Tıpkı damak zevkimiz gibi ahlaki pusulalarımız da mükemmel bir şekilde çalışmaktadır ve oldukça çeşitlidir. Hepimiz aynı evrimsel temeli paylaşmaktayız; ancak avcılık veya yoksulluk konusundaki farklı ahlaki tutumlar gibi Tayland veya Meksika yemeklerine yönelik bireysel tercihler de, salt biyolojik mirasın ötesindeki faktörlerin karmaşık etkileşiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, insanların ahlaki tercihlerindeki farklılığı anlamak bu lezzetli ve baharatlı yemekleri derinlemesine araştırmayı gerektirir.
Aydınlanma düşünürlerinden David Hume bu çeşitliliği açıkça görmüştür. Ahlakı ilahi beyanlarda veya soyut akıl yürütmede arayanların aksine Hume, ahlaki yargıları tat alma tomurcuklarına benzetmiştir. Tıpkı bazılarının tatlılığı arzulaması, diğerlerinin ise sıcaklığı tercih etmesi gibi, "ahlaki tat alıcılarımız" da farklı erdemlere ve kötü alışkanlıklara tepki vererek yargılarımızı şekillendirir. Birisi için şefkat “çikolata” olabilirken, bir başkası için saygı “acı biber” olabilir. Hume, bu ahlaki dokuyu anlamanın mantık ve çıkarımdan daha derine inmeyi gerektirdiğini savunmuştur. Tarihi, siyaseti ve hatta felsefi tartışmaları analiz ederek, ahlaki inançlarımızı yönlendirmede sezginin güçlü rolüne vurgu yapmıştır. Ahlakı nezaket veya birkaç katı yasa gibi tek bir ilkeye indirgeme girişimlerini reddederek çeşitli erdemlerin varlığını savunmuştur.
Bunun tersine, Kant gibi kişiler saf akıl yoluyla evrensel, ebedi bir ahlaki hakikatin peşindedir. Tadı tanımlayan tek bir baharatı aramaya benzer arayışları, "kategorik zorunluluk" gibi soyut formüllerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Ancak Haidt, sistematizasyonlarının etkileyici olduğunu kabul etse de bu yaklaşımların, insanın ahlaki deneyiminin incelikli gerçekliğini yakalamakta başarısız olduğunu iddia eder. Haidt, Hume'un "ahlaki beğeni alıcılarımızın" çeşitliliğini gözlemlemeye ve takdir etmeye odaklanan ahlak biliminin etik manzaramızı anlamak için daha sağlam aklanan "ahlak bilimi"nin, etik manzaramızı anlamak için daha sağlam bir temel sunduğunu vurgular. Çünkü ona göre, tat tercihlerindeki farklılıkları kabul etmek, mutfak lezzetlerinin tüm yelpazesinin tadını çıkarmamıza izin verdiği gibi; ahlaki çeşitliliği benimsemekte empatinin, anlayışın ve en nihayetinde insanın iyi ve kötü dokusunun daha zengin ve daha incelikli bir şekikde takdir edilmesinin yolunu açmaktadır.