platypus
kainatın derin anlamı ile sarmalanmak... olağanüstü bir sanat eserinin içinde yaşamak... kelebek kanatları okşuyor tanrıyı... duyargaların günün diğer tarafında... ki, yaşamın zevkleri ve sanatın sonsuzluğu özgür... yoksa tersine bir özdeş anlamda, peçenin gülüşleri yok etmesi gibi yırtılır gece. herşeyi, mükemmelliğin de ötesinde, tanrısal uyum içinde oluşturma arzusu; yaşam müziğinize eşlik edecek enstruman bulamamak... yalnızlık / kilitlenme sancısı... bu nokta hücreye dönüşmeden, kendi sanatsal eserini sadeleştirmek... kainatın büyülü skalasını gözlerinde uyutan ornitorenk. bihaber kalabalıklar arasında içsel yüceliğinizi huzura kavuşturacak bu acil çıkış koridoru, fiziğin aşıldığı düşünce boyutlarında kullanılamaz... gece ile seviştiğimiz yüksek derinlikler... dışarıdan içeriye çıktığınızda, kalabalık yalnızlığınız; harita, pusula, uçurum, çağrı... mucizevi gerçekliğin aynası, sağlaması. ilhan irem "buz sarayları" 19.bap
arabik katastrof
fırtına rüzgar çok şiddetli esiyordu. hatırladığım sürekli bir yolculuk hali. soluk soluğa koşuyorduk ve sağımızdan, solumuzdan insanlar geçiyordu. yuvarlanan, takla atan, koşmaya, yürümeye çalışan, sürüklenen insanlar kimi kendini boşluğa bırakıyor kimi bir eliyle şapkasını tutup, öne doğru eğilerek kasırgada ilerlemeye çalışıyordu. bir zaman yoldaşlık, yarenlik ettiğimiz aynı yönün yolcuları, daha sonra rüzgarlara kapılıp, anılardan bile uzaklara savruluyordu. rüzgar yağmura, yağmur çamura, çamur batağa, batak dışkıya dönüştü. yok oluşlar giderek daha hızlı ve daha acı verici bir hale geldiğinde, buz gibi bir duşun altına girmiş gibi duyularımızı yitirmeye başladığımızı hissediyorduk. sevgiler bir bir buharlaşırken artık biliyorduk; aydınlık yolculuğunu terketmeyen bir avuç insan dışında, herkesin ama herkesin bir kaynama noktası vardı. dünyanın ar damarı patlamıştı! karanlık çağlar yuvarlanan siyah çığlara dönüşerek, kavurucu lav dereleri üzerinde anlamsız sayıklamalar gibi üstümüze geliyor, yakıyor, donduruyordu. oysa biz denizlerin deniz, yağmurların yağmur, aşkların aşk, insanların insan olduğu masumiyet çağlarından geliyoruz. kavgaları, sevişmeleri farklı sessiz, saygılı, huzurlu bir alemden. nostalji edebiyatı değil başka bir gezegenin, başka bir ülkesinin sokaklarıydı oraları. yün yumakları gibi çileler halinde yuvarlanan bu cansız sürüye benzemeyen başka türlü canlıların yaşadığı bir dünyanın çocuklarıydık. rüzgarlara kapılmamayı, kendimiz olmayı, gönlümüzün peşinden gitmeyi öğrendik. narin ve dirençliydik dikenlerimizi kendi ruhumuza batıran yalnızlık gülleri kadifemsi, hüzünlü, coşkulu, teslimiyetsiz. hep birşeyler oldu, hiç vazgeçmedik. dünyalar kuruldu, dünyalar yıkıldı yaşamasız birileri hep vardı. geldiler, herşeyi silip süpürdüler yılmadık, yeniden başladık. bebekliğimizden, ilk gençliğimizden beri süren bir gel-git. altmışlarda, yetmişlerde, seksenlerde, doksanlarda, ikibinler ve ötesinde hep birileri geldiler, sanatı, müziği, sokakları, kürsüleri, sahneleri talan edip gittiler hep geldiler ve hep gittiler! gelenler gitmeyecek gibiydiler ikbal sarasına kapılmış bir güç histerisinin sarsıntılarıyla döneniyorlardı. öylesine emin kendilerinden ve zamana yapışık. hiç ihtimal verilmiyordu gideceklerine. gittiler! inandığımız yoldan hiç sapmadan, inandığımız gibi yürüdük. yollarımıza duvarlar ördüler kanatlandık. gönlümüzün müziğini yaptık gönlümüzün renkleriyle boyadık gökyüzünü. gönlümüzdeki insanlarla, gönlümüzce yaşadık şeffaf ruhlarımızla sevdik.. geleceğe taş olanlarla kavga ettik, her zaman korkuzuca söyledik sözlerimizi, kendi lisanımızla kelimelerin ziyan olacağı değersiz çağlarda ise sustuk. kasırgaya, sellere kapılmadık korkup yıkmaya çalıştıkları, yıktıklarını zannettikleri heykeller gibi durduk. saçlarımız bile uçuşmadı biz hep kaldık! ama o gelenler hiç gitmeyeceklerini zannedenler... koca bir toplumun kaderini iki dudağının arasına alanlar azametlerine kutsiyet vehmedilen tiranlar ülkeyi firavun mezarlarına çevirip, herşeyi ölümsüz iktidarlarının ebedi hayatlarına göre dizayn edenler hepsi gittiler. sapla samanın bu kadar karıştığı karanlığın böylesine içinden çıkılmaz bir batağa dönüştüğü yalan ve tertibin yaşam biçimi olduğu böylesi bir dönem daha önce hiç yaşanmadı. haksızlığın ve vicdansızlığın tarihe kazındığı bir siyah çağ! azılı domuz bağcılarını, çocuk tecavüzcülerini ortalığa salarken, suçunu bile bilmeyen insanları zulümhanelere, tecrit hücrelerine tıkan, adaleti, insanlığı, hakkaniyet duygusu yitik bir sözde güç! ve böylesine tepetaklak oluşa isyan edenlere hala; adaletin görevini yapmasını sabırla niçin beklemiyorsunuz? diyebilen arkasından en demokratik havaları takınıp; yoksa siz türkiyenin darbe gündeminden arınmasını istemiyor musunuz? eklentisiyle, artık sinirleri hoplatma aşamasını kahkahalara dönüştürecek denli bir komedi sahneleyen, gözü aymazlığa dönmüş, egemenlerin uskur suyu aydıncıkları olmayan bir örgütün, olmayan davasının, olmayan delilleriyle, cahil halkın sırtında, bağırtılarla, kara çalmalarla, tertip üstüne tertiplerle ilerleyen dalgalarını basılmayan kitapların imhasına kadar vardırabilen resimlerle, heykellerle, şairlerle, yazarlarla, gerçek sanatçılarla ve özgür ruhlu herkesle kavgalı olan bilgi çağında düşünceye yasak koyabileceğini zanneden, ülkenin tüm aydınlık ufuklarını kaplamış şişkin bir ego! hür varoluş nedenlerine böylesine vicdansızca saldıranların cumhuriyetin bütün kurum ve kazanımlarının yeşil çekirge sürülerinin istilasına uğradığı günler hiç yaşanmadı. bu yaz kronik bir kışın habercisi olmasa keşke! ama hileli bir rulet masası gibi top sürekli siyaha düşmeye devam ediyor. tozlarından silkinen muhalefet ülkenin yeniden güzele dönüşeceği günlerin hasretiyle çabalayan cumhuriyet güçbirliği. hoyrat oy alışverişinin, engellerin ve bilinçsizlik duvarlarının nasıl aşılacağı sorusu ise yanıtsız. perişanlık ve yalan doygunluk noktasına geldiği halde, yeniden onyıllların kaybedileceği zamanlara doğru sürükleniş devam ediyor. dışarıdan sürülmüş cilalarla sanal gündemler yaratıp kendilerini parlatmayı sürdürenler, hor gördükleri cumhuriyet türkiyesini görgüsüz bir arap ülkesine dönüştürüyorlar. doğadan, doğallıktan, sanattan, çağdaş yaşamdan nasiplenmemişlerin kof dünyasıdır bu. peki ipin ucu kimin elinde? atlantik ötesinde, küresel imparatorluk hevesleriyle yanıp tutuşan bir ülke kızılderililerden başlayarak, kendi şeklini verme uğruna çağlar boyu dünyaya kan kusturan girmediği köstebek deliği, maşalarıyla karışıtırp talan etmediği toprak kalmayan bir yeni dünya canavarı bu coğrafyada en büyük tehlike olarak gördüğü mustafa kemal aydınlığını karartmak için elli yıldır şekilden şekile giren bir şeytan sureti her devirde emellerine uygun politkacılar, gazeteciler, sanat erbapları, erken ötüşlü özgürlük kuşları ile mevsimsiz demokrasi gülleri bulmakta hiç güçlük çekmeyen bir süre yemleyip suladıklarını işi bitince koparıp atan bütün dünyayı arka bahçesi olarak kabul eden korku filmi bahçevanı stratejik ortak görünümlü binbir suratın rahle-i tedrisatından kimler geldi kimler geçti kimi; siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz diyordu kimi neşeli kasetler koyup boğaz köprüsünde arabasıyla sefa sürüyordu yollar yürümekle aşınmaz diyenler şeriata karşı yürünmez fetvası verenler yaşlılıkta sağı solu karıştırıp faydalı tarikatlar da vardır diye mırıldananlar bu vatan için kurşun atan da, yiyen de kahramandır diye homurdananlar kanlı mı olacak kansız mı tehditli ilk badem bıyıklılar bunlar nerdeler? hiçbiri yok! demokrasiyi kömür, bulgur, nohut zanneden bu halk, özgürlük diye giydirilen deli gömleğini üzerinden atacak bir gün. hepsinden daha gözükara olan bugünün hayali kahramanları da gidecek. değişim ve normalleşme masallarıyla sahnelenen bu büyük yıkım dönemi bitecek. ülkeyi tanınmaz hale getirenler gerçekten büyük bir değişime imza attılar. okyanus ötesindeki gözyaşı ve onun asabi kader arkadaşı birlikte karışacaklar tarihin perdelerine küresel ve ülkesel bir cinnet döneminin kötü anıları olmaktan öte kimse hatırlamayacak onları. böyle bir kıyametin içinde bile aydınlık kalabilmiş insanlar ise hiç unutulmayacaklar. değerlerine değersiz gündem bulaşmamış, daima evrensel aydınlığa doğru yürüyen insanlar kendi aydınlık yolculuğunda ötelere kanatlanan sanatçılar çığlığımız, bu arabik katastrofun içinde güzellikleri görebilme yetisini yitirenlere kafalarını cilalı karanlıklara gömüp, ruhlarını, aşklarını, ışıklı yurtlarını ve herşeylerini kaybedenlere yaşayan ölülere sesleniyoruz; bir türkiye vardı, noldu ona? ışık ve sevgiyle ilhan irem - aydınlık gazetesi (10 haziran 2011)
hayalimdeki renkler
kelebek, şarkılar söyleyip neşeyle uçarken sudaki yansımasını gördü. artık özgürüm dedi. dünyanın bütün renkleri kanatlarımda. istediğim yere uçabilirim. kozamın içinde küçük bir tırtıl olduğum zamanlarda yalnızlığı, kozamı yırtıp özgürlüğe kavuşunca da varolmayı öğrendim. kendi iç sesimi buldum kainatın şarkılarında. kanatlarımı hayalimdeki renklere boyayacağım. bütün mevsimlerde korkusuzca uçacağım. yağmurlardan sonra güneş açsın diye gökkuşağı resimleri çizeceğim geceye. orman sakinleri, gökyüzünde peri tozları bırakarak uçan kelebeği hayranlıkla izliyordu. derken, başka kelebekler de bu büyülü dansa katıldı. görüntüler muhteşemdi. o gece herkes kendi masalını düşünerek uykuya daldığında, gecenin sesi karanlığın kulağına fısıldadı; bugün göl kenarında tuhaf olaylar yaşandı. kelebek suya bişeyler söyledi. diğerleri gizlice dinliyordu. sincap, tavşan, tarla kuşu, çiçekler, rengarenk kelebekler ve ötekiler bir sihiri paylaştılar. gönülden gönüle sırdaştılar. perilere layık bir şölendi. günün ilk ışıklarıyla, şafak pembesinde uçup gittiler. sonra garip bir şey oldu! peri tozlarının gökyüzünde kaldığı sabahtan beri ormanda herşey değişti. artık kimse karanlıktan, fırtınadan, şimşekten ve yalnızlıktan korkmuyor.
ışık ve sevgiyle... ilhan irem (nisan 2011)
"bildiğimiz nedir bu alemde?... sonsuzluğun ve sınırsızlığın içinde zerrelerden, bütünü yakalamaya çalışıyoruz. aslında akıllıca. çünkü her bir zerrede kayıtlı varoluşun gizemi. görmeyi başarana her yan aydınlık, duymayı başarana her dem çalmakta sırların senfonisi.."
onu seven dinleyen insanlarda ortak bir sürü huy ve alışkanlık gözlemlemişimdir.
sanki farklı bir enerji alanı oluşturuyor adam.hep sevmişimdir.ilhan seni gidi deli.
depresif zamanların avare bülbülü.şirin ruhlu adam .
Zaten bütün sarkilarini severek dinledigimdir. Ilahi tadindaki eserleri ise bir baska güzeldir bana göre. Bunlardan biri hu: dinlemek isteyenler icin link :
Iyi ki var da yillardir dinlemekten bikmadigimiz kaliteli sarkilari besteledi.
hisli, insanın ruhuna hitap eden güzel şarkılara imza atmış eşsiz müzisyen, gerçek bir müzik adamı. bir de ayrılan insanları teselli etmek için yaptığı şarkı vardır ki gerçekten eşsizdir.
kendisi allahtan hala hayatta.. bi gün polonezköyde leonardo'da annemlerle salak salak otururken orhan pamuk' kırmızı elbiseli bi hatunla görmüştüm.. küçüktüm o zaman.. orhan pamuk da adını yeni yeni kırmızı koymuştu.. annemler uzaktan kesip kesip beni dürtüklemişlerdi "gitsene yavrucuğim git bi konuş" şeklindeki telkinlere ben kabarık tüylü elbisemi sandalyenin çivilerine sokmak suretiyle yırtarak cevap vermiştim.. annem tabii ki masa altından cimciklemişti beni , orda bağırması uygun olmayacağı için..
sonraları günter grassı görmek de kısmet oldu.. elimde kitap imzalatacağım yok gene utandım gidemedim.. bi keresinde divan'da otururken a. ilhan'I gördüm onla da konuşamadım.. zaten gitsem yanına ne dicem allasen "ben sana mecburum" mu ?!
olmadı bi türlü.. aslnda sevmeme rağmen tüm bu yazarları , hepsi aslında biraz biraz etki bırakmış olmalarına rağmen hayatımda yok gidemedim yanlarına..
fakat şayet bi gün ilhan irem' görürsem kesin giderim.. ilhan irem çünkü , çok sevdiğim bi yazar , şair.. ki ben şiir sevmem.. seveni de sevmem.. biri dese ki , tüm dünyaya seslenme hakkın var 3 dakikalığına aynen v'deki gibi.. ne söylemek istersin ? düşüncesi bile şimdi midemi ibi fena yaptı.. hangi şairden alıntı yapmalı , hangi aforizma söylenmeli ? radikal mı olunmalı hümanist mi ? nece söylenilmeli peki vs vs..
bütün bu kaos ortamında , telaştan nöronlarım yanacak gibi oldu mu , aklıma ilhan irem geliyor... ve onun anlasana'sı.. çünkü sanırım insanlardan sevgi şefkat aşk tutku şehvet bunları geçtim , artık anlayış bekliyorum sadece..
yaa kimler kimler buluyo sen de düzgün birini bulsana ,
orda mı kalıcan buraya mı dönücen , aaa sakın dönme bak ,
okul bitmedi mi hala , ehehe zor tabii zor zor yabancı dilde ,
işim var anlamıyo musun , her dakika senin karşında durup senle mi konuşayım ,
gelgitlisin ,
iyi de düzgün birini bulsana ne bu böyle garip kişileri buluyosun ,
anlayışsızsın ,
nankörsün ,
tembelsin ,
okul ne zaman bitiyo
kimi işte ilgi beklediğimi sanan , bi türlü beni anlayamayan gelgitlisin diyip posta koyan eski sevgili , kimi yabancı ülkede sistemin farklı işlediğini ve 3 kere kalırsam atılacağıımı bu yüzden hakkımı kullanmamak adına bi dönem sınavı ertelediğimi ve uzattığımı okulu anlamayan iyi arkadaş , kimi sevgili bulsana düzgün ookimler kimler buluyo diyen arkadaş grubu , kimi tembelsin diyen aile ferdi vs vs. hepsinden oturup düşününce , tek şey istiyorum anlamaları.. yani hak vermeleri , sempati duymaları ya da sevgi göstermeleri değil.. yüce tanrılar üzerine yemin ediyorum ki , ( antik yunanlıyım ben olm ) değil. sadece anlayış..
o yüzden seçme hakkım olsa , tüm dünyaya bu şarkıyla seslenirdim.. ilhan irem'i de en sevdiğim yazar olarak söylerim soranlara..
her sevincin , her kederin , herşeyi bir sonu varsa ,
ayrılıkların da sonu var , bir gün çıkıp geleceksin..
sen hiç sensiz kalmadın k i , mevsimleri saymadın ki..
anlasana anlasana..
bu arada bu şarkıyı dinledikten sonra , hoşlandığım insanları kendilerinden kıskanır oldum.. misal el bileğinden hoşlandığım bi çocuk vardı , oha ya bütün gün eliyle beraber oha haksızlık demeye başladım , yer geldi birinin boynunu kendinden kıskandım , elini boynuna götürünce çek lan höşt demek istedim bunlar işte hep bu "sen hiç sensiz kalmadın ki" düşüncesinin türevleri..
odatv.com sitesine yazdığı sizi daha kaç kez kandırabilirler adlı yazısıyla kendisine daha da sempati duymama neden olmuş sanatçı. kalemine, zihnine sağlık diyorum. ben dahil birçok kişinin hislerine ve tepkilerine tercüman olmuş yazısıyla. sanatçı duyarlılığını layıkıyla göstermiştir.
sevgi pıtırcığı, ülkemin adı konulmamış en hümanist kişisi, gökkuşağı, ışık, bir!
-bu bakışlaaar bir gün beeeni öldüreeeceeek sevgilim, bu bakışlar ne zamaaaan beeeeni güldüreeecek sevgilim... http://fizy.com/#s/1ai3ch
-ağlaaamaa arkadaaaaş, ağlaaamaa aşk içiiin, şu kısacık hayatta bu yaşlaaar niçiiiiin? boşver boşver arkadaaş başkaaa bulursun, bütün kalbin sevinçle..neşeeeyle dolsun! en kötü günlerimiz hep böyle olsun! mutluluklar bizimle, elem yok olsuuun!.. http://fizy.com/#s/1lrfi2
1 ağustos konserinde yine mutlulukla hüznün arasındaki o ince çizgide yürekleri doldurmuş, doyurmuş üstad! inanılmaz seyirci performansıyla birlikte, mütevazi, abartısız, gösterişsiz ama görkemli sahnesi ile bizi kendimizden geçirmiş adam.
işte hayat şarkısıyla yıllardır gönllere taht kuran müzisyen... türk müziğindeki birkaç iyi adamdan biriydi. sonraları budist falan oldu, müziği de tuhaflaştı.
Konserindeki bir sessizlikten fırsat bilen dinleyicinin '' ruhani liderimizsin ilhan abi'' diyerek tüm dinleyicileri yarmıştır.**
semazenleri görünce coştu galiba abi.