gecenin bir yarısı mutfağa doğru giderken salondaki koltukta uyumakta olup geçtğinizi hissederek "oğlum dolapta tatlı var alda ye" diyecek kadar sizi tanımış ve sizi düşünen tapılası varlık.
"olamadığım tüm iyi evlatlar için özür dilerim
kalbimin darmadağınıklığından sen sorumlu değilsin, sakın!
sigara kokusu ve kitaplar fazla fazla
ama odamda ışık azdı
içimde yılkı atının öfkesi,
büyütemediğim nazlı çocuklar vardı."
Bugün pazar değil mi?
Gece uyumuşum ikide.
Sabah biyolojik saat ile uyanmışım.
Sen git üstüne bu saatte bir de elektrikli süpürgeyi çalıştır.
Bir gün rahat ver yahu!
bu sabah kahvaltı yaparken aklıma geldi . ya arkadaş ilkokula başladığımdan bu yana her sabah uyanır kahvaltı hazırlar mı bir insan ? yaş geldi otuza dayandı daha bir sabah olsun hepimizi doyurmadan göndermez evden, akşam ben yatağa girdiğimde daha ütü yapıyordu hatun ama ben sabah uyandığımda o çoktan hazırlamıştı kahvaltıyı, hiç mi üşenmezsin sen , hiç mi erinmezsin ?
her şey hoş güzel de bir de evlen diye başımı yemesen.
hem niye evleneyim ? yemek hazır, yatak temiz, ütü var, fatura derdi yok * dertsiz başıma dert mi alayım ?
masumiyetin ve diğer tüm iyi duyguların bir bedendeki somutlaşmış halidir.
az önce "çakma adidas eşofman" başlığını görünce aklıma geldi.
eşofmanlarımı annem alırdı genelde. gerçi hala da alır, neyse. bir gün alışveriş için pazara gitti ve bana "meb, bak sana ne aldım" dedi ve eşofmanı gösterdi. beğenip beğenmediğimi sordu ve ardından "iyisinden aldım. nike'ymiş. ('nayk' şeklinde değil de 'nike' şeklinde türkçe olarak telaffuz etmişti). iyisi değil mi? ben herkesin üstünde bunu görüyorum.", ben de "evet, anne, en iyisi o marka" dedim onun bu masumiyetine gülümseyerek. annem bile üzerinde nike-adidas yazan her giyim ürününü kaliteli zannederdi. çünkü çeşitli sebepler ve çevredeki marka özentiliğinin yarattığı toplumsal bozukluk, bu masumiyete bile o kirli ellerini dokunduruyordu...
oraya gideli beş yada altı ay olmuş. izne gitmeye korkuyorum. zaten hiç izin kullanmadım. malum mayınlar, malum yol kesmeler vs. ama buna rağmen askerden sonra 3 kez daha hakkariye gitmiş olmam çok garip. ama konumuz bu değil. o dönem annemi o kadar çok özledim ki. bilemiyorum. askerden önceki 5 yıl boyuncada farklı şehirlerde yaşadık aslında ama hiç annemi bu kadar özlediğimi hatırlamıyorum.
oraya gitmeden önce son gördüğümde.. ki havaalanındaydık gözleri dolmuş ama ağlamamıştı. hiç ağladığınıda görmedim zaten. genelde gülümser. o gülümsemesinide halyle ezbere biliyorum. işte o gün hakkaride, gece uyurken birden silah sesleri gelmeye başladı. çatışma. uyuyordum. uyandım. bağrışmalar.
yüzümü tabii ki göremedim. ama o kaslar nasıl gerildiyse yüzümdeki. yüzümün şeklinin aynı valide hanımın gülümsemesi olduğunu farkettim. hissettim. onun gibi gülümsüyordum. özlemem geçmedi de esasında gülümsemesiyle hep yanımda olduğunu farkettim.
terminatörün bile yapamadığı şeyleri tek başına üstesinden gelen, hiç hastalanmayan, kah bir hekim, kah bir piskolog, kahbir finas sorumlusu olan ve asla yeri doldurulamayacak insan.