almanca kökenli bir kelime olup abartı, iğreti duran, göze batıp ucuz duran anlamında kullanılan negatif yorumların temsilidir. milan kundera'nın varolmanın dayanılmaz hafifliği'nde sıkça bahsettiği kavramdır.
insanları moronlaştırmak için kullanılabilecek akımların başında gelir. arabeskçilerin katlettiği güzide pop şarkıları veya ajdar anik i dinlemek, sabah kadın programları, 3. sınıf filmler izlemek kitsch zevkler arasında yer alır.
her ne kadar insanlar kaçınıyor gibi gözükse de, kitsch tarzın türk toplumunun yaşantısının temel taşlarından biri olduğunu düşünüyorum. ayakta bile yer olmayan toplu taşıma araçlarına insanların binmekte ısrar etmesi, ilişkilerinde dönüp dolaşıp çirkin insanlarla nihayete erenler, ben bu programda hiçbirşey yapmıyorum diye kendisi bile bas bas bağıran okan bayülgen programlarının** reyting rekorları kırması ve entel kesimin müslüm gürses e merak salmasını başka türlü açıklayabilmek gerçekten zor.
sosyetik bir kavram sanılmaktadır ancak sanatsal bir terimdir. kelimeyi kullanıyorum entellektüel oluyorum havası yarattığı da sanılır. oysa ki o kelime de entellektüel değil entelektüeldir*. bu aralar bir kaç gazete yazısında da gözüme çarpmıştır. anlaşılan yeni 'trend' budur. bir kelime daha heder edilecektir.
tam olarak sanat haline gelememis seylerdir. frankfurt okulundan dusunurler kitsch'in fasizme yol actigini ileri surmuslerdir. ornek arabesk. ama arabesk yine de "turklerin" tek ozgunudur.
kötü zevk ve duyguları yansıtan, düşük artistik değer taşıyan( bazen de seri olarak üretilen) sanat ürünleri için "kaba" veya "değersiz", "niteliksiz" anlamında kullanılan almanca bir sözcük.
türkçe'de genellikle sanatsal değer taşımayan ve estetik nitelikten yoksun basit resim ürünleri için küçültücü anlamında kullanılır.
dolabı karıştırırken yine kendime yakalandım, elime düştü o seramik gondol. içinde minik bir çift, dudak dudağa, etrafı yaldızlı su birikintisi, altında da “venezia dreams” yazıyor ama i harfi yamuk basılmış. tozunu silkeledim, parmaklarım o fazla kaygan yüzeyde kaydı gitti. bir an içim ısındı lan, utandım da. çünkü kitsch tam bu boktan şey: acıyı, sevgiyi, hüznü almışsın, eritmişsin, kalıba dökmüşsün, üzerine de daha duygusal olsun diye sim serpmişsin.
gerçek bir kalp kırıklığı seni yavaş yavaş oyarken bu sana hazır gözyaşı veriyor, hem de tuz oranı ayarlı, poşeti yırtmadan. ilk başta küçümsüyorsun tabii, “ulan şu zevksizliğe bak” diye içinden geçiriyorsun. sonra evine bir tane alıyorsun, “ironik olsun” diye. bir tane daha. derken duvarın yarısı doluyor, ruhun da o polimer parlaklıkla kaplanıyor yavaş yavaş. sanki biri hayat çok gri, al bunu, biraz renk kat demiş de sen de tamam ama fazla kaçırma diye pazarlık etmişsin.
yüksek sanat sana surat asıp “yorumla beni serseri” derken bu direkt kucağına oturuyor, “kanka ben çok yalnızım, sen de öylesin, hadi sarılalım” diyor. fazla samimi. fazla dürüst. fazla... biz.
bazen işe yarıyor. o kadar yoruluyorsun ki, derin bir şey kaldıramıyorsun. o zaman zigon sehpanın üstündeki güneş batımı tablosu (resmin kendisi utanıyor resmen) sana sarılıyor. yapay ama sarılıyor işte. filtreyi açıyorsun telefonda, her şey yumuşacık oluyor, fotoğraflara bakıp ne güzel hayatım varmış diyorsun. kapatıyorsun, rezalet. ama kapatınca da o yalanı özlüyorsun, çünkü çıplak gerçek biraz fazla keskin geliyor bazen.
palyaço biblosu benden daha dürüst bu hayatta, itiraf edeyim. o en azından “ben yapayım” diye yalan söylemiyor. sonra bir gün hepsini topluyorsun, çekmeceye tıkıyorsun. misafir gelecek diye. yok ya ben öyle değilim modu. ama gece lambayı kapatınca oda hafif parlıyor hâlâ, o ucuz plastikten yapılma gülün yaprakları sanki gerçekten kokuyor gibi. o an anlıyorsun ki, en masum tuzak bu. kötü niyetli değil. sadece “acı çekme, al bunu” diyor. sen de alıyorsun. çünkü orijinal acı da fazla ağır geliyor bazen.