arthur rimbaud

entry82 galeri5
    56.
  1. Kısa Bir Açıklama

    1900’lerin sonunda Etiyopya’ya yaptığım araştırma gezisinde biriyle tanıştım. Konuşmalarımız sayesinde hakkımda az çok bilgi edindi, yayıncı olduğumu ve kimi Fransız şairlerin izini sürdüğümü anlattığımda adından asla bahsetmemem şartıyla bana bir denizcinin günlüklerini okutacağını söyledi. Önce yadırgadım, bir denizcinin günlüğünden bana neydi? Ve bu adamın ismini niçin gizli tutmak zorundaydım? 1800’lerde Habeşistan’ın köle ve silah ticaretinde önemli bir merkez olduğunu hatırladığımda, aklıma bir şairin ismi çoktan düşüvermişti. Fakat ihtiyatlı davrandım, eğer soracaklarıma tatmin edici cevaplar verecekse bu günlük gerçekten önemli olabilirdi.

    -Peki ama isimleri vermezsem, insanlar bu günlüğün doğruluğuna nasıl inanır?

    -Boşver, onlar hiçbir şeye inanmıyorlar kardeşim.

    -Öyleyse ben niye inanayım?

    -Ağabeyim iç savaşta öldü. Bunun gerçek olduğuna inanıyor musun?

    -Sanırım, şey üzgünüm, evet inanıyorum.

    -Dinle o zaman; tarihe geçmiş iki kelime var, biri ütopya diğeri bu ülke; Etiyopya. Sen ve bütün beyazlar daha iyi, çok daha iyi bilir. Yalanlarınız inandığınız ölçüde gerçek, gerçekleriniz görmezden geldiğiniz kadar yalandır bu hayatta, değil mi?

    Hiçbir şey diyemedim ve hemen bu günlükleri okumak istedim, ertesi gün elimdeydiler. Şimdi size o günlüklerden kısa bir kesit sunuyorum, günlükteki deniz terimlerini mümkün olduğunca anlaşılır hale getirmeye ve adı geçen kişileri örtbas etmeye çalışacağım fakat olayların gidişatı ve tüm cümleler işte çırılçıplak önünüzde uzanıyor olacak.

    …

    234. Gün

    Limassol Limanı’ndan bugün ayrıldık. Yeniler geldi. iki erkek, biri yaşlıca bir herif diğeri en çok yirmi beşlerinde esmer tenli, hafif sarı sakallı bir genç. Larnaka yakınlarında bir taş ocağında şantiye şefliği yapmış ve başka işlerde de. Aslında daha önce hakkında duyduklarım olmuştu. Bir gece tayfadan birkaç kişi Limassol’dan hakkında silah kaçaklığı, esir tüccarlığı yaptığına dair söylentiler olan bir genci alacağımızı söylemişti. Bugün gemiye bindi, bir kolu hafif aksıyor, belki bir kurşun yarası ya da kesik var. Tam olarak anlayamadım; ne yarasını ne de kendisini…

    Arthur-Rimbaud-2

    238. Gün

    Adının Jean Nicholas Arthur Rimbaud olduğunu söyleyen genç adam, iki üç gündür bizimle iyice haşır neşir olmaya başladı. Tayfadan diğer birkaç kişi gibi ben de sohbetini merakla dinliyorum, insanı meraka düşüren bir tavrı var. Sanki birden garip bir şey söyleyecekmiş gibi. Yabancılara, özellikle götü kalkık tüccarlara alışığız ve onlara nasıl davranılacağını iyi biliriz ama bu çocuk hiç de öyle değil. Kadınlardan laf açıldığında pek bize katılmıyor, belki hiç sevişmemiş hayatında belki de sevişmeyi hepimizden iyi biliyor. Bu konuda da endişeliyim. 1854’te, Fransa Ardenler bölgesinde doğduğunu, subay çocuğu olduğunu fakat sekiz yaşındayken babasının evi terk ettiğini söyledi. Bize Latince kelimeler öğretiyor, belli ki iyi öğrenim görmüş ama durup eklemeden edemiyor;

    ‘Latince’ye, Grekçe’ye ihtiyacımız yok! insan bunları bilince başarılı olup mevki sahibi edinirmiş, ben başarı istemiyorum. Mevkide gözüm olmadı hiçbir zaman, hep bir mirasyedi olmak istedim! Fakat olamadım, görüyorsunuz kardeşler, ben Latince’yi harika konuşan başarısız bir mirasyediyim ve yanınızda, bu güvertede durup sarhoş oluyorum.’

    Kimi zaman böyle vaazlar verirken kimi zaman da sessiz sedasız, bordaya kollarını dayayıp denizi dinliyor. Bir noktasını çözdüm sayılır, onunla en iyi geceleri konuşuluyor.





    239. Gün

    Bugün kuvvetli bir poyraza yakalandık, kanal açıklarında güverteyi döven rüzgar sanki ıslak ağzından salyalarını akıta akıta üstümüze çullanmıştı. Deniz uslanana kadar demir atmak zorundayız ve bir iki günümüz burada geçebilir. Gece Rimbaud bir iki şiir okudu, önce içkiyle gelen duygusal bir hezeyan sandık fakat okudukları şiirle ilgilenmeyen beni bile heyecanlandırdı. Israr ettik ve anladık; bu bizim genç, tutarsız delikanlı Fransa’da şairlik etmiş ve edebiyat sorulunca ‘artık düşünmek istemiyorum onu’ diye cevap verdi. Sanki bir şeylere dargın ya da isyanlı gibi. Belki de kolundaki şu yara… Düşünmek istemediği edebiyatla kolundaki henüz yok olmamış yara izi, bir ihanetin kesişim noktası sanki.[1] Bir şiiri beni o kadar etkiledi ki bir kısmını buraya not almalıyım, unutmamak için;

    …

    Şöyle bir baktı papaz bekleyen kurbanlara;

    Kimi işçi çocuğu, kimi zengin çocuğu,

    Kaçın kurası papaz, elbette bula bula

    Bir bekçinin zavallı, yoksul kızını buldu:

    “Tanrı bu kızı uygun gördü Büyük Gün için

    “Rahmetini kar gibi yağdıracak alnına.”[2]



    245. Gün

    Rimbaud’yla tanıştığımdan beri sanki günlüğüm önem kazandı. Bir gün, bir edebiyat tarihçisi yazdıklarımı okuyacakmış gibi bir hisse kapılıyorum. Eğer böyle olacaksa, kendinden sürekli bir ‘kâhin’ olarak bahseden bu adamın tüm hayatı iyice araştırılacak, yazdığı kitaplar –bilmem var mı?- incelenecek ve hakkındaki tüm didaktik bilgilere ulaşılacak demektir. O yüzden ben kendimde lüzumsuz bir sorumluluk hissediyorum; onun bilinmeyen yönlerini yazmalıyım. Gemideki kürek mahkumlarına takdirle baktığını söyledi bugün, çocukluğundan beri yola gelmez kürek mahkumlarının o aykırılığına hayran olduğunu ve hayata hep onların imgelemiyle baktığını söyledi. Şimdiye kadar edindiğim ahlak inancıma göre ters düşen cümleleri de olmuyor değil, bazen çıkıp “kahrolsun tanrı” diyebilecek kadar cüretkar olurken bazen de “üstünlüğümü sağlayan tek şey kalbimin olmamasıdır” gibi anlaşılmaz sözler ediyor. Bu çocuğu bazen anlayamıyorum ama uzun yollardaki tecrübelerim bana bir şeyi çok iyi öğretti; bir adamın inanarak söylediği bir cümleyi etrafındaki kimse anlamıyorsa, bu söz ya yüce bir öğretidir ya da deli saçması… Rimbaud için hangisi, bilmiyorum. Şayet tüm söyledikleri deli saçmasıysa, 19. yüzyılın bir esrik kulu olarak ben bu tür sözler şimdiye dek hiç duymamış olduğum halde bu adamın laflarına bu kadar çabuk kapıldıysam ondan daha akılsız olduğum hayli gerçek. Ve bu yüzden, bu günceyi başkaları okuyacaksa adım unutulsun, ismimdeki hiçbir harf asla anılmasın. Çünkü korkuyorum, horoz öterken kendimi Petrus’a[3] dönüşmüş olarak görmekten korkuyorum. Fakat yazmaya devam edeceğim… Rimbaud’yu…



    246. Gün

    Hakkında “silah kaçakçısı, köle tüccarı” gibi söylentilerin çıktığını yazmıştım. Aramızdaki gelişen muhabbete de güvenerek kendisine bu konuyu sorduğumda gülümsedi ve silah ticareti yaptığını doğruladı ama kaçakçılıkla asla ilişkisi olmadığını söyledi. Köle ticaretine gelince… Bu söylentinin nereden çıktığını biliyormuş[4] fakat anlatmadı. Sadece gülümsedi, ciddiye bile almadı. Canını sıkan bir şey sorduğumdan olsa gerek, konuyu şiire getirmek istedim, bir iki şey söyledikten sonra kapadığı edebiyat defterinin hala aralık kaldığını anladım. Bana öğütler vermeye başladı; kendi varlığını bütünüyle tanı, kendi ruhunu ara dostum, dedi bana. ‘Onu sına, zorla, öğren. Kendi ruhunu tanıdığın andan itibaren onu geliştirmek zorundasın. Başta bu kolay bir şeymiş gibi görünür; her beyinde doğal bir gelişim olur; nice bencil kendini yazar diye ilan eder; niceleri de vardır ki düşünsel gelişimlerini kendilerine mal ederler! Ama ruhu ürkünçleştirir söz konusu olan… Kâhin olmak, kâhine dönüşmek gerekir diyorum.”

    Lafını böldüm ve bahsettiği şu kâhin sözcüğünün ne anlama geldiğini sordum. ‘Anlatsam da pek anlaşılmaz kardeşim, ben de anlatmayı pek beceremem. Bütün duyuların karıştırılmasıyla, düzenlerinin bozulmasıyla bilinmeze ulaşmak… Acılar çok büyük, ama güçlü olmak, şair doğmak gerek ve kendimi şair olarak görüyorum…’ dedikten sonra sustu ve piposuna tütün koyup yanımdan uzaklaştı.

    images

    261. Gün

    Neredeyse 15 gündür Rimbaud’dan pek bahsetmedim. Sebebine gelince, onu daha iyi tanımaya ayırdım bu zamanı. Böylelikle gerçekten ‘kim’ olduğunu daha doğruca yazabilecektim. Açıkçası kafam iyice karıştı ama üstünkörü bir portre çizimi yapmak istiyorum, yüce tanrı beni bağışlasın;

    Gitme isteği. Her zaman, neredeyse istisnasız her gün kaçmaktan bahsediyor. Babasız büyümüş olması ve anne otoritesine karşı uzak duruşu belki de onu bir göçebe yapmış olabilir. Gemide bile, kendi yaşıtlarıyla asla konuşmazken beni, 58 yaşında olan yaşlı bir denizciyi kendine arkadaş seçti.
    Kadınlardan kimi zaman güzel bir varlıkmış gibi bahsederken bazen de onlarla arasında hiçbir bağ yokmuş gibi davranıyor. Bu konuda ona hiçbir şey sormadım ve sormayı da düşünmüyorum. Çünkü bu Fransızlar ya çok kaba oluyorlar ya da çok kırılgan. O yüzden bu tespiti muallakta bırakmak en iyisi…
    Yalnızlık ve isyankarlık. Yakın zamanda anlattığına göre, bir dönemden sonra evinden kaçmaya başlamış. Paris’ten Belçika’ya yürüyerek gitmiş ve trende biletsiz yolculuk ettiği için hapse atılmış, duvarlara –şu geçenlerde aklımı kurcalayan- “Kahrolsun Tanrı!” diye yazmış ve saatini, giysilerini satarak evden kaçmış… Tüm bunları yapan bu genç adam, Latince’yi ana dili gibi konuşuyor, adını bile duymadığımız yazarlardan bahsediyor bize. Hem bu kadar çalışkan ve zeki hem de bir meczup gibi davranan biri… Kendi kıt aklımca şöyle bir çıkarımda bulunuyorum günlerdir bu çocuğun ikilemli karakterine ilişkin; annesinin ona iyi bir eğitim verme isteğiyle oluşturduğu baskıya karşı çıkış, bir başkaldırış! işte sanırım, Rimbaud’yu bu güverteye savuran şey tüm insanlığın muzdarip olduğu aynı dert; anne figürü…


    Tekrarlıyorum; eğer yazdıklarım bir gün okunursa ve bir küstahlık yapıyorsam tarih beni affetsin. Affetmese de umurumda değil. Çünkü ben bir şairi böyle tanıdım.



    262. Gün

    Yolculuğun son günlerindeyiz. Yaklaşık 15 gündür oluşturduğumuz bir grupla, geceleri içip şiirler okuyoruz. Şimdiye kadar ağzından tek bir güzel kelime duymadığım arkadaşlar bile efsunlu dizeler mırıldanıp duruyorlar her gece. Bu gece, yanıma bir kalem ve kağıt aldım. Çünkü gemi karaya vardığında, biz; bu geminin tahtaları kadar yolculuğa göçmüş tayfa, yine uzun yollara gideceğiz. Kaderimiz bu. Ama sanırım, şiiri özleyeceğiz. Özellikle bu romantik adamın bize anlattıkları ve okuduğu şiirler, bizi birer deniz mahkumu olmaktan çıkarıp yaptığımız işe ilk defa saygı ve sevgiyle sarılmamızı sağladı. Şiire ne zaman başladığını sorduğumda, ilk şiirlerini 13-14 yaşlarında yazdığını fakat asıl ciddiye alınabilecek şeyleri 16-17 yaşlarındayken yazdığını söylemişti. Bu yaşlar bu tür şeyler için bana çok erken gelmişti. Ben 16 yaşımdayken tarlalarla amelelik yapan, bir gemi bulup sürekli bir işe sığınmayı umut eden ve neredeyse hiç kitap okumamış bir delikanlıydım. Fransa’da doğması, gençliğinin –ki hala genç ve bana kalırsa hep genç kalacak- yoğun sanatsal ortamda geçmiş olması onun bana karşı bir avantajı mıydı? Sanmıyorum, çünkü isteyen her zaman bulur. Galiba benim ve benim gibilerin bir tür ‘isteme’ sorunu var. Hatırlıyorum, ne zaman karşımda bir şeyler okuyan birini görsem kendime karşı bahanem hep aynı olurdu; nereden bulacağım güzel bir kitabı? Öyleyse en güzeli aylaklık etmekti, ya da tam tabiriyle; boş vermekti. Şimdi iyice anlıyorum, benim bu boşvermişliğim çok daha güzel bir şekilde tezahür edebilirdi, bu adam gibi ben de tüm sıkıntımı dökebilirdim, şimdi tüm bu saçma hayatımı yazdığım deftere. Ama ben, hani olur ya, gireceği yolu en başta kaybedenlerdenim. Açık denize giden yolu seçtim, bu yüzden zor ama bereketli patikalardan asla geçemedim. Geçemeyeceğim de…



    263. Gün

    Bugün onunla daha önce hiç konuşmadığımız şeyleri konuştuk. Şu yaşımda böylesi narin bir gençle bu kadar muhabbet ediyor oluşum kimilerinin gözüne batıyor, yanlış şeyler düşünüyor olabilirler, ki bakışlarından bunları seziyorum. Ama umurumda mı artık?

    Başına gelen büyük bir fırtınayı bana anlatırken, “Tanrı korusun” deyiverdim. Gülümsedi ve “Tanrı mı?” diye cevap verdi. Evet dedim, tanrı ve melekleri… Birini gördüğünden bahsetti. Söylediğine göre, bir gün bir şiir yazarken Gabriel[5] Rimbaud’nun ziyaretine gelmiş. Ağzımı bile açamadan bir şey daha söyledi bana, belki de ne söyleyeceğimi bildiğinden beni konuşturmadı. Adını pek anmasam da, babam, Kuran’ı Fransızca’ya ilk çeviren adamdır, dedi. Ve devam etti; “Ama ben Müslüman olmadım kardeşim, çünkü ben eşcinselim.”

    Bana bunları durup dururken söylemesinin sebebini şimdi anlıyorum, beni korkularımla yüzleştirmek istemişti. Doğduğum andan beri, neredeyse adam akıllı hiç sorgulayamadığım dinim, ailem, toplumum, ülkem hatta yaşadığım dünya benim için bir seçim değil, bir dayatmaydı. Ne zaman bir tercih yapmak istediysem hep kaçtım, kolay olanı tercih ettim çünkü hayat zorlanmaya gelmemeliydi. Defalarca doğuyor olsak da, her doğum kendinden mesuldü, hiçbir şey geriye alınamazdı. Öyleydi, fakat bunca yıldır benliğimi ayakta tutan hayat felsefem –olmayan hayatım ve felsefem mi desem?- bu hayat çömezi adamın karşısında yerle yeksan olmuştu. Ona bir cevap vermedim. Ama ikimiz de, bu cevapsızlığımın bir yenilgi olduğunu çoktan fark etmiştik.



    267. Gün

    Tanrım! Ve korkulan başa geldi! Kendimden iğreniyorum hem de nasıl bir iğrenme! Usturamın çizik yüzeyinde yüzümü görmeye dayanamıyorum iki gündür! Olan oldu! Demek ki yüzüme kuşkuyla bakan gözler haklıymış, ben bir canavarmışım! Bana sadece samimiyetle yaklaşan bu çocuğu öpmeye yeltendim… Nasıl oldu bilmiyorum, bunları yazarken kalem sanki kağıdı delecekmiş gibi defterin ortasına saplanıp kalıyor. Hem ondan, hem herkesten hem de kendimden tiksiniyorum! Meğer ben bir oğlancıymışım!

    . . . . . . . . . . . . . . . [6] Kendime bir şeyler yapmalıyım, görüntümü, varlığımı yok etmeliyim. Çünkü ben bu dünyaya zararlı gelmiş biriyim, artık çok iyi anladım bunu. Yoksa sadece sarhoşluktan doğan bir şey miydi o rezil tavrım? Hayır! Basbaya bu çocuğa garip duygular hissettim. Ama onu oğlum gibi görmüş olamaz mıyım? Hayır! Hangi baba oğluna böyle yaklaşır? Öyle olduğunu varsaysam bile bu daha büyük bir utanç. Bu yaşlı adamın da sonu böyle olacakmış, demeliyim kendime ve bu sonuca katlanmalıyım. Fakat yapamam, bu utançla bir gün daha sürünemem hayatta. Bu yaşlı adamın da sonu böyle olacakmış, ölmeliyim. Rimbaud –adını son kez anıyorum, bir daha asla!- iki gün sonra bu gemiden ayrılacak ama bu benim için neyi değiştirir? Mutlak sonumu kendi dudaklarımla çizdim ben! Elveda iyi huylu şairler, elveda bütün mayhoş geceler…

    Merhaba derin sular, merhaba derin sular.

    Onun bu utanç dolu aşkıma verdiği karşılık gibi; aeternum vale![7]



    Gidiş



    Görüldü yeteriyle. Görüntü var oldu bütün hallerde.

    Edinildi yeteriyle. Kentlerin uğultuları, akşam ve güneşte ve her zaman.

    Tanındı yeteriyle. Yaşamın durakları. –Ey Uğultular ve Görüntüler!

    Gidiş yeni şefkat ve yeni gürültünün içinde.



    Son bölüme verdiğim isimle aynı adı taşıyan bu şiirinde, Rimbaud belki de kâhinliğini kullanmış, bizim şu yaşlı denizci için.

    Denizcinin günlükleri burada kesiliyor ve 267. günden sonra defterine tek kelime dahi yazmamış. Kendini öldürüp öldürmediğini bilemiyoruz, bana bu belgeleri veren yardımsever ve bir o kadar da ketum olan Etiyopyalı arkadaşım Tanrı üstüne yemin etti, yaşlı adamın akıbeti üzerine hiçbir şey bilmediğine dair. inanmadım, ama umurumda olan onun ölüp ölmediği değil, Rimbaud üzerine bu yazdıkları ve bir şairin, cahil adama[8] neler hissettirebileceğiydi. Ve ben, ülkemin önde gelen edebiyat eleştirmenlerinden biri olarak, istediğimi fazlasıyla aldım diyebilirim. Edebiyat çevrelerinde edindiğim saygıyı ne denli hak ettiğimi artık tamamen ispatlayabilirim. Başka da hiçbir şey, şiirler ve yazılar bile umurumda değil açıkçası, Rimbaud dahil…[9]

    Macs Beluart

    1989, Paris

    Kaan Koç
    [1] Günlüğü tutan denizci, fark etmeden tarihsel bir bulguya işaret ediyor; yara ve ihanet konusunda. Rimbaud, önceleri hocası gibi gördüğü Verlaine’le aşk yaşamıştır. Bu eşcinsel ilişkiden dolayı Verlaine ve Rimbaud Fransa’da dışlanır, Almanya ve Belçika seyahatlerine çıkarlar. Verlaine Rimbaud’yu Brüksel’de kolundan vurur ve bir daha görüşmezler.
    [2] Sıkı bir Katolik olan bu denizcinin günlüğüne bu dizeleri yazması ilginç. Muhtemelen şiiri yanlış anlamış olabilir, belki bu notu okuyanlar utanç duyuyorlar çünkü onlar da denizci gibi her şiiri yanlış okuyorlardır. Ama sakin olun; bir şiir nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, öylesi doğrudur.
    [3] Günlüğü tutan denizci, Havari Petrus’a dönüşmekten yani kutsal bir kelam olan şairi anlatırken ona kötü bir söz söylemekten korkuyor: “Lâkin Petrus ona dedi: Eğer hepsi sürçseler bile ben sürçmem. isa da ona dedi. Doğrusu sana derim: Bugün, hatta bu gece, horoz iki kere ötmeden önce, sen beni üç kere inkâr edeceksin” (incil, Markos, 14/27-31; 14/66-69; 14-72) ve isa’nın söyledikleri gerçekleşir.
    [4] Rimbaud’nun bu itham altına itilmesi iş arkadaşı, Kral Menelik’in danışmanı isviçreli Mühendis Affred Ilg’e yazdığı mektupta “güçlü bir katır ile iki genç köle” istemesinden kaynaklanır. Rimbaud’un istediği ev hizmetlerinde kullanmak üzere iki “uşak”tır. Fakat kimi çok bilgili (!) edebiyat tarihçileri Rimbaud’un bu mektubunu yanlış yorumlayarak kendisinin köle ticareti yaptığını öne sürmüşlerdir. Oysa o dönemde Habeşistan’da Araplar gizli köle ticareti yapmaktadırlar ve Avrupalıların bu pazara girmeleri olanaksızdır. Öte yandan, Rimbaud kızkardeşi Isabelle’e vasiyetinde 10 yılda kazandığı para olan 36.000 frankın 10.000’inin 8 yıldır yanında hizmetkarlığını yapan Camii’ye verilmesini yazar.
    [5] Cebrail meleği… Haber ileten, mesaj getiren melek…
    [6] Buralar okunmuyor, mürekkep dağılmış ve kendiyle yüzleşen ihtiyar adam belli ki bir histeri krizine kapılmış. Günlüğün şimdiye kadar sıkıcı gelen akışı, bu kısımda hayli eğlenceli oldu benim için, kendimi gülmekten alamadım.
    [7] Latince; sonsuza dek elveda. Çevresinde Latince bilen başka biri olmadığını düşünürsek zavallı ihtiyarın bu Latince deyişi Rimbaud’dan öğrendiği çok açık, ki Rimbaud’nun kendisine aşık bu denizciye verdiği cevap da aynı Latince deyim olmuştur, denizcinin yalancısı olursak!
    [8] Cahil adam; tüm somut şeylere sıkı sıkıya bağlanmış tipik insan. Kadın bedenlerine, makyajı akmış yüzlere, balmumu çiçeklere ve yemeğe ve suya tapan insan. Yani kısacası tapan insan. Karşıtı için; bknz: asi insan.
    [9] Otoritelerin tüm sanat dallarındaki tipik anlayışı. “Beni al ve gerisini yak!” işte asıl gülünç tablo burada karşıma çıktı, kendilerini her şeyden üstün gören edebi kimseler aslında en kötü şiirden bile daha yerin dibindedirler.

    alıntı: http://filhakikat.net/son-yalvac-rimbaud/
    1 ...
  2. 55.
  3. 'jean nicholas arthur rimbaud' Hızlı doğan, yavaş ölen insan. Kelimelerden yapamadıklarını köle ve silah tüccarı olarak yapmış Fransız şarabının vücut bulmuş halidir.

    jean cocteau'nun deyisiyle "her zaman gercegi soyleyen yalan." modern cagin en bas dondurucu sairi. mallarme'ye gore "buyuk bir gezgin." yalnizlarin ve mistiklerin rimbaud'u, bizim rimbaudumuz.

    "bir ceset olsaydın ancak bu kadar öldürebilirlerdi seni."
    3 ...
  4. 54.
  5. “ipler gerdim kuleden kuleye;
    pencereden pencereye; çiçek bezekleri;
    altın zincirler yıldızdan yıldıza,
    ve işte dans ediyorum."
    Hayatında iki yıl şairlik yapmış ayrıca köle ticareti yapmış yazardır. Ölürken "Allah Kerim" dediği iddia edilir.
    0 ...
  6. 53.
  7. Hastanede acılan içinde kıvranırken kız kardeşine söylediği bir sözle bile insanı derinden sarsan şairdir. "Ben öleceğim ve siz yaşamaya devam edeceksiniz" Bir gerçekliği tespit etmek midir bu yapılan yoksa kendi acısını doruğa çıkartmak mıdır? Veya ölümden sonraya bir "an" bırakma gayreti midir? Şairi hatırlatacak olan şey elbette sözcükleridir. Ama bir şairin - hele şiiri bıraktıktan sonra- sarf ettiği bu cümle bir yanıyla da pişmanlık arz eder.
    1 ...
  8. 52.
  9. çok az şairin ulaşabileceği bir şeye ulaşmış bir şair: erken yaşta şiirine kavuşmak!
    evet rimbaud bunu yapmıştır. devamındaysa şiirden uzaklaşmıştır. bunun nedenleri sıralanabilir. önemli olansa geride bıraktıkları bence. bununla birlikte mektupları bile apayrı bir önem kazandı. okul yıllarında yazdıkları ve olgunluk sürecinde yazdıkları bu anlamda önemlidir. gerçek anlamda bir gezgindir.

    rimbaud'dan bahsedip de ben bir başkasıdır sözüne değinmemek olmaz!

    kendisiyle ilgili olarak erdoğan alkan ın kaleme aldığı biyografik bir metin olan ateş hırsızı isimli kitabı önerebilirim.

    bu büyük, eşsiz şairin hayatını öğrendiğinizde şiirleri sizin için daha bir netleşecektir.
    1 ...
  10. 51.
  11. Sembolizm’in en büyük temsilcilerinden, aykırı şair. Charleville’de doğdu. Anası tarafından pek sert bir eğitimle yetiştirilen Rimbaud, parlak bir öğrenim gördü ve on altı yaşından itibaren şiir yazmağa başladı. Coşkulu ve serüvenci bir yapıya sahip olduğu için aile çevresine, kentsoylu törelerine, edep, ahlâk ve din kavramlarına başkaldırmaktaydı.
    Paris’e yaptığı kaçamaklardan sonra (özellikle komün sırasında ayaklananlann yanıbaşmdaydı), ‘Verlaine’in çağrısı üzerine başkente yerleşti. Verlaine, başta Sarhoş Gemi 3 adlı şiiri olmak üzere onun şiirlerini çok beğenmişti, 1872’de artık çok yakın iki dost olan Rimbaud ve Verlaine Belçika ve ingiltere’ye gezmeğe gittiler. Ne var ki Brüksel’de Verlaine, Rimbaud’ya tabancayla iki el ateş etti (1873), Rimbaud hafifçe yaralandı; bu olay ikisi arasındaki, kısa süreli ama büyük dostluğun sonu
    Rimbaud, toplumun dışında yaşa-yan, «aşkın, ıstırabın, çılgınlığın her türlüsünü» arayan, «bütün duyguların çığırından çıkartılması» hakkını isteyen Rimbaud, Baudelaire’in Yapma Cennetler’inin pek çok etkisinde kalmıştır. Kendini duyularının büyüsüne kapıp koyvermişti. Sanrılarını, bilinmeyeni ve mutlağı arayışını, önce düzgün dizelerle, sonra serbest nazımla, en sonunda da düzyazıyla ( luminations [ingilizce renkli gravürler anlamındadır]) dile getirdi.
    Rimbaud, şiirleriyle olduğu kadar düşünceleriyle de devrimciydi: dilin temposu ve ötümlülüğü —gerçek bir söz simyası—, bazen şiddetli görüntülerin üst üste yığılması onun, Andre Breton tarafından, gerçeküstücülüğün öncüsü olarak tanınmasına yol açacaktı. Rimbaud on dokuz yaşında yazmaktan vazgeçti
    serüven ve hareket dolu bir yaşama atıldı; Cava’ya, Kıbrıs’a, Arabistan’a (Aden) ve Habeşistan’a gitti, oralarda ticaret yaptı. Hastalandı, bir bacağı kesildi ve otuz yedi yaşında Marsilya’da öldü

    Kaynak: http://www.yeniansikloped...ur-rimbaud/#ixzz2OOzmpYfB
    0 ...
  12. 50.
  13. - a'laurore armes d'une ardente patience nous entererous aux splendid villesl.- "safak kizildadiginda atesli bir sabirla silahlanmis olarak girecegiz o muhtesem kentlere".
    1 ...
  14. 49.
  15. bu adam bir deha.

    bakın net söylüyorum dehanın vucut bulmuş halidir.

    söylediği son söz allah kerimdir.

    bilmiyorun bu adam üzerine kafa yordunuz mu?

    bir sözü vardır; “la vraie est absante” -hakiki hayat burada mevcut değil- diye.

    bu adam bir oluş sancısı çekiyor. malik olmadığı birşeyin bulma helezonu içerisinde.

    işte o sancı bizde doğuştan var olan imandır.

    umulur ki ölmeden önce imanla gitmiştir. çünkü rimbaud gibi bir dehaya ancak iman yaraşır.
    3 ...
  16. 48.
  17. 121 yıl önce 10 kasım 1891'de ölmüştür, cenazesine sadece annesi ve kızkardeşi onlarda istemeye istemeye katılmışlardır. her ne kadar boşa olsada dünya bugün en fazla ölümüyle onu anacaktır, fransızlardan nefret ederdi , diğer efsanevi şairler gibi o da vatansızdır.elveda dediği cehennemde bir mevsim'de yer alan şiirini 1873 ağustos'unda yazmıştır.üstad 1854 ekim doğumlu olduğuna göre şiiri bilinenin aksine 21 yaşında değil,18 yaş 9 aylıkken bırakmıştır.baudelaire'yi kıskanan necip fazıl kısakürek'e göre yaşamış şairlerin en kudretlisidir.baudelaire ile olan düşünsel bağlarını 1873 yılında yazdığı bir mektupta '' baudelaire biçime fazla bağlı kalarak büyük hata etmiş'' diyerek koparmıştır, en iyi olmasa da yaşamış en iyi 3 şairden birisidir kuşkusuz.

    örneğin gülmesi gereken yerde ağlayarak duygularıyla düşüncelerinin düzenini bozmuş, dünyayı başaşağı görmeyi seçmiştir. her an rimbaud omzuma tıklatıpta '' herşey yalan dünyada değiliz'' dizesini fısıldayacak gibi gelir ve ürperirim. o bu dizeyle nafile yere bir ömür kış uykusuna yatmış yaratıkları uyandırmaya çalışmıştı.
    0 ...
  18. 47.
  19. katıldığı bir deneme yarışmasında sınavın yarı süresi geçmesine rağmen önündeki kağıda hiç bir şey yazmadığı bilinir. sınav görevlisi arthur'a yaklaşır ve neden yazmıyorsun der. arthur'da açım amk nasıl yazayım der. hemen kendisine ekmek arası bir şeyler hazırlanır ve kalan sürede en iyi kağıdı arthur verir.
    0 ...
  20. 46.
  21. Dönmeli, geri gelmeli,
    O sevdalar çağı.

    Dayandım nasıl da
    Unutamam bir daha artık,
    O korkular, kaygılardı
    Uçup gitti göklere.
    Bir belalı susuzluk
    Kabartıyor damarlarımı.
    0 ...
  22. 45.
  23. öfkenin ve hayalkırıklığının edebiyatını yapmış depresif fransız şair. maceralı hayatı, ablasının gözyaşları arasında son bulmuş, geriye buram buram depresyon, öfke ve hayalkırıklığı kokan şiirleri kalmıştır.
    1 ...
  24. 44.
  25. benim gözümde yiğit bir şairdir. tek meselesi gerçeklik olan, hakikatin ağırlığını keşfedip mücadeleden de vazgememiş olan fransız şairdir.olanları olmamış kabul etmez edemez. yiğitliğide buradan gelir benim gözümdeki. (cinsel tercihleri ne olursa olsun evet böyle diyorum) aykırılıkları ise dehasından gelir.
    ben necip fazıl a çok benzetirim, etkilenmiş zaten şiirlerinden.sarhoş gemininin bizdeki aksi (bkz: takvimdeki deniz)
    0 ...
  26. 43.
  27. sembolizm temsilcisi fransız şair. düzyazı şiirde gelinebilecek en son noktadır. okuduklarımdan anladığım kadarıyla kendisi rahip olduktan sonra eşcinselliğe yönelmiştir.
    0 ...
  28. 42.
  29. demiştir ki:

    "sonunda usumun düzensizliğini kutsal buldum"
    3 ...
  30. 41.
  31. yol uzun
    mevsim yaz
    sakinken gençken ve hala güzelken
    tercihen yalnızken
    bazen de sevişirken
    biraz yatmadan önce, sabah kalkınca en çok
    taze diri sonsuz ve zehirsizken
    rüzgar eser, kokan denizdir
    tuz tadı fazla uzaklaşmamışken
    uslu durup da irinleri görme modunu kapatmışken
    yol uzun
    mevsim hala yaz
    sakinken gençken ve hala güzelken
    okuyup okuyup okuyup da usulca gülümserken...
    2 ...
  32. 40.
  33. Bir sifilis kurbanıydı. Sağ bacağı kesildi, felç geçirdi ve yavaş yavaş komaya girdi. zor bir ölüm olmuş.
    0 ...
  34. 39.
  35. 18 yaşında sanatının zirvesine ulaşıp 21 yaşında şiiri bırakan büyük şair.
    0 ...
  36. 38.
  37. "ben bir başkasıdır" sözünü lacan şöyle yorumlardı; “narsisizm, özdeşim yoluyla diğer insanlar üzerinden öğrenilen kendini sevmedir yani birleştirici ego imgesi, kökensel organik düzensizliği bütünleştirir!”
    1 ...
  38. 37.
  39. sarhoş geminin dümencisi. sürekli macera arayan, tabuları yıkmaktan keyif alan, değişik ve gizemli bir edebiyat ustası.
    2 ...
  40. 36.
  41. 35.
  42. 19 yaşında şiir dünyasını terketmiş usta şair. herkesin yeni yeni bir şeyler yapmaya ya da olmaya meylettiği bir zamanda ununu elemiş, eleğini de duvara asmıştır. düşününce karamsarlaşıyor insan.
    1 ...
  43. 34.
  44. çok kısa ve yirmili yaşların başında şiir yazmış olmasına rağmen fransız şiirine büyük katkıda bulunduğu söylenir. büyük adamdır.
    0 ...
  45. 33.
  46. 32.
  47. bohem bir fransız şairdir. on yedi yaşından yirmi bir yaşına kadar şiir yazmıştır. ama bu bile bir çok şairi etkilemiş ve etkilemeye de devam etmektedir. şairlerin dehası da denilebilir.

    'bir akşam dizlerime oturttum güzelliği ve acı buldum onu ve sövdüm ona'
    0 ...
© 2026 uludağ sözlük