başka bir charles bukowski yoktur ne edebi yönden ne kişilik yönünden ne de yaşadıkları yönünden. neden yoktur? çünkü charles bukowski yaşadığı yerin ve dönemin adamıdır tamı tamına. öyle bir kişilk ve öyle bir hayat tarzı ne başka bir yerde ne başka bir dönemde olabilir. tam devrinin admıdır.kişiliği hayatını , yaşadıklarını; yaşadıkları kişiliğini etkilemiştir.
kendisi tektir, yeri doldurulamaz bu yüzden çok değerlidir.
1930-40lı yıllarda şüphesiz Amerikanın en klas yazarlarından biriydi Bukowski. 24 yaşına kadar bakir kaldı, sonrasında sefil bir yaşam sürdü. Sokak köşelerinde kaldı, içki içti, kadınlarla düzüştü. Hayatını belki de sıradan yaşadı. 70li yılların sonuna doğru (1978 yılında) 3.romanı olan Kadınlar romanını yayınladı.
Çok tepki çekti . "Kitabın içinde ismi olan kadınlar bu durumdan habersizdi." . "Kadınlar" nihayet 1978 Aralık'ında yayınlandığında Linda Lee Beighle ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu.
Kitabın Yaşam öyküsünün yazarı Howard Sounes şöyle yazıyor; Bukowski'nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. Seks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı.
Kadınlar kitabında bol bol kamış sözcüğünü okumuşsunuzdur. Yalnız " Kadınlar" kitabıyla popülerlikte zirve yapmıştır kuşkusuz. Babasından küçükken yediği dayaklar sonucu bu yazılarına yansımıştır. Kadınlar kitabından örnek vermek gerekirse şunu alıntılayacağım.
Güzel kadınların çoğu halkın içinde bir erkeğe ait olduğunu belli etmekten hoşlanmazlar. Bunu fark etmeye yetecek kadar kadın tanıdım. Kadınları oldukları gibi kabul ediyordum, aşk ise zor ve nadiren geliyordu. insan sonunda aşkı geri püskürmekten yoruluyor,izin veriyordu, çünkü aşkın da bir yere gitmeye ihtiyacı vardı. O zaman da başına alıyordun genellikle.
Yaşlı osuruktu, şofördü, barlarda aşçıydı, sokak kenarında yatmış yaşlı ihtiyardı, posta memuruydu. Postane, Ekmek Arası kitapları önerilir. Bir de öldükten sonra kitaplarının satması chinaski için pek bir şey ifade etmezdi.
Hiç yalnız hissetmedim kendimi. Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim. ya da birkaç kişinin. Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam. Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim. Ibsen'den bir alıntı yapacağım: "En güçlü insanlar genellikle yalnızdır." Hiçbir zaman içimden, "şuh bir sarışın içeri girip beni düzecek, taşaklarımı ovacak ve kendimi daha iyi hissedeceğim," diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. insanları bilirsin, "Hey, Cuma akşamı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?" Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey. Aptallık sadece. Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa-koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnudum. Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!
yeraltı edebiyatı'nın ünlü ve başarılı yazarlarından. almanya'da doğmuş ardından abd'ye göç etmiştir. ayrıca 1970 yılında yazdığı "sam amca'nın anasını ağlatmalı mıyız?"* adlı yazısında sadece yeraltı edebiyatı, içki, kadınlar, şiddet gibi konuların yanında siyasi yazılarda da gayet başarılı olduğunu göstermiştir.
evet bu yazıyı okumadan önce ben de bukowski'yi okunması kolay, zevkli fakat pis moruğun notları'ndan başka bir değeri olmayan özellikle edebi değerinin düşük olduğunu düşünürdüm. tabii ki hakikat biraz daha farklı.
yoksa o mu bizim anamızı ağlatacak? ağustos ayında 50ye basıyorum o yüzden bana hiç güvenmeyin. 30 yaşın üstüne 20 yaş demek bu, o yüzden 30 yaşın altındaki çocuklar 30 yaşı aşınca kime güvenecekler merak ediyorum? fakat belki bana biraz güvenebilirsiniz işsizim, hafif bir keçi sakalım var, her gece sabaha kadar içerim, nahif şiirler ve pis hikayeler yazarım, hâlâ hedefi bulmaya çalışıyorum, belki tutturamıyorum, öğle vakti maden suyu için kalkıyorum, yerde boş bira şişeleri arasında suluboya resimlerle birlikte geçen haftanın at yarışı bültenini buluyorum. berkeley tribe her hafta dergisini gönderiyor, öyleyse burada olduğumu biliyor olmalılar. ayrıca herkesle oturur içer, dinlerim hepsini. sola da açık kapım sağa da, siyaha, beyaza, sarıya, esmere, kadınların, erkeklerin her türlüsüne, lezzoya, homoya. öğretmiyorum; öğreniyorum. savaş yanlısı olmak popülerken savaş karşıtıydım. 2. dünya savaşına girmeyebileceğimize ve tarihin rotasının tıpkı bugünküyle aynı olacağına inandım. ağır bir laf bu, tabii, tartışılabilir. ben hâlâ savaş karşıtıyım. bir savaş ister sola ister sağa karşı olsun, bana göre savaştır hep. amerikalı entelektüeller arasında iyi bir savaş sağa karşı verilen savaştır; kötü bir savaş da sola karşı verilen savaş. böyle söylemek çok kolay. burada alınacak ders tongaya basmamak. eğer bir dava uğruna insan hayatlarını feda edecekseniz, buyurun yapın. onun yerine yeni bir anayasa koyun ya da eski anayasayı işler hale sokun. biz öldük. şimdi de bunları istiyoruz deyin. bir savaşta bir düşman ortadan kaldırıldığı an, bir dengesizlik boşluğu doğar ve yeni bir düşman şekillenir. eğer solu yok ederseniz sol olmaya meyledersiniz; eğer sağı yok ederseniz sağ olmaya meyledersiniz. bu hep bir gelgit, bir iki ucu boklu değnektir ve büyük insanlar bu denge değişimiyle tuzağa düşüp kanmıştır. politika, savaş, davalar binlerce yıldır sonu hep bir yığın pislikten başka bir şey getirmedi. artık düşünmeye başlasak iyi olur.
1930lu yıllarda, bodoslama 2. dünya savaşına doğru giderken bu ülkede güçlü bir devrimci hava vardı. franco ispanyayı ele geçirmek üzereydi yazarlar da soylu davaya kanca atmıştı hemingway, daha sonra dönen koestler açıkçası, darkness at noon onun ilk dönüşlerinden biriydi. sonra lilian hallman; entelektüellerin bir tanesi ve the new yorkerın gözbebeği ırwin shaw vardı sailor off the bremen adlı öyküsüne bakın ve elbette, steinbeck ve dos passos vardı o da sonra döndü. asla savaşa gitmeyeceğini söyleyen william saroyan bile kapıldı dalgaya, gitti ve savaş hakkında çok kötü bir roman yazdı the adventures of wesley jackson. daha düzinelerce, yüzlercesi vardı böyle. eğer savaşı savunmazsan yazar olarak beş para etmezdin. ve, tabii, savaştan önce de bir buhran vardı. genciyle yaşlısıyla insanlar karanlık garajlarda toplanıp devrimden bahsederdi. abraham lincoln tugayı ispanyaya gidip yükselen faşizm dalgasını durdurmak, hemen durdurmak! için kurulmuştu. tabii, tugay kötü silahlanmıştı ve kalabalıklara bağırıp durdular: partiye katılın! tugaya katılın! onları durdurmamız gerekir artık! hayatımız tehlikede! san franciscoda da aynıydı olay. komünist parti dansları tıkabasa dolardı. kimse kayıtsız kalamaz, dediler. bu işe bir şekilde bulaşmayan biri düşünen ve hisseden bir insan olamazdı. bazıları için heyecanlı zamanlardı. ama nereye gittiler? hitler yenilince sola ne oldu? ırwin shaw, hemingway, dos passos, steinbeck, saroyana, çeteye ne oldu? tabii, steinbeckin the moon is down/ay battı adlı aptalca bir romanı vardı ve bir de hemingwayin across the river and ınto the trees diye aptalca bir romanı vardı ve bu şeyler savaştan önce mi sonra mı yazılmış, anlayamamıştım sürecin bir parçasıydı işte. dos passos vazgeçti. diğerleri artık yazamadıklarını anladılar. bir alman dosta mektup yazarak savaşı aklamış olan camus ortalıkta dolanıp akademilerde konuşma yapmaya başladı, sonra neyse bir araba kazası geçirip böyle yaşamaktan kurtuldu.
demek istediğim sokaklarda daha önce de böyle bağrışlar duymuştum ve boşa gitti. ihanetler ve dönmeler çığ gibiydi. insanların mideleri yiyecekle doluydu. insanlar savaşta para yapmıştı. müttefik rusya düşman rusya oldu. artık dünya kurtulduğu için, halkıyla birlikte joe stalin hitleri oynuyordu. bir kez daha, her zamanki gibi, entelektüeller aptal yerine konmuştu. hakikat kurama üstün geldi. insan kibiri, insan küçüklüğü tarih oldu. sözde iyiler iyiliği hançerledi. ihanet. belgeler. masallar. ırwin shaw bunu gördü ve yazdı en iyi kitabıdır, ama adını hatırlamıyorum. joe mccarthy tam vaktinde geldi. adolphun kirli çorapları. sinema sanayisinden büyük tekeller çıktı. sağ tekrar olaya girdi. ama nasıl? 2. dünya savaşında yok edilmemişler miydi? herkes şüpheliydi. bir zamanlar komünist parti üyesi oldun mu? çoğumuz öyle değil miydik? ama kimse söylemedi bunu. emirleri yukarıdan alıyorlardı ve iyi çocuk olup söz dinlediler. ve artık fırınlardan kurtardığımız yahudilerin çocukları, onlar da sağdaydı. panzerleri, blitzkriegleri ve çevik kuvvetleriyle solun üzerine yürüdüler. akıl karıştırıcı.
bir kez daha entelektüeller devrim diye bağırıyordu artık. bir banka yakıldı; ı.b.m. bombalandı, bir telefon şirketi bombalandı, başka yerler de polisler taşlandı, arabaları yakıldı; polisler öldürüldü, polisler öldürür hep öldürmüştür. sonra bir de chicagonun büyük 7si vardı ve yargıç koltuğuna oturmuş aşırı yaşlı, bunak bir insan müsvettesi. (bu arada, polislere taşlama yazıldığından bahsetmiyorum, cidden taş atılıyordu.) eğer kunstler yakın tarihli bir konuşmada çocuklara uzak durmayı söylememişti, olabilirdi de. ama kunstler bunun katliama yol açacağını biliyordu ve devrim hemen oracıkta dururdu. onlara biraz vakit kazandırdı. yani, sizin dediğiniz gibi, sadede gel. peki, ben bir yaşam fotoğrafçısıyım, eylemci değilim. ama kalkıp da bir devrim yapmaya karar vermeden önce onu kazanmanın garanti olduğundan emin olun yani, şiddetli bir darbeden bahsediyorum. bu olmadan önce milli muhafızlar ve kolluk kuvveti arasında bir devrim yapmalısınız. ama bu da hiç olacak şey değil. o zaman seçimlerde yapacaksınız. o şansınız da iki kennedyyle birlikte alındı elinizden. şu anda işini kaybetmekten korkan çok insan var, krediyle araba, televizyon, ev, eğitim satın alan çok insan var. kredi ve yoksulluk ve günde 8 saat sistemin can dostudur. eğer bir şey alacaksanız, nakit ödeyin ve sadece değeri olan bir şeyler alın ıvır zıvır, incik boncuk almayın. sahip olduğunuz her şey bir bavula sığabilmeli; o zaman aklınız özgür olabilir. ve sokağa çıkıp onlarla yüzleşmeden önce, onların yerine ne koyacağınızı ve niye koyacağınızı kararlaştırın ve bilin. romantik sloganlar işe yaramaz. ciddi bir programınız olsun, açıkça dile getirilmiş bir şey, böylece eğer kazanacak olursanız makul ve saygın bir hükümet biçiminiz olur. çünkü unutmayın, her hareketin içinde fırsatçılar, iktidar kapkaççıları, devrimci postu giymiş kurtlar vardır. bu adamlar bir davayı yerle bir eder. ben daha iyi bir dünya isterim, çocuğum için, kendim için, ama dikkatli olun. iktidar değişimi bir tedavi değil. halkın iktidarı bir tedavi değil. iktidar bir tedavi değil. düşüncenizin bütün ağırlığı bir hükümeti yok etmeye değil daha iyi bir hükümet yaratmaya verilmiş olmalı. tekrar tuzağa düşüp kandırılmayın.
eğer kazanırsanız, sizi eskisinden de kötü bir şekilde bağlayan kurallara sahip çok otoriter bir hükümetten kaçının. pek yurtsever sayılmam ama bir sürü adaletsizlik bir yana, hâlâ çok geniş alanlarda kendinizi dile getirip proteste edip hareket edebiliyorsunuz. söyleyin bana, siz devraldıktan sonra hükümet karşıtı bir şey yazabilecek miyim? parklarda, sokaklarda durup da size ne istediğimi söyleyebilecek miyim? umarım öyle olur. ama birtakım adaletler adına bunu bile kaybetmemeye dikkat edin. bir program istiyorum çünkü böylece sizinle onlar, devrimle mevcut hükümet arasında bir seçim yapabileyim. beni şeker kamışı kesmeye zorlayacak mısınız? bu sıkar beni. yeni fabrikalar inşa edecek misiniz? bütün hayatımı fabrikalardan kaçarak geçirdim. bütün yazdıklarım, müziğim, resimlerim devletin iyiliğini mi savunmak zorunda olacak? park sıralarında ve küçücük odalarda yatıp şarap içip hayal kurabilir, rahat ve keyifli hissedebilir miyim kendimi? bana bir banka yaktırmadan önce söyle bana neler vaat ettiğini. bana hippi boncuğundan sakaldan, kızılderili saç bandından, keyif maddelerinden daha iyisi lazım. programınız ne? ölenlerden bıktım usandım. bir daha yazık etmeyelim onlara. eğer bir süngüyle burun buruna geleceksem, onu elinden aldığım zaman bana ne vereceğinizi bilmek isterim.
Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar.
Ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar.
Ve sırf dardı diye kafalar, düşünmeyi bırakıp sevmeyi denedik,
sarılmak yakar bizi deyip aşkı hep uzaktan sevdik.
felsefi anlamları bir tarafa da adam ishal olan bi adamın sıçışı gibi rahat ve akıcı yazmış hep. kelimlere kayar gibi geçiyor yazıya. ben bir entry yi bile en az üç defa rötuşlarken adam kısa ve net cümleler ile tak tak lafı hiç dolandırmadan istediği yere getirip mesajı aklınıza sokuyor.
mekanı cennet olsun.
kusmak, sıçmak, düzmek, marizlemek, içmek hemen her hikayesinde yaptığı eylemlerdendir. can yücel'in dediği gibi bu kelimeler herhangi birinin ağzında lağam gibidir ama charles bukowskiv nin kaleminden döküldüğünde sanat oluyor.
-içki meselesi bu, diye düşündüm kendime bir içki alırken. Eğer berbat bişeyler olmuşsa, unutmak için içersin; iyi bir şeyler olursa kutlamak için içersin ve hiçbir şey olmamışsa bir şeyler olması için içersin.
-Coloradoda üç yıllık yemek ve içki ikmali yapılmış bir mağaraydı istediğim. Kumla silecektim kıçımı. Her şeyi, bu basit, korkakca ve sıkıcı yaşantının içinde boğulmaya yeğlerdim.