aşk öyle bir şeydirki insanı alır,götürür,özletir,deli eder.ben bir kez sevdim zaten gerçek aşk bir kez olur.kimse diyemez ben 2 kez aşık oldum sadece aşık olduğunu sanar.düşünsenize nasıl bir kez daha ona seni seviyorum diye bilirsiniz veya elini tuta bilirsiniz,öpebilrsiniz,dokuna bilirsiniz.aşk bir bir sarhoşluktur,aşk bir deliliktir,aşk bir kumardır.onu kaybettiğiniz gün yenilmenizin günüdür.ben son bir kez seni sevyorum diyemedim.eğer şimdi sevgiliniz hala sizi seviyorsa ona mesaj atın.seni çok seviyorum diyin. aşk aşk aşk. gelsen yine severim seni.
bir elif şafak kitabı. * hani belli dönemler bazı kitaplar kimsenin dilinden düşmez. herkes birbirine tavsiye eder falan feşmekan. böyle durumlarda bazıları nedense o kitabı eline bile almaz. misal ben.
ama ilk kez herkesin dilindeki kitabı okudum.harikulade gelmedi bana. ama galiba insanları bu kadar etkileme sebebini düşündüm. nedir bu kadar konuşulmasını sağlayan diye. bulduğum cevaplar kendime göre şunlar oldu; kitapta olaylar birçok kişinin ağzından anlatılıyor. dilenci, fahişe, şems, ella gibi. uzun bir dönemi içerisini almış. ve ardı ardına dizilip birbirine bağlanmış. içinde ki hikayeler zaten büyüklerimizden çokça bildiğimiz ve dinlediğimiz şeyler. belki bunları bulmak insanları biraz daha mutlu etti. ve kitabı tavsiye etmek niyetine sevk etti.
iranlı şair Sa'di Şirazi der ki: Aşka uçma kanatların yanar...
Mevlana cevap verir: Aşka uçmazsan kanatların neye yarar...
velhasıl; genel geçer bir tanımını yapmak mümkün olmayan tarifsiz bir duygudur aşk... sadece yaşanır...ya gelir geçer izi kalır, ya da; gelir, büyür "hayat" olur...
Şimdilerde kitapçılarda pembe-gri arz-ı endam etmekte olan, dışı kimi bilmem ama içi beni fena yakmış elif şafak romanıdır.
Yazılmış ve bitirilmiş hali üstüne methiyeler düzmeden önce elif şafakı böylesi zor bir işe soyunma cesaretini gösterdiği için takdir ediyorum. Kolay değildir tasavvufu anlatmak. Öyle bir şey ki dışarıdan bakarken anlaşılmaz içine girdin mi de anlatılmaz. Ama ne diyor fuzuli söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil'. aşk gibi bir romanın gönül dili ve ısrarı ile yazıldığını buradan anlamak mümkün. Bu yüzden 'sen kimsin ki tasavvuf üzerine roman yazmaya kalkışıyorsun' demek pek de yakışık almaz, hiç değilse tasavvuf ehlinde gönül sözünün hak sayıldığını bilenler için.
Roman, biri ilahi bir beşeri olmak üzere, iki farklı zamanda ve mekânda yaşanan aşkların hikayesini konu alıyor. Bunlardan biri 1200 lerin konyasında Mevlana ve şems-i tebrizi arasında, diğeri ise Boston-Amsterdam hattında Ella ile Zahara arasında geçiyor. Ella karakteri A.Z. Zahara'nın yazmış olduğu 'aşk şeriatı' adlı romanı okurken, biz ella'yı, onun değişimin eşiğindeki hayatını ve tabii ki onla beraber 'aşk şeriatını' okuyoruz. Bir tür girift roman tekniği ile yazılmış 'aşk' anlayacağınız.
iki farklı aşkın vukuu bulduğu zamanlar ve mekânlar arasındaki uçurum, yazarı iki farklı dil kullanmaya itmiş. Ella ile Zahara arasındaki samimiyet gelişirken okuduğumuz dil bildiğimiz istanbul Türkçesi iken, Mevlana ve şems-i tebrizi'nin maceralarını daha sanatlı, mecazlı bir dilde okuyoruz Elif Şafak'ın kaleminden. Kökenleri Arapça ve Farsçadan gelen kelimelerle süslenmiş bu cümleler anlatıma ciddi anlamda renk, hareket katıyor. Keza, şairane benzetmeler de öyle. Bir mutasavvufun dizelerini okuyormuşsunuz izlenimini veriyor.
Gelelim kitabın iç yakan kısmına.
Üslubu ve seçtiği konular ile hali hazırda gönlümde yeri bulunan elif şafak ne yazsa beğenirdim zaten. Ama 'aşk' bir başka oldu. ilahi aşkı geçtim beşeri aşkın bile 'yiyip içip yiyişmek'ten ibaret olduğu, aşk etiketli beraberliklerin bir ego savaşına dönüştüğü, gazetelere kafa kesen sevgililerin manşet olduğu bir zamanda aşkı bir nimet, paylaşmak zorunda olduğumuz ilahi bir emanet gibi göstermek kolay değil. Kolay olmayan bu iş için çok uzaklara gitmek, artık sadece korku veya nefret unsuru haline gelmiş olan Allah'a dönmek zorunda kalmış Elif şafak. Bu yolda ışık göstermeleri için ahir zamanın en iyi maşuklarına da başvurmuş: Mevlana ile Şems-i Tebrizi'ye. Dinin, içi boş yığın bir sembol olduğu, taşıması artık ciddi bir yük haline gelen politik bir misyona, gelenek-görenek-kültüre dönüştüğü bir zamanda tasavvufu bir çözüm önerisi olarak sunabilmiş.
Tutsaklık değil bir özgürlük olduğu müddetçe, basmakalıp kurallar ile donatılmış vaazlar vermediği yalnızca şiir okuyup şarkı söylediği müddetçe ilahi aşkın da beşeri aşkın da insan için önemli basamaklar olduğunu vurgulamış. Beşeri aşkı insanları birbirine bağlayıp bir eden, ilahi aşkı ise o 'bir'ii Allah ile buluşturup hiçlik mertebesine çıkaran birer mezhep olarak konumlandırmış. Ve daha niceleri...
Tabii kitabın ayrıntılarında bizzat şahsıma yapıldığını düşünmekte ısrar ettiğim göndermeler de var. iç yangınımın kıvılcımlarından bazıları onlar. Ama şimdilik yalnızca bunlar bile 'aşk'tan tüm dünyanın gözüne, kulağına değmesi gerekenler bence.
--spoiler--
şehrin en kalabalık caddesindeki havuzun kenarına oturduk. iki saat kadar gelene gidene baktık. sanki fashion tv izler gibi... bir o yana bir bu yana gelip giden kızlara baktık. kızlara on üzerinde puanlar verdik. sonra.. evet sonra. sonra öyle biri geçti ki.. yanında kız arkadaşı. yan yana yürüyorlar. gözlerim fal taşı gibi bakıyorum. uzun zamandır görmemiştim. bir yandan da "on..on..onnn" diyorum. ayağa kalktık ve peşlerinden takip ettik. aşağı yukarı yarım saat. takip edildiklerini biliyorlardı.
--spoiler--
kendisiyle taşak geçeni, ciddiye almayanı, önemsemeyeni çok pis göt eden manevi bir duygu.
dikkat; manevinin altını çiziyorum, zira sadece maneviyatta kalırsa bu aşk dediğin, materyalizmin kanlı dişlerini geçirdiği bu dünya'da hiç bir boka yaramıyormuş. kuru kuru aşk pek uzun ömürlü olmuyor vesselam. bir yerden sonra dokunmak, öpmek, sarılmak lazım sevdiceğe, kendini hissettirmek lazım; madden de... yoksa bir materyalist dünya'lı gelir dokunur, öper, sarılır.. sen de mal gibi kalırsın. ha dokunduğu teni, öptüğü dudağı, sarıldığı belidir, kişi onu hisseder vücudunda belki evet... ama bu materyalist dünyalı, ruhuna dokunabilmiş midir kişinin, ruhuna sahip olabilmiş midir? önemli olan budur. insan sevdimi tüm benliğiyle sevmeli, ruhunu vermelidir sevdiğine. eldeki, gözdeki, dudaktaki izler geçer, ama ruhuna dokunduysa birisi, ömür boyu silinmez o. işte gerçek aşk budur.
karşılık beklemeden tüm kalbinle sevmektir...
bazen çok acı veren.
sevgiyi bir çıkar olarak kullanan birisinde tadar insan.
bazen tarifi imkansız mutluluk yaşatır insana aşk.
--spoiler--
"belki de aşk sadece buydu, sabah uyandığında, gözünü bile açmadan, bir kisiyi düşünmek. belki de aşk bu denli basit bir şeydi işte. sabah uyandığında onu düşünmek aşktı, sabah uyandığında o aklına gelmiyorsa, aşk bitmiş demekti... peki o kişi her an yanında uyanıyorsa? nasıl anlayacaktın onu düşünüp düşünmediğini... yani aşkın bitip bitmediğini ?"
--spoiler--
aşktan ne kadar çok söz edersek edelim, aynı ölüm gibi, aşka da hiçbirimiz hazır olamıyoruz, onunla karşılaştığımızda ilk büyük titreyiş ve coşkuyla birlikte tedirginliği, şaşkınlığı, zaman zaman dehşeti, acıyı, endişeyi, incinmeyi, bir başkasını kendisinden çok sevmeyi şiddetle yadırgayıp ayaklanan gururu da hissediyoruz, o depremde en iyi tanıdığımız, en güvendiğimiz ve kaybetmekten en çok korktuğumuza, kendimize sarılıyoruz..
bir aşkın içinden, kendine sarılıp da örselenmeden, lekelenmeden, daha sonra pişman olacağı şeyler yapmadan çıkabilen çok az insan vardır..
ama kaçımız, asla kaybetmeye dayanamayacağımız, hayran olduğumuz, beğendiğimiz, eksikliğinin hayatımızı aşk bittiğinde bile eksik bırakacağını hissettiğimiz, sadece onu sevmeyi ve onun tarafından sevilmeyi değil, onun hayatının bir parçası olup onu hayatınızın bir parçası yapmak istediğimiz, bütün bu hayatı onun varlığıyla tartabileceğimize inandığımız birine aşık olabiliriz, kaçımız bu muhteşem şansa ulaşabilir?
ne yazık ki bunun acıklı bir cevabı var:
çok azımız..
Hayal kurma yetisi.
hayaller gerceğe dönüşmediğinde bir süre sonra bitecek olan yeri geldiğinde ızdırabını sktiğmiz yeri geldiğinde ise meyvelerinden istifade ettiğimiz gecici şey, ney.
Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.
Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.
Ey bana gizlerinin ve mucizelerinin varlığına inandığım Aşk 'ı soran sizler,
Aşk peçesiyle beni kuşattığından beri ben size aşkın gidişini ve değerini sormaya geliyorum.
Sorularımı kim yanıtlayabilir? Sorularım kendi içimdeki için; kendi kendime cevaplamak istiyorum.
içinizden kim içimdeki benliği bana ve ruhumu ruhuma açıklayabilir?
Aşk adına söyleyin, yüreğimde yanan, gücümü tüketen ve isteklerimi yok eden bu ateş nedir?
Ruhumu kavrayan bu yumuşak ve kaba gizli eller nedir; yüreğimi kaplayan bu acı sevinç ve tatlı keder şarabı nedir?
Baktığım bu görünmeyen, merak ettiğim açıklanamayan, hissettiğim hissedilemeyen şey nedir? Hıçkırıklarımda kahkahanın yankısından daha güzel, sevinçten daha mutluluk verici bir keder var.
Neden kendimi beni öldüren ve sonra şafak sökene kadar tekrar dirilten, hücremi ışığa boğan bu bilinmeyen güce veriyorum?
Uyanıklık hayaletleri kurumuş gözkapaklarımın üstünde titreşiyor ve taştan yatağımın etrafında düş gölgeleri uçuşuyor.
Aşk diye seslendiğimiz şey nedir? Söyleyin bana, bütün anlayışlara sızan ve çağlarda gizli olan o sır nedir?
Başlangıçta olan ve herşeyle sonuçlanan bu anlayış nedir?
Yaşam 'dan ve Ölüm 'den, Yaşam 'dan daha acayip, Ölüm 'den daha derin bir düş oluşturan bu uyanıklık nedir?
Söyleyin bana dostlar, içinizde Yaşam 'ın parmakları ruhuna dokunduğunda Yaşam uykusundan uyanmayan biri var mı?
Yüreğinin sevdiğinin çağrısıyla babasından ve annesinden vazgeçmeyecek kimse var mı?
içinizden kim ruhunun seçtiği kişiyi bulmak için uzak denizlere açılmaz, çölleri aşmaz, dağların doruğuna tırmanmaz?
Hangi gencin yüreği tatlı nefesli, güzel sesi ve büyülü dokunuşlu elleriyle ruhunu kendinden geçiren kızın peşinden dünyanın sonuna gitmez?
Hangi varlık dualarını bir yakarış ve bağış olarak dinleyen bir Tanrı 'nın önünde yüreğini tütsü diye yakmaz?
Dün kapısından geçenlere Aşk'ın sırları ve değeri sorulan tapınağın girişinde durmuştum. Ve önümden çok zayıflamış, yüzü hüzünlü yaşlı bir adam iç çekerek geçti ve şöyle dedi:
'Aşk bize ilk insandan beri bağışlanmış bir güçsüzlüktür.'
Yiğit bir genç karşılık verdi:
'Aşk bugünümüzü geçmişe ve geleceğe bağlar.'
Ardından kederli yüzlü bir kadın hıçkırarak şöyle dedi:
'Aşk cehennem mağaralarında sürünen kara engereklerin ölümcül zehiridir.
Zehir çiy gibi taze görünür, susuz ruhlar aceleyle içer onu; ama bir kere zehirlenince hastalanır ve yavaş yavaş ölürler.'
Sonra gül yanaklı bir kız gülümseyerek dedi ki:
'Aşk Şafak 'ın kızları tarafından sunulan ve güçlü ruhlara güç katıp onları yıldızlara çıkaran bir şaraptır.'
Ardından çatık kaşlı, kara giysili, sakallı bir adam geldi:
'Aşk gençlikte başlayıp biten kör cahilliktir.'
Bir başkası gülümseyerek açıkladı:
'Aşk insanın tanrıları mümkün olduğunca fazla görmesini sağlayan kutsal bir bilgidir.'
Sonra yolunu asasıyla bulan kör bir adam konuştu:
'Aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir;
yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar.'
Çalgısını çalan genç bir adam şarkı söyledi:
'Aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır.
Yaşam 'ı bir uyanışla diğeri arasındaki güzel bir düş olarak görmemizi sağlar.'
Ve paçavraya dönmüş ayaklarının üzerinde sürüklenen güçsüz düşmüş çok yaşlı bir adam titrek bir sesle şunları söyledi:
'Aşk mezarın sessizliğinde bedenin dinlenmesi, Sonsuzluk 'un derinliklerinde ruhun huzura ermesidir.'
Ve onun ardından gelen beş yaşındaki bir çocuk gülerek dedi ki:
'Aşk annemle babamdır, onlardan başka kimse bilmez aşkı.'
Ve böylece Aşk'ı tarif eden herkes kendi umutlarını ve korkularını bıraktı önüme sır olarak.
O anda tapınağın içinden gelen bir ses duydum:
'Yaşam iki yarıya ayrılmıştır: biri donar, biri yanar; yanan yarı, Aşk 'tır.'
Bunun üzerine tapınağa girdim, sevinçle diz çökerek dua ettim:
'Tanrım, beni yanan alevin besleyicisi yap...
Tanrım beni kutsal ateşine at...'
günümüzde var olmayandır... nasıl ki bundan yıllar önce babil'in asma bahçeleri, antik efes kenti tüm görkemi ile dünyada yer almış ve günümüzde biri mit, diğeri ise harabe halini almışsa aşk da bu iki eşsiz yapı ile aynı kaderi paylaşmaktadır. eskiden tüm heybeti ile var olan, şimdi ise yerinde harabelerin bulunduğu ve nesilden nesile bir mit gibi anlatılan bir duygudur.