polisden dayak yemiş behzat ç. senaristi. beşiktaş maçında bunlar bi pankart açmış.(eskiden) Trabzonspor bir Hidro Elektrik Santral' e ortak oluyormuş. Onunla alakalı ''Trabzon HES yapma, kendi kalene gol atma' diye bi pankart. tabi hemen polisler damlamış ve olaylar yaşanmış. itiş kalkış, yumruk mumruk... olayın devamını şöyle anlatıyor ;
'' Polis minibüsünün yanına gittik, böyle hafif kabadayı gibi bir polis tam bizim Behzat Ç.gibi sakallar filan, herhalde telsizden duyup gelmiş: 'Necisin oğlum sen, bu hayatta ne iş yapıyorsun?' dedi.'Ben yazarım' dedim. 'Yazar mısın?' dedi. Parmağımı tuttu, parmağımı kırmaya çalışıyor. Sonra bir emniyet amiri gelip 'siz ne yapıyorsunuz?' dedi.
Sonra beni minibüsün içine aldılar ve içeri 'kızı bırak mevzuyu aramızda halledelim' dediğim polis geldi. ' Sen tribünde baya artislik yapıyordun, ne oldu? Alamazsın, edemezsin diyordun?' dedi. Ben de: 'Beni alamazsın demedim ki, kızı alamazsın dedim, bak kızı almadın' dedim. Sonra Beşiktaş ilçe Emniyet Müdürlüğü'ne gittik. O sırada polislerin avukatı geldi 'siz şikayetçi değilseniz, polis arkadaşlar da şikayetçi olmayacak' dedi. Ben 'neden?' diye sordum. Bir polis arkadaş iki günlük rapor almış, avukat dedi ki 'siz memura yumruk atmışsınız.' 'Tamam bir tane vurdum ama kavganın ilk başlarında vurdum.Ben bir yumruk atmışım iki günlük rapor almış, iki tane yumruk atsam malülen emekliliğini isteyecek böyle şey olur mu?' dedim. Sonra bizi bıraktılar. Ben hiç sevmem git mahkemede uğraş, savcıya ifade ver vs.saat zaten olmuş gece 2, 'beni bırakın, şikayetçi değilim' dedim. Bıraktılar. ''
madde 75.devrimcilik şaraba benzemez
tek tek ele alındığında bir sürü akıllı adam var şu sitede, memleketin en zeki adamları listesi yapılsa ilk yüze girenler olur. ama bir araya gelince organize bir şapşallığın kucağına düşüyoruz bazen. niçin? çünkü zekâ yetmez. o zekâyı kimin için ve ne için kullandığınız önemli. ne içtiyseniz bana da verin ama devrimcilik şaraba benzemez. fermantasyon yöntemiyle maziden devrimci imal edilemez. hiç kimse yıllandıkça devrimci olmaz. bugün devrimci olmayanlar yarın da devrimci olarak anılmayacaklar. bugün adnan menderese devrimci derseniz elli sene sonra da tayyip erdoğana devrimci dersiniz. peki, o zaman afili filintalara ne derler?
son günlerde yazılan çizilenlere bakılırsa ekşi sözlüğe küsmüş yazar.
zaten halkın içinden gelen birinin orayla ilintilendirilmesi son derece yanlış.
sen hele bizim zirvelere gel kardeş...sıcacık aile ortamı...tıpkı cinayet büro...
behzat ç. dizisi ile tanımaya başladığım, hemen akabinde iki kitabını (her temas iz bırakır ve son hafriyat) bir çırpıda okuduğum muhteşem yazardır... behzat ç'nin devamı beklenmektedir kendisinden.
otuz yıl + bir gün önce doğan adam. *
Babamın doğduğu gün doğmuş bir adam tanıdım (yıllar farklı tabii) Bazen öyle olur. Her şey üst üste gelmez ama saçma sapan rastlantılar çarpar. O rastlantılardan birini yaşarken bir diğerini hatırlıyorum. Tadım kaçıyor. Aklım bulanıklaşıyor. Unutmaya çalışmıyorum. inadına üstüne gidiyorum. Yeneyim falan diye değil. Hep o anda kalayım diye de değil. Niye? Olmayanları biliyorum ama iki şık elemekle milyon tane şıkkı olan soru çözülmüyor işte. Şunu da biliyorum: Hiç pişman olmadım o tarihlere dair. Şunu da şöyle yapsaydım böyle olmazdı demedim. Ya onların günahını çekiyorum ya da mükafatım inanılmaz geç kaldı. Yalan yok. Hafiften Allah belamı vermiş gibi de hissediyorum. Uğraşıyorum, keşke demeye dilim varsın diye. Olmuyor. Neyse ki "iyi ki"lik bir durum da yok aklımda. Öyle olsa bir dakika beklemez yanıt alamayacağım telefon numarasına koşardım. Basardım. Önce yeşil sonra kırmızı. Bomba imhasına benzemez. Ama bazen bir doğum günü başka bir doğum gününü hatırlatır. Çok üşünen bir geceyi hatırlatır. Burası çok sıcak şimdi. Oysa mevsim değişmedi. Duymuyorsun, ne güzel. Yalan söylüyorum.
Yeni yaşın sağlık, mutluluk, güzelli.. ieaağğh sikerler.
kendisiyle muhabbet etme imkanım olmuşdur. tatı mı tatlı konuşma şekli vardır. kafasında aniden senaryo uydurabiliyor. genç yaşta o kapasite, ilerde çok alkışlanıcak çok. çok fena gençlerbirliği fanatiğidir ayrıca.
--spoiler--
her şeyi anlamak zorunda değiliz. kaç yaşında olduğunu anlamak için kesilir mi bir ağaç. bir dalgıç nasıl siler gözyaşlarını. kederli günlerde bağlanmaya daha açık oluyor insan. ama zaten her şey yolunda giderken kim sevebilir. bizi bir araya getiren sebepler ayıran sebeplerle aynı. ama şimdi bunlar biraz hüzünlü konular özet geçelim.
cep telefonu ışığında ameliyat yapan doktorlar var afrika’da ben burada kapıyı açamıyorum. ben burada o kadar ciddi konuşuyorum ki şaka yaptığımı zannediyorsun. oysa kanamak da bir gülüştür yeryüzünde.
hayatımızı değiştirecek insanlar sessiz sedasız geçtiler yanımızdan. onları görmedik yoktu kara atları. ne öğrendik onca bulmacadan: çinekop lüfer balığının küçüğüdür. resimdeki şarkıcıyı yolda görmüştük bir seferinde. sıhhiye köprü altında o mahşer yeri provasında. çok daha fazla şey öğrenmiştik.
bazen bir hikâye tutuşmuş iki eldir, kenetlenmiş on parmaktır. şimdi gizlice söyle bana, saklı düşler ne demektir. yağmur ne demektir terk ne demektir. işte o zaman anlayacağız yeniden gitmek ne demektir.
--spoiler--
daha da birşey demiyorum ben.
--spoiler--
insan en az üç kişidir. kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. en sahicisi de bu üçüncüdür. olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın.
ve o zaman anlarsın hayatının uzun zamandır neden başka birinin hikâyesiymiş gibi gözükmeye başladığını. sokak lambalarının ölgün ışıkları karanlık odalara vurduğunda, duvar saatinin tik taklarından başka ses yokken yanında, sanki bir tek sana açıklanmayan bir sır varmış gibi beklerken anlarsın aslında boşa beklediğini. tünelde sana yol gösterecek rehberin, karanlıktan başka bir şey olmadığını anlarsın. anne diye ağlayan çocukların aradığının çoğu zaman şefkatli bir baba olduğunu anlarsın. Çekip gitmek isterken görünmez bir elin seni nasıl durdurduğunu anlarsın.
kırk yaşında ama altmış gösteren adamlara daha dikkatli bakarsın o zaman. kahvelerin dışarıyı göstermeyen isli camlarına. berduşlara ve kör kedilere bakarsın. gözbebekleri kaymış esrarkeşlere. suyun üstüne çıkmış ölü balıklara. havada asılı gibi duran yırtıcı kuşlara daha dikkatli bakarsın.
Çabalarının sonuç vermediğini gören umutsuz insanların bakışlarıyla ancak o zaman buluşur bakışların. bir yağmur çaktırmadan dindiğinde. bir gün çenesi ağzının içine kaçmış dişsiz ihtiyarlardan birinin de sen olabileceğini bilirsin artık. bir gece ansızın, yapayalnız ölmekten korkarken, cesedimi komşular mı bulacak yoksa sayım memurlarımı diye düşünürken hissedersin göğüs kafesinde her gün biraz daha büyüyen, kimsenin kapatamayacağı o boşluğu. bir kokuya sarılma isteğini. bir ömür gibi geçmiş zor, uzun günlerden sonra anlarsın ruhunu zehirleyen karmakarışık düşünceleri. büyük heyecanlardan sonra çöken bitkinlikleri. kimsenin bulutlara bakmadığı bir şehirde bir lafı döndürüp dolaştırmadan anlatmanın imkansızlığını. belki de insanın ne anlatacağını bilemediğinde şair olduğunu anlarsın.
gözyaşların kurumadan gülmeye başlarsın o zaman. Çünkü bilirsin ki seni artık kimse kandıramaz kolay kolay. mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü.
--spoiler--
kurtuluş parkında yaprak dökümü. hava açık. yıldızlar yere yakın. taş atsak bir ikisini düşürebiliriz. neden olmaz diye soruyorum. mutsuz oluruz diyorsun. herkes mutlu olacak diye bir kural yok biz de mutsuz olalım. birbirimizin yüzüne bakıyoruz. sanki az önce, orada bir yerde, kaybettiği anahtarlığı arar gibi.
--spoiler--
madde 38. evlilik teklif ederken dikkat edilmesi gereken hususlar
çocukken bir arkadaşım vardı sadece ön dişlerini fırçalardı. arka taraftaki dişler nasılsa fazla gözükmüyor diye. o zamanlar garip geliyordu bu davranışı ama neden öyle yaptığını şimdi anlıyorum. çürümeyi kimsenin taktığı yok aslında, çürümekten zevk alıyoruz. yeter ki o çürükler görünür bir yerde olmasın. bize bir şey öğretebilecek tek hoca var, utanç. yirmi küsur yıl okuduk, yüzlerce hoca gördük, hangileri aklımızda kaldı, bizi en çok utandıranlar. bütün sınıfın önünde yüzün kızardığında aldığın dersi en süper okulları bitirdiğinde alamazsın. sınıfın en tembeli bile olsan orada idrak edilmesi güç bir sırra vakıf oluyorsun çünkü. esaslı bir bok yediğinde, çürükler ortaya çıktığında yani, bütün toplumun sana karşı nasıl tek yumruk olduğunu orada öğreniyorsun. toplum derken anne baba da dâhil buna. en sevilen haber ne, çocuğunu kolundan tutup polise teslim eden baba. yahut çocuğunu polisin elinden alıp dövmeye devam eden anne. gazetecilerin kafası genelde az çalışır. çok fazla bilgi akışı var çünkü; motor hararet yapıyor, sentez yeteneklerini kaybediyorlar. ama bu mesleki deformasyona rağmen bütün basın mensuplarının çözdüğü bir sır var. en sahici hikâyenin en çürük hikâye olduğu sırrı. çocuğunu polise teslim eden ana baba haberinin neden rağbet gördüğünü çok iyi biliyorlar. karısını polise teslim eden koca haberi böyle rağbet görmez ama. kocasını ele veren kadın haberi de. hırsızın karısıdır artık o yahut katilin kocasıdır. doğal suç ortağıdır. o ittifakı hiçbir ihanet bozamaz, hiçbir devlet bozamaz. çünkü evliliğin temel prensibi bu, yardım ve yataklık etmek. belki de insanlar topluma karışmak için değil, topluma karşı iki kişilik bir savunma hattı kurmak için evleniyorlardır. belki de çürümeyi paylaşmak için. kim bilir. bir seferinde evlilik teklif etmiştim. evet ya da hayır gibi rutin bir cevap bekliyordum ama başka bir soruyla karşılaşmıştım. neden? beraber çürümek yalnız çürümekten iyidir. bunun içindi. bunu söyledikten sonra kabul ettirmesi zor tabii.
--spoiler--
''işler iyi de gitse kötü de gitse her zaman yanımda olan biri var. beraber büyüdük onunla. aynı okullara gittik. aynı teneffüsleri bekledik. el ele tutuştuk karşıdan karşıya geçerken. hâlâ birbirimizi kollarız yaya geçitlerinde. sabah kalkarım başımda bekler. yüzünde sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi duran acayip tebessümüyle. bence hiç çıkma o yataktan der, dışarıda berbat bir hava var. pazardan dönen sinirli teyzeler var. havada uçuşan serseri kurşunlar var. ayrıca bütün şoförler yerli yersiz kornaya basıyor.
arkadaşlarla otururken gelir bazen. bir parça uzakta durur. benden başka seveni yok çünkü. biz güldükçe kollarını kavuşturup küskün bakar. büyük bir bilmişlikle de vardır o bakışlarında. yine bana kalacaksın nasılsa der gibi başını sallar.
kuyrukta beklerken muhabbet ederiz genellikle. kuyrukta beklemekten zevk alan tek insan diyebilirim. en son üsküdar’da iki kilometrelik bir iftar çadırı kuyruğunda gördüm onu. oruç tutmamasına rağmen.
kaleciye geri pasın serbest olduğu zamanlardan beri maça gidiyoruz beraber. gelme, uğursuzsun diyorum, gene de geliyor. kaç sefer yakaladım gol yediğimizde çaktırmadan sevindiğini. takım tutmuyorum diyor ama biliyorum kimle oynasak onları tutuyor. felaketlerden zevk alan bir mizacın mı var diye sormuştum bir seferinde. gerçeklere tahammül edebilecek gücüm var demişti.
onunla ortak bir şeyler yapmanın da imkânı yok. ben film seyretmek istiyorum o eski fotoğraflara bakmak istiyor. sürekli eski günlükleri karıştırıyor. tam bir şimdiki zaman düşmanı. on beş dakika öncesini bile özlüyor.
omzumun üstünden bakıyor yazarken. dudak büküyor. berbat bir yazarsın diyor. neden diyorum. maziye saygın yok diyor. istikbalden haberin yok. ayrıca üslubun berbat. on beş yaşında bir kızın anlayabileceği kadar bayağısın. hiç proust okumadın mı allah aşkına? ya ciddi bir şeyler yaz artık ya da bırak bu işleri bir kuruyemişçi açalım.
ne zaman berbat bir birahanenin önünden geçsek koluma giriyor, gel şurada oturalım diye ısrar ediyor. istemiyorum, işim gücüm var diyorum ama dinlemiyor, kolumdan çekiyor. paldır küldür giriyoruz içeri, iki bira söylüyorum mecburen. ben içmeyeyim sağ ol diyor. içmeyeceksen niye getirdin beni buraya diyorum. lütfen garsonun önünde tartışmayalım diyor. kafayı bulunca cep telefonumu elimden alıyor, kimseyi arama böyle güzel diyor. nefret ediyorum yalnız ve sarhoş olmaktan. hiç kimse yalnızken tam anlamıyla sarhoş olamaz, şahit gerekir sarhoşluk için. o zaman gel onu arayalım diyor. benim hiç gururum yok mu, nasıl istersin böyle bir şeyi benden diyorum. seni sevmeyen birini sarhoşken arayamazsın. seni sevmeyen birini gece yarısından sonra arayamazsın. seni sevmeyen birini öğleden sonra bile arayamazsın. belki akşamüstü mesaj çekersin. olsun yine de arayalım diye tutturuyor. olmaz diyorum. herkesin içinde çocuk gibi ağlamaya başlıyor. ağzını kapatıyorum. elimi ısırıyor. şişeyle vuruyorum kafasına o zaman. küsüp gidiyor. birkaç gün gözükmüyor ortalıkta. sonra ansızın çıkıp geliyor yine, hiçbir şey olmamış gibi sarılıyoruz.
neredeydin diyorum nasılsın iyi misin? seni özledim diyor. kalbini kırdıysam özür dilerim kardeşim diyorum. önemli değil diyor, zaten kalbini ikea’dan almış, söküp takabiliyormuş. ayrıca yalanlara inanmaya ihtiyacı varmış. bütün çaresiz insanlar gibi. bütün hasta yakınları gibi. dağılan bir okul gibi.
hüzünlü piç diyorum ona ismini bilmediğimden. o da bana acemi piç diyor. yok dünyadan haberin. bir fabrika paydos ederken ortalığa çöken hüznü bilmiyorsun. bilmiyorsun suya bırakılmış kâğıttan kayıkların gerçek anlamını. rüzgârda uçuşan torbaları. moloz dökülmüş arsaları. bu hızla ölmeye devam edersek bütün dünya mezarlık olacak. ama sen hâlâ ölümü kişisel bir şey olarak algılıyorsun. herkes uzmanı olduğu konunun zalimi olmuş. ben de mi diye soruyorum. sen de diyor. ama üzülme. hiçbir şey bırakmayacağız arkamızda. çekip giderken sırtımıza saplanacak bir çift göz olmayacak. enkazımızı toplayıp öyle gideceğiz. asgari centilmenlik toz olmayı bilmeyi gerektirir.
acılarımız da birbirine benziyor artık. birbirine benzeyen parmaklar gibi ama. her birinin eşsiz bir izi var. bazen gözlerim doluyor karanlıkta. ama fısır fısır konuşmaya başlıyor yine kulağımın dibinde, hiç susmuyor, ağlamama asla müsaade etmiyor. her şey affedildi diyor, hiç ayrılmayacağız diyor. keşke kadın olsaydın diyorum öyle konuştuğunu duyunca. bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz diyor o da bana. söylediği her şeye inanıyorum o zaman. gözlerimi kapatıyorum her yer bembeyaz oluyor. yine el ele tutuşuyoruz iki çocuk gibi. sessizce söz veriyoruz birbirimize. sessizce verilen sözlere kim inanmaz.''