' filmin galasında, en öndeki iki koltuktan birinde oturmak güzel... iki kişinin başrolünü paylaştıgı filmde, bu iki kişi dışında bütün herkes, her şey oynuyor... izleyense iki kişi...
söylersem kendimden nefret edeceğim bir cümleyi kurduktan sonra, bundan aşşağılık bir zevk aldıgım için kendimden nefret ettim yine...
' seninle olamam, çünkü lanet kanser yüzünden kadınlıgımı alacaklar... hep hayalini kurdugun çocukları veremeyeceğim sana... '
burdaki metin dışı tutmam gereken sözcük konusunda seni aydınlatmadıgım için üzgünüm...
ayrıtsal bir kopuş olmazdı gerçi... çünkü bu kadar dengesizlik içinde dikkat çekmeyecek kadar küçük bir aygıt...
ama bu, benim bütünlük dengesizliğimi bozan bir cümle...
yas 35, yolun yarisi eder...
cidden öyle mi? gercekten yarisi mi ediyor, yoksa tamamini da karsiliyor mu bazen?
biraz önce telefonla konustum babamla; "hastanedeydik." dedi. cizz etti yüregim, "bu saatte ne hastanesi?" dedim. "sakin ol." dedi babam o her zamanki güven veren sesiyle, "bak bir sey anlatacagim ama fazla üzülme..."
"ne oldu?" dedim, "kime?" kalbim sIkismaya baslamisken henüz.
"atilla abin" dedi, "baya ciddi hasta. tedavi görüyor."
"nesi var?" dedim, $akaklarimda atarken kalbim adeta.
"malesef kanser." dedi... sustu...
sustum...
tanim: uzaktan birilerinin yakalandigini duydugunda kontrolsüz hücre cogalimi diye tanimini yaptigin ama yakinlarindan birinin basina geldigini ögrendiginde dünyani yikan hastaliktir.
bu öyle bir illettir ki, kendisine yakalanan kişiden çok, çevresinde bulunan zatların psikolojisini bozar, sevdiginiz sevmediginiz kişinin gözünüzün önünde gün be gün eridigini görmenizi saglayan hastalıktır kanser.her yıl ülkemizde ve dünyada kansere çare bulundu gibilerinden yüzlerce haber okuyoruz lakin gelin görün ki dünyada her yıl 11 milyon kişi kansere yakalanıyor, 7 milyon insan ise kanser nedeniyle ölüyor.
son beş senede çocukluğumu, saflığımı, insanlığımı gıdım gıdım sömürmüş, en son pazartesi akşamı annemi de benden almış, 3 metre toprak altına koymuş illet. hayır, madem alacaksın, madem içten içe yok edeceksin hayattaki tek dayanağımı, bunca emek bunca çaba bunca umut ne olacak? kime, hangi dağa hangi taşa küfredeyim, bunca hıncı nereye boşaltayım ulan?
ve ne kadar küfretsem hiçbirinin telafisi yok ya, en çok da o koyuyor. delirmek işten değil.
dikloroasetat - kanser hastaları için umut olabilecek madde.Kaynak bulunduğunda kanada da alberta (University of Alberta) insan üzerinde teslere başlanacak. Fakat şu an insanlar çeşitli sitelerden bu maddeyi alıp kullanmaya başladılar. http://www.thedcasite.com adresinde bu konuda yazışmalar, makaleler vs. bulunabilir.
DCA Nasıl çalışıyor: Saglikli hücreler glycolysis islemini (= seker yada karbonhidrat yakarak -> enerji + pyruvic yada lactic asit elde etme islemi) mitokondri denen organeller araciligiyla yaparlar.
Ama kanser hücreleri bu islem icin hücrenin ana bölgesini kullaniyorlar ve dolayisiyla verimsiz bir islem icin gereginde cok fazla seker tüketmeleri gerekiyor.
DCA iste bu tür (hücrenin ana bölgesinde yapilan) glycolysis islemini devfreden cikariyor.
DCA deneylerinde bir sonraki adim ilaci kanserli insanlara uygulamak.
hayatınıza girdiği andan itibaren, egemenlik kayıtsız şartsız onundur.Ancak şu da unutulmamalıdır egemenliğin olduğu her yerde illa ki direniş de olacaktır.
devlet hastanelerindeki onkoloji servislerinde "selam, bak, az buçuk ilgilen" masrafı 900 milyon; özel hastanalerde ise bu rakam 6-7 milyar civarındadır.
bunu da her ay ödemeniz gerekir, hatta bazı aylarda 2-3 kez.
ayrıca çok boktan ve "geniş" açılı bir hastalıktır. çözülemeyen her türlü hastalığa kanser denilmektedir.
paranız yoksa ve kanser olduysanız, son 4-5 ayınızda yapmanızı istediğiniz (cinayetler ve terör eylemleri dahildir) herşeyi yapıp bu yaşamdan ayrılmaktır.
Hayatımıza girerek bana ailemi ne kadar çok sevdiğimi farkettiren hastalık..
Görülen kemoterapiler radyoterapilerle birlikte evdeki herkes mahvolur,sen bitersin karşında annen ölü gibi yattıkça.günlerce devam eden kusmalar,dökülen saçları,solgun yüzünü görürsün ama hep gülümsersin,gülümsemek zorundasındr çünkü,sen güçlü olmak zorundasındr.Hatta o kadar sağlam olursun ki annenin seni karşına alıp yaptığı seni her sonuca hazırlamaya çalışma konuşmasını dinlerken bile ağlamazsın,ağlayamazsın.
Her kontrole gidişinde doktora,uyuyamazsın o gece telefon başındasındır tüm gün,tahlil sonuçlarını öğrenene kadar yüreğin tetikte beklersin.
En ufak bir şikayetinde kalbin çarpar,başım ağrıyor dese içine kurt düşer hastalık mı nüksetti diye...
Sağdan soldan duyduğun kanserin neden olduğu her ölüm haberinde bir kez daha düşersin endişeye,korkuların nükseder.Şükür edersin ardından kendin için buna da şükür diye..
Bu hep böyle gidecektir bilirsin,bulaşmıştır bir kere hayatına bu illet,çaresi yoktur,kabullenirsin...
ruyalarımda bile beni korkutmaktan geri kalmayan kahpe hastalık. 'nerden çıktı? neden çıktı?' diye soruyorum hergun. ne guzeldi kanseri bilmeden yaşadığımız gunler. sayesinde şimdi artık supermarket reyonlarında duran çoğu yiyeceğe katil gözüyle bakıyoruz.
her nedense doğu karadenizlileri acayip seven,mum misali adamı eriterek yavaş yavaş öldüren,hırs yapıp kurtulanların en az 20 yaş ihtiyar göründükleri,ailemizde vasati her üç kişiden birini vaktinden önce götüren azrail fantezisi.
(bkz: erken teşhis hayat kurtarır)
yaşamak zorundayım, başka şansım yok, büyütmem gereken iki çocuğum var diyen insanların iyileşme ihtimallerinin daha yüksek olduğu hastalık. *
--spoiler--
kanser hastalarına hiddetlerini tümörlerine yöneltmeleri ve hastalıkla, değerli herşeylerini çalmaya çalışan nefret edilecek şeytani bir düşman gibi 'savaşmaları' söylenir. klinik açıdan yararlı bir teknik kuşkusuz ama bunun duygusal yanlarını ciddiye almamak gerekir. kanser şeytani olmadığı gibi düşman da değildir. kanser, çok gerekli bir amaç için evrimleşmiş bir biyolojik süreçtir, amacı ise bizi öldürmektir.
--spoiler--