istanbul doğumluyum. bir şehirde iki deniz, bir boğaz, bir de haliç, yedi tepeler, adalar, vapurlar, daha neler neler olur mu, olur. Kültür, eğitim, sanat, tarih, sağlık ne dersen istanbul'da. Finans merkezi, gümrükler, tersaneler, boğaziçi, yalılar, köşkler, saraylar... hemen hemen hepsini gördüm, yaşadım.
Dünyada da çok yer, büyük şehirler gördüm, istanbula biraz yaklaşan abd de san Francisco oldu, adaları, boğazı, köprüleri, iklimi, kozmopolitliği, benzerlikleri açısından. ama tarih sıfır gibi. londra belki.
Daha yeni döndüm fakat bu gidişim daha farklıydı nedense dönmek istemedim. Aslında çok mutlu değildim arkadaşım için gittim falan ama sanırım onun yanında olma hissi ona iyi gelme hissi yüzünden böyle hissettim bilemiyorum.
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? ..
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...
O manayı bul da bul!
ille istanbul'da bul!
istanbul,
istanbul...
cebinde Boğaz taşıyan eski bir ceket, her akşam biraz daha ağırlaşıyor. Vapurlar, iki kıyı arasında unutulmuş cümleleri taşıyor. Karaköy’de bir taksinin camı buğulanıyor, şehir içeriden nefes alıyor sanki.
Gece yarısı martılar susunca
istanbul’un kalbi duyuluyor,
bozuk para gibi,
hangi cebine koysan elini kesen bir yalnızlık...