descartes sobasının başında pineklerken “ulan her şeyi şüpheye salayım, belki de koskoca evren beni trollüyor” diye kafayı yemiş resmen. kiliseyi, kralları, kendi duyularını, hatta 2+2=4’ü bile sorgulamış. en dibe vurunca da o meşhur cümleyi patlatmış: düşünüyorum, öyleyse varım.
bence felsefenin en dürüst “ulan bi dur da düşüneyim” anlarından biri bu. metodik şüpheyle sağlam zemine ulaşma çabası. güzel laf doğrusu. ama gel gör ki 2026’da o zemin bulmak pek kolay değil. düşünüyorum diyorum, aklıma ilk gelen şey faturalar, trafik, bu hayatı gerçekten yaşıyor muyum yoksa sadece rol mü yapıyorum sorusu. kartezyen koordinat sisteminde her şey net, x ve y ekseni dik açı yapıyor. bizim hayatımızda ise eksenler yamuk, grafiğimiz allak bullak.
zihin-beden ikiliği de cabası. ruh yüksek idealler peşinde koş diyor, beden otur bi sigara iç, markete git diyor. ikisi de haklı, aralarında kalan ezilen biz oluyoruz. (bkz: şahane modern hayat) bir dönem ciddiye aldım bu işi. her şeyi parçalara ayırdım, analiz ettim. çıkan sonuç şu oldu: fazla düşünmek de ayrı bir illet. descartes sobayla düşünmüş, biz faturayla düşünüyoruz. var olmak ayrı mesele, var kalmak ayrı.
yine de hakkını yemeyeyim adamın. en azından aklımıza güvenme cesaretini verdi. gerisini sorgula, düşünmeyi bırakma bari. yoksa bu memlekette “düşünmeden varım” diyenler çoğunlukta, o da ayrı bir trajikomedi.