tanım: tanımsız, biçimsiz, eşsiz, kavramlaştırılamayan duyguyu ilk hissediştir.
Bir ses duydum. o ruhu gönül gözüme altın gibi yansıyan sonsuzluğu gözleriyle içime akıtırken zamanı varlığıyla durduran tanımsızlığın sesiydi.
Dedi ki "sandwich?".
onu daha önce görmüştüm. hayır yaşam döngümdeki kutsal yerini kastetmedim, okulda kafamı kitaptan kaldırıp onun hipnotize edici ruh pencereleriyle buluşmamdan bahsediyorum. işte gözlerimizle uzunca konuştuğumuz andı o an.
o günün akşamında ona yazdığım mail ile kendimi tanıtmıştım. onu tanıdığımı söylemiştim. tabii ki anlamadı. adını ve yaşadığı yer değildi onu tanımak ve görmek. adını almadan kim olduğunu bilmekti, nereden geldiğini ve ne arzuladığını görmekti yaşamak için onu tanımak. yaşamak tecrübelerdi; sonsuz döngümüzde aşkla aktığımız. ona bunu öğreticektim.
ona da söylediğim gibi; biz akarsularız, aynı sonsuz platformun üstünde. Korku önümüzdeki kayalarken, sevgi kayaların altından akabilen güçtü ve aslında güç sevgiydi. Bunu temenni ettim o yaşlı ağacın dünyam(ız)a yansıyan gölgesine.
ilkler unutulmaz denir ya. ilk aşk bu unutulmayan ilk'ler arasında başı çeker.
çocuksundur daha aşkın ne demek olduğunu bile bilmiyorsundur. hoşlanmak, sevmek, aşık olmak gibi laflar duymuşsundur büyüklerinden. merak etmişsindir anlamını. anlatılsa bile anlamazsın zaten*. sonra onu görürsün, farklıdır diğerlerinden, gözüne takılır. ne manaya geldiğini anlamazsın başlarda. arkadaş olursunuz. başka arkadaşlarında vardır ama o farklıdır diğerlerinden. kalbin daha fazla atmaya başlar. çiçeklerin ne kadar güzel olduğunu farkedersin. midende bir köstebek eşeleniyordur sanki. hele ki yanına geldiğinde, konuşamazsın. kelimeler birbirine karışır dilinde, anlamsız cümleler çıkar ağzından. kızarırsın sebepsiz. korkarsın. anlamazsın çünkü. kimse söylememiştir sana aşkın bu olduğunu. yanındayken bile onu özlersin. istersin ki hiç gitmesin o, hep yanında kalsın.
çevrendekiler sende bir şeylerin değiştiğini anlar, daha mutlusundur, daha neşeli. bir yerlere yazmak istersin onu sevdiğini, birileri bilsin istersin. büyümüştür artık içine sığmayacak kadar. sonra yaklaşırsın ona utanarak ve söylersin, onu ne kadar sevdiğini. şaşırır bunu duyunca, ama o da kızarır. çünkü boş değildir sana karşı. toz pempe dünyanızda mutlu mesut yaşarsınız.
dünya toz pembe olmayı bırakıp, koyu gri olduğunda aklına takılır, o geçmişteki anılar. gülümsersin...
fazlaca gözde büyütmektir bazen ilk aşk. ilk kez yaşadığınız o duyguları anlamlandırmaya çalışırken onu da ilahlaştırırsınız kafanızda istemeden. öyle bir yere koyarsınız ki onu, belki de aşık olunan kişiden çok farklı birisidir o hayaldeki. sonraları anlarsınız ki gerçekler farklı. daha sonraki ilişkilerde de akılda bu 'gerçek' vardır. ilk coşku da yoktur, ilk heyecan da. ilk diz titremesini, ilk mide kasılmasını yaşatan kişi de asla unutulmaz olur sonuçta. *
en saf olanıdır aşklar içinde. en gözü açılmamış haliyle kabul ettiğindir yüreğine. ilktir ya kötülüğü de bilmezsin. yaşadıkça kirlenir aşklar ve aşıklar.
yaşandığında ömür boyu unutulmayandır. çünkü çocuk yaşlara tekabül eder. saf olunan yaşlardır ve saf düşünceleri aratır.
herkesin farklıdır yaşadıkları:
ilkokul üçüncü sıralarında vurulmuşsundur. esmer tenli, eşek gözlü, sınıfın en güzel manitası. düzenli olarak sarkarsın;
- kalem istersin. kalemi aldıktan sonra, traşını istersin kalemin. yani olayın bokunu çıkartana kadar takılırsın.
hoşlandığını belli etmenin ardından, duyguyu açıklama sırası gelir. bunu açıklamak ise lafla değil de, kırmızı kalemle kokulu not defterine yapılması en güzel tarafıdır herhalde. kırmızı kalem olması sebebi de, hani ilk öğretilen şey; başlıklar veya önemli yazılar kırmızı ile yazılır ya o misal amısını sikeyim. bir şekilde arşa kaldıracan duygularını.
aslında duygu olmadan olmaz atakları da, bu aşkta başlıyor. eteğini kaldırıyorsun; suratı pembeleşiyor, öpüyorsun; gözleri kapanıyor ve ses çıkartmıyor o da kaptırıyor. ilkokul aşkına bak deyip, ne bu deme amına koyim. duygu koyduk işin içine boru mu? sandın be sik suratlı.
bir de, bu ilk aşkı oniki sene sonra görme olayı var. o daha sarsıcı ve yıkıcı.
ilkokul biter, sadece küçük beyninin sağ tarafında küçük bir yer kaplar. o da; hatıralarla dolu olduğu için. görmek istersin, ilk aşkına ne olduğunu merak edip durursun. birgün, işinden evine dönme rutinini tamamlarken, köşeden çıkan kız şaşırtır seni. pembe etekli, ağzında sakız, kulağında gül. hassiktir bu ne ya! demekten alamassın kendini. kim olduğunu düşünmeden "cak- cuk şeklindeki sakız sesleri" ile kendi evinin kapısına doğru yanaşırsın, o da karşı evdeki kapıya. kapıyı açan annene sormadan edemessin:
************
- kim bu ya anne?
+ iffet o iffet. hani ilkokul üçüncü sınıftaki iffet...
- hassiktir ya! anne çingene mi oldu ya? anne al şu bıcağı, kopar kafamı.
+ yooo. o hep çingeneydi.
- demek ki, çingeneymiş ilk aşkım anne.
+ neeeeee! bu muydu? o!
- anne bi sus ya!
************
safsın abi. saftan öte aşıksın amına koyim. ilkokul üçsün.
ama iffet duyguların en güzelini yansıtmıştı bana. şimdiki kızlar gibi değil. iffet' in eteğini kaldırdığımda "yapma ya derken" o melez suratında pembeliği net bir şekilde görebiliyordum.
iffet' im benim, çingenem benim. güllerini koklarım senin.
aynı zamanda son aşktır. bir daha aşık olamazsınız aynı şekilde. aşık olsanız bile masumiyetiniz, saflığınız yitip gitmiştir, siz o eski siz değilsinizdir artık.
''ilk aşkım deli aşkım bana çare bul, kendine çare bul
Bağlandı elim kolum neyleyim
ilk aşkım deli aşkım bana çare bul, kendine çare bul
Gel çöz beni azat et benden
Bu dünya naylon, anlamak güç
Bırak yıkasın içimizi geçmiş.'' ezginin günlüğü