Bugün pazar değil mi?
Gece uyumuşum ikide.
Sabah biyolojik saat ile uyanmışım.
Sen git üstüne bu saatte bir de elektrikli süpürgeyi çalıştır.
Bir gün rahat ver yahu!
bu sabah kahvaltı yaparken aklıma geldi . ya arkadaş ilkokula başladığımdan bu yana her sabah uyanır kahvaltı hazırlar mı bir insan ? yaş geldi otuza dayandı daha bir sabah olsun hepimizi doyurmadan göndermez evden, akşam ben yatağa girdiğimde daha ütü yapıyordu hatun ama ben sabah uyandığımda o çoktan hazırlamıştı kahvaltıyı, hiç mi üşenmezsin sen , hiç mi erinmezsin ?
her şey hoş güzel de bir de evlen diye başımı yemesen.
hem niye evleneyim ? yemek hazır, yatak temiz, ütü var, fatura derdi yok * dertsiz başıma dert mi alayım ?
masumiyetin ve diğer tüm iyi duyguların bir bedendeki somutlaşmış halidir.
az önce "çakma adidas eşofman" başlığını görünce aklıma geldi.
eşofmanlarımı annem alırdı genelde. gerçi hala da alır, neyse. bir gün alışveriş için pazara gitti ve bana "meb, bak sana ne aldım" dedi ve eşofmanı gösterdi. beğenip beğenmediğimi sordu ve ardından "iyisinden aldım. nike'ymiş. ('nayk' şeklinde değil de 'nike' şeklinde türkçe olarak telaffuz etmişti). iyisi değil mi? ben herkesin üstünde bunu görüyorum.", ben de "evet, anne, en iyisi o marka" dedim onun bu masumiyetine gülümseyerek. annem bile üzerinde nike-adidas yazan her giyim ürününü kaliteli zannederdi. çünkü çeşitli sebepler ve çevredeki marka özentiliğinin yarattığı toplumsal bozukluk, bu masumiyete bile o kirli ellerini dokunduruyordu...
oraya gideli beş yada altı ay olmuş. izne gitmeye korkuyorum. zaten hiç izin kullanmadım. malum mayınlar, malum yol kesmeler vs. ama buna rağmen askerden sonra 3 kez daha hakkariye gitmiş olmam çok garip. ama konumuz bu değil. o dönem annemi o kadar çok özledim ki. bilemiyorum. askerden önceki 5 yıl boyuncada farklı şehirlerde yaşadık aslında ama hiç annemi bu kadar özlediğimi hatırlamıyorum.
oraya gitmeden önce son gördüğümde.. ki havaalanındaydık gözleri dolmuş ama ağlamamıştı. hiç ağladığınıda görmedim zaten. genelde gülümser. o gülümsemesinide halyle ezbere biliyorum. işte o gün hakkaride, gece uyurken birden silah sesleri gelmeye başladı. çatışma. uyuyordum. uyandım. bağrışmalar.
yüzümü tabii ki göremedim. ama o kaslar nasıl gerildiyse yüzümdeki. yüzümün şeklinin aynı valide hanımın gülümsemesi olduğunu farkettim. hissettim. onun gibi gülümsüyordum. özlemem geçmedi de esasında gülümsemesiyle hep yanımda olduğunu farkettim.
terminatörün bile yapamadığı şeyleri tek başına üstesinden gelen, hiç hastalanmayan, kah bir hekim, kah bir piskolog, kahbir finas sorumlusu olan ve asla yeri doldurulamayacak insan.
grip olduğumda hastalığı kendisine bulaştırmayayım diye odama kilitleyendir beni.
annelik içgüdüsüne sahip olmanın herkese bahşedilmediğinin canlı kanıtıdır benim için.
ben hep korktum anne.
en çok senin üzülmenden.
bu yüzden benden önce öl istedim hep.
ben hep korktum anne.
ağlamandan, iç çekmenden
bu yüzden kendi ölümümden korktum.
sen üzülme sadece.
olur mu?
Anne ismi gibi dört harfe sığdırılabilecek kimselerden değildir. Zaten annenin bir sesi yeter insana. Değişemezsin, kimseyle paylaşmak istemezsin. Bir konuşsun o şefkatli sesiyle bütün dünyalar senin olur. Bütün acılarını unutturur. Sonra bir de sıcak kucağı vardır. Zemheri ayında bile üşümezsin. En etkili yanlarından biri de bakışlarıdır. Bir bakar ki içinden destanlar yazsa şıp diye anlarsın. Ne var ki bu gözler senin içinden dünyanın sırrı geçse anlar. Yani anneden sır saklanmaz. Tabi bu özellik yanında intikam almayı da getiriyor. Anne o kadar sırlıdır ki bebek bile olsan hatta daha akciğerin, böbreğin ,kalbin bile oluşmasa da o seni dokuz ayda tanır. Yani anne bu kadar sihirli ve değerlidir. Bu kesin bir görüş çünkü aksini söyleyen ezelden beri olmadı ve olacağını zannetmem de.