üstüne sandalye onun üstüne de lamba ile aşmayı sağlayacak bir iradeyi de verebilmiş bir hadisedir. Bu halde aşık da olunabiliyormuş. Bazıları görmeden aşık oluyormuş. ibn-i Hazm Tavkul Hamame'de bundan, aşkın bir çeşidi olarak bahseder. Belki de bir engelden çok sessiz, sakin, saf, dış etkilerden uzak olarak düşünmeye bir araçtır. Dünyada.
yazarın konuşma çizgisi kullanmadan metni yazması o kadar zekice bir iş ki bir yerden sonra siz de tıpkı kitabın içindeki karakterler gibi kör oluyorsunuz, kimin konuştuğunu üslubundan, anlatmak istediği şeyden, olaylara bakışından yakalamaya başlıyorsunuz neredeyse.
liberalizm eleştirisinin yanında sadakat, ahlak gibi pek çok tartışmalı kavrama da değiniyor kitap.
bir kör olarak okuduğum kitaptır. bir de tüm insanların kör olduğunu düşünüyorum şimdi, inanılması güç bir şey... kitapta yazanlar eksiksiz gerçekleşirdi herhalde bir süre sonra. insanlar yiyecek bulamaz, yağmur sularıyla beslenir ve daha pek çok berbat şeyi yapmak mecburiyetine katlanırlardı.
hakkında siyaset bilimine giriş dersi final sınavımda; birinin bu romanda bulacağı ahlaki ve siyasi temalar nelerdir? şeklinde bir sorunun sorulacağı kitaptır.
yardım edebileceklerin yardımı esirgememeleri herkes için iyi olacaktır.
okuyup hayran olduğum kitaptır. bir şeyler yazmak üzereyken bu entrynin (bkz: #8765455) benim düşündüklerimden de fazlasını benden çok daha iyi ifade ettiğini görünce susmayı tercih ettim.
günlük hayatta sürekli etrafa bakarken hiç farkına varmadığımız gözlerimizin, günü kurtardığının farkına olmamızı hatırlatan kitap. sadece gözlerimiz için değil vucudumuzdaki tüm organ için yaradana tekrar teşekkür etme isteği uyandıran kitap.