Kitap okumak benim için yatıştırıcı görevi görüyor beni her seferinde düşündürmeye kafamı boşaltmaya ve yormayı başarıyor adeta başka diyarlara sürüklüyor.
büyük ihtimal duygu ve düşünce fakiri bir insandır.
diyebilirsiniz ki, 'yahu kardeşim her şey kitap okumak mı?'
her şey kitap okumak evet...
aksi taktirde dar dünyanızda yitip gidersiniz...
ben okumanın anlam ve öneminin idrakindeyim, fakat yine de çok az okuyorum/okuyabiliyorum...
zaman olsa bile şu gürültülü şehirde bir şeylere odaklanabilmek güç...
apartmanda yaşıyorsanız altlı üstlü çocuk sesleri sizi daha da fazla strese sokuyor.
gece uykunuzdan fedakarlık edip bir iki saat bir şey okuyabilirseniz ne ala..
peki okumakla elde edeceğimiz faydanın değeri ne?
değeri şu, üretebilecekseniz veya aktarabileceksiniz çok değerli...
öğrendikleriniz sizinle beraber gömülecekse çok acı...
düşünsenize beste yapma yeteneğiniz var fakat ilhamını sizin duygu ve anlam dünyanızdan alan hiçbir şarkıyı kaydetmiyorsunuz, notaya dökmüyorsunuz...
sizde doğup sizde ölüyorlar. ne kadar acı ve ne kadar büyük bir kayıp öyle değil mi?
okuyup kendine saklamakta da buna benzer taraflar vardır...
paylaşmalı, mutlaka paylaşmalı. anlatmalı, öğretmeli insan.
yoksa okumuşsun okumamışsın çok da fark etmez.
Kendi zihninin duvarlarını dünyanın sınırı zanneden, hayatı sadece tek bir perspektiften ve yalnızca kendi nefes aldığı süre kadarıyla deneyimleyen insandır. Okumak, insanın kendi bedeninden çıkıp başkalarının zihninde misafir olabilmesini, hiç gitmediği coğrafyalarda hiç tanımadığı insanların acılarına ve sevinçlerine ortak olabilmesini sağlar. Kitap okumayan insan ise bu muazzam imkandan mahrum kaldığı için, evrenin merkezine sadece kendi sığ deneyimlerini yerleştirir.
Bu durumun en net tezahürü, bitmek bilmeyen bir sarsılmaz eminlik halidir. Bir konu hakkında ne kadar az şey biliyorlarsa, o konuyu o kadar büyük bir kibir ve özgüvenle savunurlar. Çünkü kendi fikirlerinin alternatifi olabileceğini, madalyonun diğer yüzünde bambaşka gerçeklerin yatabileceğini görecek bir zihinsel esneklikten yoksundurlar. Tartışma kültürleri gelişmemiştir; zira kendilerini ifade ederken birkaç yüz kelimelik dar bir havuzda dönüp dururlar. ince nüansları, kelimelerin alt anlamlarını kavrayamadıkları için ya çok çabuk öfkelenip seslerini yükseltirler ya da her şeyi basite indirgeyip kestirip atarlar.
En trajik olanı ise neyi kaçırdıklarını asla bilmeyecek olmalarıdır. Binlerce yıllık insanlık birikiminin, felsefenin, sanatın ve bilimin sofrasından hiçbir şey tatmadan, sadece sosyal medya akışlarının ve gündelik sığ sohbetlerin vadettiği kadar bir dünyada yaşayıp giderler. Kendi sıkıcılıklarının ve tekdüzeliklerinin farkına bile varamadan, tek bir hayatı, o hayatın da en sığ versiyonunu yaşayıp bu dünyadan göç ederler.