çok soyut bir tanımı vardır. zira kapitalizm de algılanıldığının çok aksi sosyalist ülkelerde yaşanmaktadır. temsili ve katılımcı diye iki grubda değerlendirilir.
herkes için gerekli olan.ülkemizde bundan 30 sene önce,''gebersin dinsiz gomunizler,yaşasın cunta'',''söz konusu vatan ise gerisi teferruattır,demokrasi bile'' sloganlarını atanların,bugün ''demokrasi! kardeşim,onları halk seçti'',''demokrat bir ülkede olmamalı'' gibi söylemlerle,cihat çağrısı yapılmışçasına desteklediği olgu.
demokrasilerde akıllı insanların geleceğini koyun sürüleri belirleyebilir.
olası tepkilere önlem amaçlı edit: şükürler olsun türk seçmeni gayet bilinçli de, gelişmiş kalkınmış bir ülke olan türkiye'de demokrasi tıkır tıkır işliyor. ama az gelişmiş ülkelerde durum böyle değil. şeyhler, şıhlar emirleri altında bulunan davarların oyları sayesinde iktidarları belirleyebiliyor. o bakımdan dedim; evrensel açıdan yani.
Takım, takımdır; kadını erkeği olmaz.
Başkan adayı, başkan adayıdır; zencisi beyazı olmaz.
Ve demokrasi, demokrasidir; Müslümanı Hıristiyanı olmaz.
"Türkiyeliler", başka sıfat ihtiyacında değiller.
herifin biri yine kendisi gibi bir herifi öldürmek istiyor. öldürülme tehlikesindeki herif onu öldürmek isteyenin onu öldürmek istemesine saygı duyuyor. müstakbel katil maktüle saldırıyor ve müstakbel maktül de ona karşılık veriyor. kurtuluyor ya da ölüyor, önemli değil. önemli olan; birisi öldürmek, diğeri ölmemek için harekete geçiyor. karşılıklı saygı var. iyi olan kazansın.
mizansen
demek ki demokrasi ''başkasının özgürlük alanına girildiği anda biter'' geyiği ile tanımlanmaya ihtiyacı olmayan bir husustur. beni öldürmek isteyene her zaman saygım olmuştur. sadece bilmesi gereken; ''ölmemek için öldürebileceğim''dir. yani iyi olanın kazanmasına saygı duymaktır demokrasi. ne güzel hallediliyor değil mi demokrasi böyle algılanınca. fakir, muhtaç, zayıf ölsün. ama lafa gelince herkesin hakkını savunan biri var. yemezler. doğal seleksiyon. darwin doğru söylemiş.
eğer cehalet çoğunlukta ise bu sistem ülkemizde göreceğimiz gibi işlemez.
demokrasilerin temsili yönetimi benimsemiş olmaları günümüz koşullarında yanlızda bir ilüzyondur.
bu palyaço gösterisini sonlandırmak iyi eğitilmiş olmaktan ,beyinlerin pozitif bilim gerçekleriyle dolu olmasından geçer.
çözüm basittir,
bazen gerekliliği konusunda gerçekten şüpheye düşmekteyim. nedenine gelince:
bu güne kadar atatürk ten sonra gelen hangi şahsın bize demokrasi hakkında iyişeyler düşündürtüğünü sormak isterim. demokrasi eğer iyi bir şeyse o zaman neden bu kadar şikayetçiyiz bizi yönetenlerden .
kendi menfaatleri uğruna devletini satmayı marifet bilenlerin yönetimi altında yaşamaktan daha zab verici ne olabilir ki .
türlü türlü oyunlarla ülke insanını her türlü oyununa alet eden ve bu şekilde oyları alan bu hükümetler kendilerini bir dikatatör olarak görmekte ve kendini o makama getirenlere karşı bir üstün ırk olarak görmektedirler , bu affedilmemesi gerekn en büyük hakarettir hele ki onurundan asla vazgeçmeyen bir halk için.
atatürk bize neler öğretti asla unutulamamalıdır , o bize asla umut kesmemeyi , bir devletin başındaki yöneticilerin her zaman gaflet ve dalalet içine düşebileceklerini ve işte o zaman emanet edilen gençlerin oratay çıkması gerekliliği.
hayat her zaman hata yaptırıyor insanlara ama önemli olan ahatalardan ders alabilme kabiliyetidir.insan olmak bence budur.
Siyaset sahnesinde herkes demokrasiden yana, herkes demokrat. Günümüzde kimse ona açıkça karşı çıkmıyor, ama herkes de onu kendine göre yorumluyor, olduğundan farklı gösteriyor. Oysa demokrasinin herkesin keyfine göre yorumlayamayacağı tarihsel ve bilimsel bir anlamı var.
Demokrasi; eski Yunanca'da halk anlamına gelen demos ve otorite anlamına gelen kratos kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş bir kavramdır. Kavramın kökeninin de gösterdiği gibi, "halkın yönetimi" anlamına gelir. "Halkın kendi kendini yönetmesi" olarak da tarif edilir. Fakat, demokrasi gerçekte, ancak sosyalist toplumda halkın yönetimi oldu.
Demokrasi, tarihsel olarak kralların, padişahların mutlak egemenliğine dayanan feodal sisteme karşı, toplumun tüm kesimlerinin yönetime katılacağı bir yönetim biçimi olarak ortaya çıktı. Bu nedenle de tarihsel olarak feodalizme karşı ileri bir yönetim biçimidir.
Tüm toplumun seçme ve seçilme hakkını kazandığı kapitalist toplumda, demokrasi de biçimsel olarak, toplumun tamamının seçimler aracılığıyla yönetime katılımı görünümünü aldı. Fakat bu, halkın yönetime gerçek anlamda katılımı anlamına gelmedi.
Burjuvazi feodalizme karşı savaşırken toplumun diğer kesimlerini yanına çekebilmek için onların da yönetime katılmasını savundu. Fakat burjuvazinin asıl amacı kendi iktidarını ve egemenliğini kurmaktı. Nitekim, burjuvazinin önderliğinde kurulan demokrasi de onun egemenliğinin damgasını taşıdı.
Bu demokrasi biçimine, "burjuva demokrasisi" denir.
Hiçbir toplumda ve tarihin hiçbir aşamas'nda saf bir demokrasi olmadı ve olmayacaktır da. Demokrasi, her durumda bir sınıfın egemenliğini dile getirir ve bu anlamda da bir sınıfın damgasını; taşır.
Bu durumda, yönetim biçimi olarak demokrasi, ikiye ayrılır. Bunlardan birisi "burjuva demokrasisi", diğeri "proletarya demokrasisi"dir.
O halde, demokrasiden söz edildiğinde en başta sorulması gereken soru "kimin için demokrasi?" sorusudur. Buna göre, demokrasinin niteliğini, iktidarı hangi sınıfın elinde bulundurduğu belirler. Burjuvazinin iktidarda olduğu demokrasi "burjuvazi için demokrasi", proletaryanın ve emekçi halkın iktidarda olduğu demokrasi "halk için demokrasi"dir.
Demokrasiler, aynı zamanda iktidarda olmayan sınıflar üzerinde bir baskı gücü, yani diktatörlük anlamına gelir. Her demokrasi, aynı zamanda bir diktatörlüktür.
Yani; burjuva demokrasisi; burjuvazi için demokrasi, işçi sınıfı ve halk için diktatörlüktür.
Sosyalist demokrasi ise; işçi sınıfı ve halk için demokrasi, burjuvazi ve diğer sömürücü sınıfların kalıntıları için diktatörlüktür.
Lenin, Devlet ve ihtilal'de bu durumu; "demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür" şeklinde ifade eder.
Tek başına genel oy hakkının varlığı, "halkın kendi kendini yönetmesini" sağlayamaz. Burjuvazi, bir anayasa yaparak, bir parlamento ve başka temsili kurumlar kurarak, halkın genel oy hakkını kabul etti diye, otomatik olarak kendi iktidarını halkla paylaşmış olmaz. Tersine, kurduğu devlet örgütlenmesi ile, halkın oy kullanma hakkını, kendi iktidarını güçlendirecek bir araca dönüştürür. Burjuva demokrasilerinde sistem, emekçi halkın politik faaliyetlerini felce uğratacak, kısıtlayacak ve gerektiğinde politik faaliyetten uzak tutacak tarzda organize edilmiştir.
Demokrasi hakkında yanlış ve çarpık görüşler vardır: Demokrasi "azınlığın çoğunluğun kararlarına uyduğu" bir yönetim biçimi değildir; öyle görünse de, esas olan bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki egemenliği olmasıdır. Demokrasi, tüm vatandaşların yönetime EŞiT katılımı da değildir. Herkesin bir oy hakkı vardır ama demokrasilerin sınıfsal niteliğini belirleyen, sayısal bir azınlık çoğunluk değil, iktidar gücünü kimin elinde bulundurduğudur.
Demokrasi kelimesi, bu sınıfsal niteliğinden ayrı olarak ifade edildiğinde, somut bir olguyu tanımlamaktan uzak kalır. Dolayısıyla, demokrasiden söz edilirken, sınıfsal niteliğiyle birlikte kullanılır. Halkın yönetimini anlatmak için "halk demokrasisi", burjuvazinin yönetimini anlatmak için, "burjuva demokrasisi" kavramları kullanılır.
Bu anlamda, demokrat olduğunu ve demokrasiyi savunduğunu iddia edene sorulması gereken ikinci soru, "hangi demokrasi?" sorusudur. Devrimciler, demokrasi mücadelesinden söz ederken, bundan kastedilen, halk için demokrasi mücadelesidir.
Gerçek anlamda halkın yönetimini ifade eden demokrasi sosyalist demokrasinin bir biçimi olan halk demokrasisidir. Bu demokrasi, sosyalist toplumda yaşam bulur.
Burjuva demokrasisinde halkın yönetime katılımı, 4-5 yılda bir seçimlerde kullanılan oy hakkı ile sınırlanmasına karşılık; sosyalist demokrasi ise; komünler, konseyler, sovyetler, meclisler, sendikalar ve onlarca biçimde örgütlenmiş halkın doğrudan yönetimidir.
Burjuva demokrasisini savunmak, burjuvazinin egemenliğini, halk demokrasisini savunmak ise halkın egemenliğini savunmaktır. Demokrasiyi savunmakta ayırdedici nokta budur.
öteden beri aklımın almadığı şey.
şimdi nedir, bir ülke var, o ülkeyi yönetecekler de genel bir seçimle halkça seçiliyor, süper.
düşünün ki şimdi bir işyerini veya okulu. buralar nasıl yönetilir? en kıdemli, işi en iyi bilen en tepede, onun çömezi aşağıda, bla bla. en azından böyle olmalı. şimdi kalkıp da işyeri oylama ile yönetilebilir mi? çalışanlar falan hep beraber oylama yapacak, en çok oyu alan müdür olacak, vs. aynı şey okul için de, fabrika için de geçerli. olur mu öyle? nerede liyakat, nerede kriter, deneyim, bilgi, vs.? ya da diyelim müdürsünüz. çalışanın en tıfılı geldi, "arkadaşlar beni kendi aralarında şef seçmişler". ne dersiniz siz bu adama?
ama koca ülkenin yönetimi söz konusu olduğunda sadece aldığı oy yeterli oluyor. nasıl iş lan bu? ondan sonra adamları yandaşçılıkla, kendi adamını oraya buraya atamakla, milli eğitime imam tayin etmekle suçluyorlar. e tamam işte, bu da demokrasi işte. önemli olan çoğunluğun adamı olmak işte. devlette bir memur olabilmek için bile senelerce oku, dünya kadar sınav ver. ama başbakan olmak için gereken tek kriter oy almak.
çok affedersiniz ama ben böyle demokrasinin sıçayım içine.